Türkiye Solunda Anti-emperyalizm Görüngüleri | Özenç Derin Bademci

TDH’nin Çıkış Yapısallığı ve Meşruiyet Zemini

Anti-emperyalizm; sınıf mücadelesinin ruhuna aykırı bir şekilde çokça yanlış yorumlanan ve bu özelliği itibariyle istismara oldukça açık bir kavramdır. Türkiye; belirtmiş olduğumuz bu istismar ve yanlış anti-emperyalizm algısının ideolojik-politik düzlemde en yoğun yaşandığı yerlerin başında gelmektedir.

Kavramın kendisini; “anti-kapitalizm, enternasyonalizm, milliyetçilik, içsel olgu, Kemalizm, sosyal şovenizm, Kürdistan sorunu” bağlamlarında ele aldığımızda, var olan istismarın öz nedenleri çok daha derinlikli bir şekilde açığa çıkacaktır.

TDH’nin gelişim seyrini belirleyen 60’lı yılların anti-emperyalizm kavrayışı, anti-kapitalizm vurgusu hayli zayıf olan bir anti-emperyalizm okumasıdır. Belirtmiş olduğumuz bu özellik Türkiye’de 68 hareketinin önsel belirleyeni olup, bugün dahi birçok tartışma başlığında bu tarihselliğin olumsuzlukları kendini yaşatmaktadır.

Türkiye’de sosyalizmin bir siyasal akım olarak toplumsallaşmaya başladığı ve kendini politik bir güç olarak tanımlamaya uğraştığı 1960 momenti, sosyalist hareketin bir anlamda Türkiye’deki sıçrayış miladı sayılır. Bilindiği gibi her siyasal hareket çıkışı itibariyle toplumsallaşmanın önünü açacak bir meşruiyet zemini arar. Bu bağlamda Türkiye sosyalist hareketi de dönemi içinde bu meşruiyet zeminini, kendi sınıf gerçekliği üzerinden değil, “millicilik” anlayışı üzerinden şekillendirmiştir. Kendi çıkışının ihtiyaç duyduğu meşruiyeti sağlamak için sosyalist hareketin önünde birkaç seçenek vardı ve bunlardan en kolayı kendisinin daha milli bir hareket olduğunu topluma ispat etmekti. Toplumsallaşmayı tetikleyerek hızlandıran ancak kavramsal tahrifatı derinleştiren bu meşruiyet anlayışı, TDH içinde anti-emperyalizm ile milliyetçilik arasındaki mesafenin daralmasına ve bu itibarla kavramlar arası flulaşmanın yaşanmasına ön ayak olmuştur. Dolayısıyla, TDH içinde millicilik anlayışı üzerinden şekillenen hatalı anti-emperyalizm kavrayışının zemini, öncelikle sosyalist hareketin belirtmiş olduğumuz bu çıkış/meşruiyet yapısallığında aranmalıdır.

Anti-emperyalizm Ne Değildir?

Emperyalizm kapitalizmi tamamlayan bir gerçeklik olmayıp, gelişiminin belirli bir aşamasındaki kapitalizmden başka bir şey değildir. Daha da sadeleştirmek gerekirse emperyalizm; kapitalizmin ta kendisidir. Emperyalizm tartışması özelinde, kapitalizmin gelişim seyrine ilişkin aşamalar arasındaki farklar ne düzeyde olursa olsun karşımızda duran ve yıkmak için mücadele ettiğimiz realite kapitalizmdir. Bu bağlamda anti-kapitalist özü reddeden her türlü anti-emperyalist yorum, Marksist Leninist düzlemden olumsuz anlamda kopuşu da beraberinde getirmektedir. Emperyalizm kapitalizmin yan ürünü olmayıp onun ta kendisidir. Dolayısıyla emperyalizmin, kapitalizme dışsal-eklemlenen bir kavram gibi tarif edilmesi kavrama ilişkin tahrifatın başlıca sebepleri arasındadır. Emperyalizm; oluşumu ve yapısallığı itibariyle kapitalizme içkin, onun bir üst aşaması ve ayrılmaz bir parçasıdır.

Yukarıda tarifini ettiğimiz şekilde emperyalizm kapitalizm ta kendisi ise; kapitalizme cepheleşmeden emperyalizme karşı çıkmak ve bu bağlamda anti-emperyalist olmak mümkün değildir. Dolayısıyla kapitalizmi yıkma perspektifine sahip olmayan bir hareketin Marksist Leninist düzlemde anti-emperyalistlik iddiası da yoklukla maluldür.

Kapitalizmden bağışık bir emperyalizm tarifinin kabulü bizi “milli kapitalizm” denen olgunun kutsanmasına götürecektir. Oysa Komünist Manifesto’da tarif edildiği şekliyle kapitalizmin özünü oluşturan “sermayenin” bir vatanı yoktur. Sermayenin sınırlarının olmadığı bir noktada, kendi yapısallığı itibariyle dışa taşma eğilimi süreklilik arz eden kapitalizmin “milli” kavramı üzerinden tanımlanması/olumlanması Türkiye’deki hatalı anti-emperyalizm kavrayışının ana hattını oluşturmaktadır.

Bu noktada kavrama ilişkin tahrifatı derinleştiren en önemli olgu; dünya ve Türkiye özgünlüğünde birçok ulusal kurtuluş savaşının, söylem dilinin de etkisiyle kendiliğinden bir şekilde anti-emperyalist olarak nitelenmesidir. Bu hatalı kavrayış anti-sömürgeciliğin, anti-emperyalizm olgusu ile eşitlenmesinden kaynaklanmakta olup, tam da bu noktada belirtmek gerekir ki; mevcut kurtuluş savaşlarının anti-sömürgeci karakteri onları kendiliğinden anti-emperyalist yapmaz. Çünkü; bu hareketlerin büyük çoğunluğu, milli/ulusal bir kapitalizmin sürdürülebilirliğine inanarak, kapitalizmle cepheden kopuşu derinleştirmiyor, tersine karşılıklı bağımlılık ilişkisi içinde emperyalist metropolleri yakalamanın (Kemalizm-muasır medeniyet seviyesi) mümkün olduğunu düşünüyorlardı. Anti-sömürgeci kurtuluş savaşları sonucunda oluşan üçüncü dünya devletleri; vermiş oldukları mücadeleler sonucunda kapitalizmden değil, tekil emperyalist işgalden koptular ama yeni dönemde kapitalizme eklemlenme bağlamında kolektif sömürünün adeta basit bir nesnesi haline geldiler. Bu ülkelerin hiçbirinde eşitsiz ilişkilerin bütünü olarak tarif ettiğimiz, “sömürü-bağımlılık ve hakimiyet” ilişkileri esas itibariyle değişmedi. Görüleceği gibi esasa ilişkin bir değişikliğin zorlanmadığı bir noktada, değişimin kapitalizme içkin biçimsel seyirde kalması verili ulusal kurtuluş savaşları sonrası kurulan devletlerin (TC’nin kuruluş dinamiği) emperyalizm bağlamında pozisyonlarını kavramamız açısından önemli bir noktada durmaktadır. Sonuç olarak bu ülkelerde “işgal” üzerinden tarifini kurduğumuz tekil emperyalist müdahaleden kopuş, bütünlüklü bir kurtuluşun inşası değil kolektif emperyalizm bağlamında büyük bir yıkımın başlangıcı olmuştur.

Yukarıda ulusal kurtuluş savaşlarına ilişkin sunmuş olduğumuz ana perspektif, TC’nin kuruluş dinamiğini anlamamız açısından önemlidir. Anti-emperyalizm kavramına ilişkin TDH’de yaşanan kavramsal tahrifatın ana kaynağı; kurtuluş savaşının ve sonrasında inşa edilen TC’nin bütünlüklü bir anti-emperyalist mücadelenin ürünü olduğu kavrayışından doğmaktadır. Bu durumun kendisi; “milli kapitalizmi” yücelten, hatalı anti-emperyalizm kavrayışı üzerinden şekillenen ve bu itibarla sağ bir ideolojik düzlem olan Kemalizm’in sosyalist harekete sızması olarak da okunabilir. Belirtmiş olduğumuz sızma girişimi ve etkileri TDH’nin önsel belirleyeni olan 60’lı yıllara damgasını vurmuş, 68 hareketinin devrimci aktivasyonunu şekillendiren anti-emperyalizm algısının temelini oluşturmuştur. Görüleceği gibi, Türkiye özgünlüğünde yapılan anti-emperyalizm tartışmasında kapitalizm karşıtlığı (anti-kapitalizm) ne denli turnusol işlevi görüyorsa Kemalizm’in reddiyesi de o denli turnusol etkisi görmektedir. Her iki karşıtlık dinamiği Türkiye özgünlüğünde bütünlüklü ele alınmalı, biri diğerine feda edilmemelidir. Yazının ilerleyen kısımlarında değineceğimiz Kürdistan sorunu göz önüne alındığında, birinin diğerine feda edildiği ya da başka bir ifadeyle Kemalizm’in reddiyesine dayanmayan bir anti-kapitalist akıl, Türkiye özgünlüğünde sosyal şovenizmi üreten/besleyen bir pozisyonda durmaktadır.

İçsel Olgu

Meseleye ilişkin bir diğer hayati konu ise emperyalizmin “dışsal/içsel bir olgu olup olmadığı” noktasında düğümlenmektedir. Türkiye’de hayli yaygın olan kavrayışa göre; emperyalizm, ülkelere dışarıdan dayatılan bir olgu olarak tarif edilmektedir. Bu anlayışa göre emperyalizm, bir ülkeye dışarıdan saldıran ve onu tahakkümü altına alan yabancı bir güçtür. Belirtmiş olduğumuz bu kavramlaştırmanın kendisinin toplumsal sınıfları ve sınıf mücadelesini esas almadığı aşikardır. Anti-kapitalizmden bağışık bu anti-emperyalizm biçimi, doğalında kendisini sınıf karşıtlığı temelinden değil, ulusal/milli çıkarlar üzerinden kurar. Bu anlayışın tersine emperyalizm dış düşmanlarca dayatılan dışsal bir tahakküm biçimi olmayıp, her kapitalist toplumsal formasyona içkin olan içsel bir olgudur. Özellikle de “genelleşmiş tekeller” çağında emperyalizm çoktan içeridedir ve kapitalizmden ayrı bir anti-emperyalist mücadele ve kurtuluş da mümkün değildir. Mali-ekonomik yarı sömürge durumundaki Türkiye’de emperyalizm artık tamamen içseldir. Anti-emperyalist mücadele, bir yandan anti-kapitalizmle ve diğer yandan anti-faşizmle iyice iç içe geçmiştir. Emperyalizmin, sermayenin ve devletin iktidar alaşımını yıkmak, hiç olmadığı kadar birbirine bağlanmaktadır.  Bu bağlamda anti-emperyalizm, Türkiye’de kabul gören genel anlayışın tersine dış mihraklara karşı yürütülen bir vatan savunması hiç değildir. Vatan savunusu üzerinden şekillenen bu yönde bir anti-emperyalizm algısı, enternasyonalist içeriğe sahip olmadığı için “milliyetçiliği” besleyen bir hatta durmaktadır. Dışsal olgu üzerinden tarif edilen ve sonucunda bizi milliyetçiliğe kadar götüren bu hatalı anti-emperyalizm kavrayışı sonucunda işçi sınıfı ve ezilenler, düşmanın önce kendi ülkelerinin içinde olduğunu unutmuş olurlar. Devrimci mücadelenin olmazsa olmazı; “düşman” tespitinin netleştirilmesinde kendini açığa çıkarmaktadır. Emperyalizm tartışmasına ilişkin belirtmiş olduğumuz bu yöndeki bir dışsal kavrayış, düşman tespitinin flulaşmasına da hizmet edecektir. Belirtmiş olduğumuz bu sorun o denli önemlidir ki, anti-emperyalizmi milli çıkarlar uğruna yapılan bir vatan savunusu olarak algıladığımız takdirde, kendimizi “milli emperyal” hedefler doğrultusunda bugün Başur/Rojava’da yarın Libya’da bulmamız içten bile değildir.

71 Devrimci Kopuşu ve Anti-emperyalizm

“…yeni bir dili öğrenmeye başlayan kişi, onu hep kendi anadiline çevirir durur, ama ancak kendi anadilini anımsamadan bu yeni dili kullanmayı başardığı ve hatta kendi dilini tümden unutabildiği zaman o yeni dilin özünü ve ruhunu özümleyebilir.”(Louis Bonaparte’nin 18 Brumaire’i)

Marks’ın yukarıda yapmış olduğu betimlemede de görüleceği üzere “yeni”, her zaman eskinin bayrağı altında doğar. Ancak o “yeni” tarihsel anlamda kopuşunu, ancak ve ancak kendi özgün bayrağını dalgalandırdığı ölçekte başarabilir.

TDH ve anti-emperyalizm başlığı altındaki tüm tartışmalarda en başat soru; 68 hareketinin neden Kemalizm’in etkisi altında millici bir dille çıkış yaptığı olmuştur? Bu durumun kendisi sadece TDH’ye özgün olmayıp, aynı durumun bir benzeri 60-70’li yılların Latin Amerika devrimci hareketlerinin çıkışında da kendisini göstermiştir. Latin devrimcileri de 60’lı yıllardaki ilk çıkışlarında, İspanyol sömürgeciliğine karşı verilen ulusal kurtuluş mücadelelerinin bayrağını dalgalandırmışlardı. Türkiye’de 68 hareketinin önsel dönemi olan 1960’lı yılların mücadele dinamiği, Kurtuluş Savaşı üzerinden şekillenen, onu bayraklaştıran bir anti-emperyalizm algısı üzerinden şekillenmişti. Bu bağlamda 68 hareketinin de bu kavramlar üzerinden çıkışını ortaya koyması doğal bir durum olarak okunabilir. Bu noktada önemli olan çıkışın kendisi değil, mevcut “çıkışın” mücadelenin seyri içinde kendi özgünlüğünü yaratan “kopuşa” evrilip/evrilememesidir. Burada üzerinde durulması gereken esas nokta 68’de oluşan çıkış momentinin 71 devrimci kopuşuyla kendi özgünlüğüne kavuşmasıdır. Artık ilk çıkış itibariyle eskinin bayraklarıyla donananlar, Marks’ın deyimiyle kendi özgün dillerini kurabilmişlerdir. TDH için de 71 devrimci kopuşunun ana momenti, devleti cepheden karşısına alan mücadele pratiği üzerinden okunmakla birlikte, 71’i bu cepheleşmeye götüren en önemli dinamik, onun emperyalizmi dışsal değil içsel bir olgu olarak kavrayışıdır. Zaten 71’in emperyalizme ilişkin bu içsel kavrayışı, devlete karşı doğrudan cepheleşmeyi yaratan ana etmenlerin başında gösterilebilir. Emperyalizm, silahlı mücadele ve politik devrimcilik bütünselliğinde yaşanan 71 kopuşu ile birlikte, artık mücadele sadece anti-emperyalizm bağlamında ABD emperyalizmine sıkışmıyor, devrimciler doğrudan doğruya işbirlikçi burjuva devlet aygıtı ile karşı karşıya geliyordu. Sonuç olarak TDH’de yaşanan bu kopuşla birlikte “devrimciler” ile “reformist-burjuva milliyetçi” eğilim bir daha geriye dönüşü olmayacak şekilde saflaşarak ayrılmış oldu.

Kürdistan Sorunu ve Anti-emperyalizm

Yukarıda değinmiş olduğumuz saflaşmanın temel unsurlarından biri de Kürt ulusal sorunudur. 1984’de başlayan gerilla savaşı; “Kürdistan Sorununu” TDH’nin gündemine daha net bir şekilde taşımış oldu ve bu durum TDH içinde önemli kırılmaları da beraberinde getirdi. Aynı zamanda bu durum; enternasyonalist/anti-emperyalist devrimci hatla, burjuva milliyetçisi/sol Kemalist akım arasındaki bağın hem ideolojik hem pratik sahada zorlanması anlamına da geliyordu.

Belli bir ülkede ulusal sorunun varlığı, o ulusun devlet kurma hakkına sahip olup olmaması noktasında kendini açığa çıkarmaktadır. Kurtuluş savaşı öncesi yaşanan emperyalist işgal Türk ulusal sorununu yaratmış olup, bu sorun 1923 yılında TC’nin kurulmasıyla birlikte çözüme kavuşmuştur. Türk ulusal sorununun çözüme kavuştuğu bu tarih, aynı zamanda Kürt ulusal sorununun başlaması anlamına da gelmektedir. Cumhuriyet öncesi Osmanlı döneminde otonomiler şeklinde yaşayan, din-dil-kültür-gelenekler konusunda herhangi bir kısıtlamaya tabi tutulmayan Kürtler, cumhuriyetin ilanı ile merkezi otoriteye tabi kılınmış ve sosyo-kültürel alanda sahip oldukları birçok hak merkezi otorite tarafından gasp edilmiştir. Son olarak Lozan Antlaşması ile birlikte Kürdistan dört parçaya ayrılmış ve TC’nin Kuzey Kürdistan’daki sömürgecilik süreci başlamıştır.

Öncelikle anti-emperyalizm/sömürgecilik bağlamında Kürdistan sorunu üzerinden şekillenen tartışma momenti Türkiye özgünlüğünde ilkesiz bir hatta ilerlemektedir. TDH’nin Filistin, İspanya, İrlanda, Latin Amerika vb. coğrafyalardaki ulusal sorunlara yaklaşımı gayet eşitlikçi bir yorumu temel alırken, TC sömürgeciliği üzerinden doğan Kürdistan ulusal sorununa yaklaşımı oldukça sağ bir siyasal hat üzerinden şekillenmektedir. Ayağının yere bastığı ve devrimini örgütlemeye aday olduğun bir coğrafyadaki ulusal soruna bu denli mesafeli olup, dünyada yaşanan diğer ulusal sorunlara bu denli yakın tavır almak bu bölümde yapacağımız tartışmanın ana hattını oluşturmaktadır.

Türkiye özgünlüğünde yürütülen anti-emperyalizm tartışmasının en kritik noktası sömürgecilik olup, tartışmanın kendisi onun izdüşümü olan “Kürdistan Sorunu/Kemalizm/Anti-faşizm” bağlamlarında derinleşmektedir. Aslında bu tartışmadaki saflaşmayı belirleyen ana unsur, tarafların TC’ye yüklemiş oldukları siyasal pozisyon üzerinden de açığa çıkmaktadır. Kürdistan ve sömürgecilik kıstasları üzerinden yürüyen anti-emperyalizm tartışmasında; Kemalizm algısı üzerinden ortaya konulan “cumhuriyetin kazanımları” anlayışı, ideolojik pozisyonların saflaşmasında önemli bir ayraç görevi görmektedir. TDH’de anti-emperyalizm başta olmak üzere daha birçok konuda önemli ayrışma momentleri yaratan Kemalizm, birçok sol yapının da özünde kopuşunu gerçekleştiremediği bir kavram olarak karşımızda durmaktadır. TDH içinde yürüyen birçok tartışmada “ama cumhuriyetin kazanımları” şeklinde muhatap olduğumuz bu anlayış, sömürgecilik tartışmasında “devletlü” bir düşünme sistematiğinin anahtarı konumundadır. “Devletlü” bir düşünme sistematiği diyoruz çünkü bu bakış açısının kendisi (kimisi utangaç kimisi açıktan) sömürgeciliği de bir nevi cumhuriyetin kazanımı olarak görmektedir. Hal böyle olunca da meseleye yaklaşımın kendisini, sol içi ideolojik bir tartışma olarak tarif etmemiz oldukça güçtür. Gelinen nokta; strateji ve taktiklerin tartışıldığı bir düzlemin çok ötesinde, isminin sol, zihninin devlet olduğu bir hatla mücadeleye evrilmiştir.

Başını KP’nin çektiği belirtmiş olduğumuz bu devletlü siyasal akıl; Rojava sahasında YPG’nin ABD ile kurmuş olduğu “taktiksel askeri ittifak” üzerinden, KÖH’nin emperyalizmle işbirliği yaptığını ve kendi anti-emperyalist duruşları gereği bunun sınıflar mücadelesi yönünden kabul edilemez olduğunu vaaz etmektedir. Öncelikle bu yönde sığ bir tespiti değerlendirmeden önce; stratejik siyasal ittifak ile taktiksel askeri ittifak arasındaki derin farkı tekrardan bu düzlemde hatırlatmaya gerek olmadığı ortadadır. Her ne kadar bu tespitin kendisini anti-emperyalizme dayandırsalar da yapılan tespit ve hizmet ettiği politik muhteva, sadece ve sadece sosyal şovenizmi beslemektedir. Anti-emperyalizm demagojisi üzerinden ezbere yapılmış bu tespit tarihsel ve güncel anlamda Orta Doğu gerçekliğinden oldukça uzak bir noktada durmaktadır. Kürdistan coğrafyasının emperyalistlerce dörde bölündüğü ve bu bağlamda emperyalist talana en çok maruz kalan bir halkı ve onun örgütünü, dar bir yorumla emperyalistlerin işbirlikçisi olarak tarif etmenin öncelikle tarihsel bir karşılığı bulunmamaktadır. Bugün Rojava, Bakur ve Başur’da Türk devletinin PKK’yi imha saldırılarının doğrudan ABD-AB derin stratejisine uygun olarak, NATO eliyle desteklendiği ve yürütüldüğü bir ortamda KÖH’ni emperyalizm ile işbirliği yapmakla suçlamak “devletlü” siyasal aklın başka bir tezahürüdür. Ayrıca; Türk devletinin Rojava’nın Serekaniye hattına ve Başur Kürdistanı’na yönelik işgal hamlelerinde, ABD’nin Türk devleti lehine oynamış olduğu rolün kendisi bu denli açıkken, hala “emperyalizm ile iş birliği” yapıyorlar iddiası biraz komik olmuyor mu?

Bugün Kürtlerin PKK paradigması ile Başur ve Rojava’da statü elde etmesi, TC’nin üzerine inşa olduğu sömürgeciliğin Bakur Kürdistan’ında alt üst olması bir NATO devletinin bir gerilla hareketine yenilmesi anlamına gelmez mi? Bir NATO devletinin bir gerilla hareketine yenilmesi, “anti-emperyalist” bu “devletlü” siyasal akıl için ne anlam ifade ettiği gerçekten merak konusudur. Eğer ki mesele gerçekten emperyalizm ise hangi hattın emperyalizme hizmet ettiği gayet açık değil mi?

“Anti-emperyalist” bu “devletlü” siyasal akıl yönünden bir diğer çarpık nokta ise bu siyasal hattın anti-emperyalizm kavrayışını “ABD emperyalizmine” sıkıştırıyor olmasıdır. Bu durumun kendisi bu yapıların emperyalizm tespitlerini dışsal bir zemine dayandırdıklarını ayrıca ortaya koymaktadır. Çok uzaklara gitmeye gerek yok, daha 2019 yılında Türk devletinin Rojava’nın Serakaniye hattına yönelik işgal hamlesi bu denli tazeyken ve Başur Kürdistan’ına yönelik işgal girişimi devam ederken, emperyalizm konusunda oldukça hassas olan bu siyasal hat, Türk devletinin yayılmacı hedefleri ve işgal girişimlerine dair tek bir cümle kurmuş mudur?  Yoksa kendileri, tarif etmiş olduğumuz bu işgal girişimlerini “vatan savunusu” ya da “cumhuriyetin kazanımı” olarak mı görmektedirler?

Anti-emperyalizm bağlamında Kürdistan sorununa yönelik sosyal şovenizmi besleyen bu siyasal konumlanışın ideolojik alt yapısı, tartışmayı derinleştiren bir noktada Türkiye devrimine ilişkin ayrışma/netleşme dinamiklerini de açığa çıkarmaktadır. Bilindiği gibi şovenizm, bir ulusun diğerinden üstün olması kavrayışı üzerinden şekillenmektedir. Sosyal şovenizm ise, bunun işçi sınıfı ve ezilenler arasında sol bir makyaja bulandırılmış halinden başka bir şey değildir. Türkiye’deki örnekleriyle de sabit olduğu üzere sosyal şovenizm; işçi sınıfını ve ezilenleri kendi sınıf çıkarlarından uzaklaştırıp, burjuva devletin sınıf çıkarlarına yedekleyen ideolojik bir saldırı konseptidir. Dolaysıyla başka bir ulusu tahakkümü altında tutan sömürge sahibi ülkelerde sosyal şovenizme karşı verilen mücadele, yabancılaşma zincirinin kırılması bağlamında sınıflar mücadelesinin en kilit noktasında durmaktadır. Görüleceği üzere emperyalizmin dışsal yorumunun sosyal şovenizmle bütünleştiği bir kavrayış, işçi sınıfı ve ezilenleri birincil sınıf düşmanları olan burjuva devlet aygıtına yakınlaştırır ve bu bağlamda onları devletin ideolojik hegemonyasına hapseder.

Yürütmüş olduğumuz bu tartışmanın kendisi bir bakıma devletin ideolojik hegemonyasından kopuşu da beraberinde getirmektedir. Türkiye devrimine özgün yabancılaşma parantezinin kırılması hem tarihsel hem de aktüel sınıf mücadelesi anlamında devletin ideolojik hegemonyasından kopuşu zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle; anti-emperyalizm/sosyal şovenizm üzerinden gelişen ayrışma/netleşme momentleri, tarafların devlet/devrim olgularına karşı konumlanışlarını da belirleyen bir noktada durmaktadır. Dolayısıyla; “devletin ideolojik hegemonyasına” kilitlenen ve bunun verili bir sonucu olarak “devletin taktik yönetimi” altına giren hiçbir siyasal hattın Marksist Leninist düzlemde “devrimcilik” iddiası bulunmamaktadır. Sonuç olarak; anti-emperyalizm, sosyal şovenizm, sömürgecilik bağlamlarında yukarıda somut örnekleriyle ortaya koyduğumuz bu “devletlü” hattın siyasal pusulası “devrime” değil, sömürgecilik üzerinden tarifini bulan “devlete” kaymıştır.

Yukarıda tarifini sunmuş olduğumuz bu “devletlü” siyasal hattan kopuş, sömürgeleştirilen ulusun eşitliğini ve kendi kaderini tayin hakkını koşulsuz bir şekilde kabul etmekle mümkündür. Bu itibarla “devlet/devrim” kapışmasında burjuva devleti cepheden karşısına alan birleşik devrimci bir hattın varlığı, egemen ulusa mensup işçi sınıfının kendi ayrıcalıklarından sıyrılarak ezilen ulusla aynı mücadele cephesinde buluşmasına ve sömürgeci faşist rejime karşı aynı cephede omuz omuza savaşmasına bağlıdır. Bu yönde bir kararlılığın kendisi aynı zamanda egemen ulus işçi sınıfının kendi burjuvazisinden kopuşu anlamına da gelmektedir.

Anti-emperyalizm/sömürgecilik bağlamında bir diğer keskin farklılaşma ise “kendi kaderini tayin hakkına” bakışta ortaya çıkmaktadır. Yine ideolojik olarak KP’nin başını çektiği birçok yapı, eklektik-üstenci ve gerçeklikten kopuk bir yorumla “kendi kaderini tayin hakkını” sosyalizme bağlamaktadır. Yorumun eklektik ve sığ pozisyonunu daha net ortaya koymamız açısından öncelikle belirtmek gerekir ki toplumsal mücadeleler tarihi, kendi kaderini tayin hakkının sosyalizme varmadan da gerçekleşebileceğini gösteren sayısız örnekle doludur. Burada asıl tartışılması gereken ise; mesele Kürtler ve kendi kaderini tayin hakkı olduğunda burjuva devlete karşı cepheleşmemek için sosyalizme atıf yapanlar, Kemalist aydınlanmacı/burjuva ilerlemeci bir yorumla “ama cumhuriyetin kazanımları” demekten öteye geçmemektedir. Başka bir ifadeyle tartışmanın öznesi Kürtler olduğunda sosyalist kesilenler, Kemalizm başlığında sosyalizmi tahrif etmekten geri durmamaktadırlar. Marx, İngiliz orta sınıfını resmeden bir makalesinde; “Onlar üstlerindekine köle, altlarındakilere zorbadır.” tespitini yapmaktadır. Marx’ın yapmış olduğu bu tespit, bizim yazıda çokça eleştirdiğimiz “devletlü” siyasal hattın politik pozisyonunu çok net bir şekilde resmetmektedir. Mesele devlet olduğunda sinik bir siyasal pozisyon üzerinden kölelik cenderesinden çıkamayanlar, Kürdistan sorununda “devletlü” bir pozisyon alışla adeta zorbalaşmaktadırlar.

Görüleceği gibi; anti-emperyalizm analizinde meseleyi daha net kavramamız açısından turnusol işlevi gören bir diğer olgu Kürdistan sorununa bakışta kendini açığa çıkarmaktadır. Türkiye özgünlüğünde doğru bir anti-emperyalist mücadelenin ön dinamiklerinden biri de Kürdistan sorunu konusunda almış olduğun tavrın ta kendisidir.  Bu durum Türk sömürgeciliğinin nasıl kavrandığını, anti-faşist mücadelenin neresinde durulduğunu çok net bir şekilde ortaya koyacaktır. Sonuç olarak; Kürdistan’ın sömürge altında tutulduğu ve Kürt ulusunun inkârının TC’nin kuruluş kodları arasında yer aldığı bir ülkede, anti-emperyalist mücadele anti-faşist mücadeleyle iç içe geçmiştir. Bu bağlamda, Türkiye’de sömürgeci faşizme karşı dövüşmeden ne anti-faşist ne de anti-emperyalist olunabilir.