Orta Doğu ve Emperyalizm | Umut Keçer

Giriş

Epistemolojik olarak Orta Doğu kavramı Batı merkezli bir değerlendirmedir. Batı merkezli bir dünya okuması ve ona göre de bir Orta Doğu tanımlaması yapılmaktadır. Dünya haritası düşünüldüğünde bu tanımlama kendisini daha net ifade etmektedir. Orta Doğu kavramı coğrafi olarak doğuda Hindistan’dan, batıda Cebeli Tarık Boğazı’na; güneyde Hint Okyanusu’ndan, kuzeyde Kafkaslara kadar uzanan coğrafyayı içermektedir. Kavram özellikle sömürgecilik ve emperyalizmin müdahale döneminde kullanılmaya başlanmıştır ki en genel anlamıyla kavramı içinde bulunduğu tarihsellikten kopuk değerlendirmek mümkün olmayacaktır. İlk ilişkileniş döneminden itibaren emperyalizmin Orta Doğu siyaseti genel olarak müdahale temellidir ve bir dizi ekonomik-siyasi gerekçeyle sürekli Orta Doğu’ya müdahale etme çabası içinde olmuştur. Bu müdahale çabası belirleyici olarak zaman zaman farklı emperyalist odakların karşılıklı çatışması şeklinde belirginlik kazanmıştır. Orta Doğu tarihçiliği açısından meselenin analizinde sömürgeci dönem ve emperyalizmin bölge müdahalelerinin sonucunu bir başlangıç görmek mümkündür. En genel anlamıyla Batı medeniyeti ile Doğu medeniyeti arasındaki çatışmada süreç de belirleyicidir. Orta Doğu tarihçiliğinin yoğunlaştığı dönem bu çatışmada Doğu’nun gerilediği en genel anlamıyla da Batı’nın üstünlüğünün kabul edildiği dönemdir.

İslam uygarlığının öncesinde ve sonrasında Doğu toplumunun kapsamlı bir üstünlüğü dönemi yaşanmıştır ve Avrupa tarihine yön veren birçok gelişme açısından doğudan batıya bir bilgi akışı vardır. Batı toplumsal yapı olarak uzun süre Doğu’nun üstün pozisyonu ile rekabet edebilecek durumda olmamış, Doğu’nun gelişmiş ekonomik ve askeri gücü karşısında uzun süre dağınık ve zayıf kalmıştır. Haçlı Seferleri olarak gelişen istila seferleri bile başlı başına Doğu’nun ekonomik üstünlüğünün yarattığı yağma isteğinin sonucudur. Doğu’nun üstünlük pozisyonundan geriye düşüşü tek bir faktörle değil ancak birçok etkenle birlikte açıklanabilir ki her şeyden önce iktisadi nedenlerin belirleyici pozisyonunu teslim etmek gerekmektedir.  Batı ekonomik hayatının bütün Orta Çağ boyunca var olan dağınıklık ve vasatlığın içinden çıkışı; -aynı zamanda embriyo aşamasında olan- kapitalist üretim ilişkilerinin kazandığı bir başarıdır. Başarıdır zira çok parçalı ve dağınık olan üretici güçler, kendi içinden gelişmiş bir düzey olarak kapitalist üretim ilişkilerini doğurmuştur. Doğu toplumsal ilişkileriyse bütün merkezi yapısına rağmen böylesi bir sonuç üretmemiştir. Elbette burada bu üretmeme kendi doğal seyrinde ilerlememiştir. Gelişmenin belirli bir evresinde Batı’nın kapitalist ilişkilerinin belirli bir gelişme sağlamış olan Doğu ekonomik hayatına müdahalesi, Doğu toplumunda özgün gelişmenin önüne geçmiştir.

Bu temelde Doğu toplumsal yapısının kapitalist üretim ilişkilerini üretmediği değil Batı’ya göre daha geç bir aşamada ürettiği tespitini yapmak daha doğru olacaktır. Aksi bir değerlendirme kapitalizmi Batı toplumsal sistemine özgü bir olgu olarak değerlendirme algısı yaratabilir ki bu gerçekliği bütün konjonktürle birlikte görmeyen bir yaklaşım olacaktır. Gelişim dinamiklerinin seyri açısından farklı evreler içerse de kapitalizm evrenseldir. Bu yönüyle kapitalizmin gelişiminin Batı toplumsal hayatında olduğu gibi Doğu toplumsal hayatına da ciddi etkileri olmuştur. Bu etkiler eğer kendi özgünlüğünde olsaydı belki de nasıl olduğuna dair bir değerlendirme yapmak daha mümkün olacaktı ancak böyle olamamıştır. Gelişmeler Batı’da ortaya çıkan kapitalizmin hızla kendi gelişimini sağlayıp Doğu ekonomik yapısını felç eden bir şekilde onun özgün gelişimini engellediğini göstermiştir.

Bu yönüyle emperyalizmin Orta Doğu tarihine etkisi, dahil olduğu aşamadan itibaren zorla müdahale şeklinde olmuştur. Emperyalizm kendi çıkarları için Orta Doğu’ya ya sürekli müdahale etmiş ya da sürekli bir müdahale etme çabası içerisine girmiştir.  Bu eğilim Orta Doğu’da ekonomik ve siyasal gelişmelerin kendi özgünlüğünde gelişmesini engellerken aynı zamanda emperyalizmin belirginliğinin daha fazla ağırlık kazandığı bir kesit de olmuştur. 19. yy ve 20. yy tarihlerinde bu gelişmeler daha güçlü bir şekilde kendini göstermektedir.

Orta Doğu’nun Şekillenmesinde Emperyalizmin Rolü

Emperyalizm Orta Doğu coğrafyasının şekillenmesinde belirleyici bir role sahip olmuştur, özellikle 19. ve 20. yy’da kurduğu zeminde bu durum en güçlü şekilde kendini göstermiştir. Emperyalist müdahalenin başlangıcı olarak 1838’de Osmanlı-İngiltere arasında imzalanan ticaret antlaşması (Baltalimanı Ticaret Konvansiyonu) alınabilir. Bu antlaşmanın özelliği Osmanlı’nın İngiliz emperyalizmine bağımlılığının başlangıcı olmasıdır. Yapılan antlaşma, henüz oluşum aşamasında olan Osmanlı yerli sanayi burjuvazisinin çöküş miladı olmuş, oldukça ilkel olan Osmanlı yerli sanayi burjuvazisi -önleyici vergilerin de olmadığı koşullarda- gelişmiş İngiliz sanayisi ile rekabet etmek durumunda kalmıştır. Bu rekabet ilişkisi de ne kadarsa o kadar var olan Osmanlı yerli sanayi burjuvazisinin çöküşüyle sonuçlanmıştır. İmparatorluğa bağlı bütün coğrafyalarda bu durum tekrarlanmıştır. Rekabet etmekte başarısız olan yerli sanayi çökerken, mevcut sömürü çarkı içerisinde ticaretle uğraşan emperyalizme bağımlı bir tüccar kesimi belirginlik kazanmaya başlamıştır. Bu ticaret ağırlıklı olarak emperyalizme bağımlı, onun hammadde ihtiyaçlarını karşılayan ve karşılığında mamul ürün alan bir ticaret olmuştur. Ticaretin bu şekli asimetrik bir ilişki olarak Osmanlı yerli sermayesinin aleyhine, emperyalist merkezlerin lehine gelişmiştir. Bundan sonrası için emperyalizmin bütün çabası elde ettiği bu asimetrik ilişkiyi korumak ve başka emperyalist güçlere kaptırmamak olmuştur.

İngiliz emperyalizmi bu yönüyle 19. yy’ın ilk yarısından itibaren Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü koruyan ve onun dağılmasını engellemeye çalışan bir zeminde durmuştur. Bildik bir ifadeyle Osmanlı Devleti bizzat emperyalizm tarafından “ameliyat masasındaki hasta adam” olarak tanımlanmıştır. Bu yönüyle İngiliz emperyalizmi bu hasta adamın iyileşmesi konusunda bir çaba içerisinde olmasa da onun ölümünü engelleme konusunda cansiperane çabalamıştır. Zira İngiliz emperyalizmi Osmanlı toprakları içerisinde elde edebileceği bütün ekonomik imkanları elde etmekte, mevcut haliyle Osmanlı Devleti’ni bir sömürgesi haline getirmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla, oluşan bu statükonun başka bir gelişme ile bozulmasını istememektedir. 19. yy’ın son 50 yılı boyunca İngiliz emperyalizmi dünyanın süper gücü olarak ısrarla bu politikayı uygulama çabası içerisinde olmuştur.

Emperyalizmin ortaya çıkışından bir süre sonra en büyük mücadele alanlarından biri Orta Doğu coğrafyası olmuş, özellikle petrolün yakıt olarak kullanılmaya başlanmasıyla bu mücadele daha da şiddetlenmiştir. 20. yy’ın başına gelindiğinde Orta Doğu’da mücadele eden emperyalist güçler arasında İngiltere, Fransa, Rusya ve Almanya ön plana çıkmaktadır ve bu güçler arasındaki mücadele Orta Doğu’nun sonraki şekillenme sürecine de yön verecektir.

İngiliz emperyalizmi ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ olarak 19. yy boyunca ve 20. yy’ın ilk yarısında tartışmasız şekilde dünya emperyalizminin hakim gücü olmuştur. Bu hakimiyet pozisyonu, çıkarları doğrultusunda dünyanın farklı coğrafyalarına müdahale etme durumunu zorunlu kılmıştır. İngiliz emperyalizmi Hindistan’ı sömürgeleştirdikten sonra bu sömürgeye giden yolların güvenliğini ajandasında önemli bir yere koymuştur. Osmanlı Devleti’nin zayıflaması ve dağılma sürecine girmesiyle birlikte İngiltere, Osmanlı topraklarıyla fazlasıyla ilgilenmeye başlamıştır. Bu temelde Mısır jeo-politik pozisyonu nedeniyle en kritik yerlerden biridir. Özellikle Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla bu önem daha da artmıştır.

İngiliz ve Fransız emperyalistleri el ele vererek Orta Doğu ve Mısır halklarının bütün maddi birikimlerini yağmalamışlardır. Zaman zaman birbirlerine düşseler bile son tahlilde Orta Doğu halklarının sömürgeleştirilmesi ve haklarının gasp edilmesi konusunda ortak hareket edebilmişlerdir.

Mısır’ın 19. yy boyunca Arap ülkeleri içerisindeki pozisyonu; emperyalistlerin sömürgeleştirme faaliyetlerini ilk ve en şiddetli şekilde hisseden ülke olmasıdır. İngiliz ve Fransız emperyalizmi Mısır’ı hem ucuz hammadde sağlanacak bir kaynak hem de sanayi ürünlerini satabilecekleri bir sömürge olarak görmüştür. Mısır ile kurulan ticarette Mısır hep hammadde sağlayıp, sanayi ürünü aldığı için aradaki ticari ilişki asimetrik olarak emperyalistlerin lehine Mısır’ın aleyhine bir ilişki olmuştur. Süveyş Kanalı’nın açılması ve sonrasında ödenmeyen borçlar gerekçesiyle Mısırlılar’ın elinden alınması süreci bile emperyalist güçlerin yürüttüğü sahtekarlıkların kanıtı niteliğindedir.

Emperyalizmin Mısır ile kurduğu ilişki, bölgede bulunan diğer ülkelerle kurduğu ilişkiler için rol model niteliğindedir. İngiltere 19. yy’ın son çeyreğinde Mısır’ı işgal edecek, buradaki çıkarlarını kurduğu fiili işgal yönetimi üzerinden sürdürecek ve sonrasında ülkede İngiliz temsilcisi tarafından yönetilen bir manda idaresi kuracaktır. Bu idare şekli aslında emperyalizmin fiili açık işgal pratiğidir.

İngiliz emperyalizmi 19. yy’ın son çeyreğinden itibaren Osmanlı sınırları içerisinde yöneticilik yapan yerel yöneticilerle dolaylı ya da doğrudan ilişkiler kurarak onların merkezi hükümetle olan bağlarını zayıflatmıştır. Bu konuda özellikle 19. yy konjonktüründe Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durumun etkileri büyüktür.  Fransız Devrimi’nin yarattığı uluslaşma fikri, Balkan topraklarında imparatorluğa karşı ayaklanmalara dönüşmüş,  Arap topraklarıysa çıkan isyanlar karşısında artan askeri, ekonomik ve lojistik ihtiyaçları karşılayan merkez haline gelmişti. Bu durum Arap coğrafyasında da imparatorluğa dönük tepkilerin artmasıyla sonuçlanmış, buralarda halk yüksek vergilere ve askeri yükümlülüklere karşı seslerini yükseltmiştir. Arap coğrafyasında başlayan bu tepkiler bağımsızlık ve milliyetçilik temelinde örgütlenmeye devam etmiştir. Osmanlı Devleti’nin son döneminde, Orta Doğu coğrafyasında, bu tür hareketler birbirlerinden bağımsız şekilde ortaya çıkmaya başlamıştır.

Mısır’ın ardından Irak, Suriye, Lübnan ve Kuzey Afrika’da da Arap milliyetçi eğilimli hareketler belirginlik kazanmaya ve İngiliz ile Fransız emperyalizmi başta olmak üzere emperyalist güçlerle derin çelişkiler yaşamaya başlamışlardır. Irak’ta Osmanlı yönetimi birtakım ıslahatlar yapmış olsa da halkta oluşan huzursuzluğu yatıştıramamış, aynı zamanlarda Suriye’de de Arap milliyetçi hareketi belirginlik kazanmaya başlamıştır. Suriye, Arap dünyasında genel olarak fikri temelde yaşanan üretimin de önemli bir merkezi olmuştur. Lübnan’da Hristiyan, Şii ve Sünni Müslüman nüfus arasındaki gerilim de bu dönemde hissedilmeye başlanmıştır. Emperyalizmin bölgeye müdahalesi, İngilizlerin Dürzileri, Fransızların ise Marunileri desteklemeleri ülkede yaşanan çatışmaları şiddetlendirmiştir. Filistin’e Yahudi göçünün ve İsrail Devleti’nin temellerini atan siyonist politikaların teşviki İngiliz emperyalizminin eliyle hayata geçirilmiştir. İngilizler yükselen Arap milliyetçiliğini engelleme konusunda siyonizmi teşvik etmeye başlamışlardır. Bu yönüyle 19. yy’ın sonu, 20. yy’ın başından itibaren Filistin topraklarına sistematik bir Yahudi göçü örgütlenmeye başlanmıştır. Bu örgütlenme her aşamasında İngiliz emperyalizminden destek almıştır.

Fransız Devrimi sonrasında daha da yaygınlık kazanan milliyetçilik fikri, Orta Doğu coğrafyasına 1. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında etkin bir giriş yapmıştır. Osmanlı yönetimi açısından Osmanlıcılık fikrinin Balkan Savaşı sonrasında artık gerçekliğe uygun olmadığı anlaşılmıştır. Osmanlı Devleti içerisinde bulunan Balkan halkları Osmanlı Devleti’nden birer birer ayrılırken onların karşısında Osmanlıcılık fikri yerine ümmetçilik ve Türk milliyetçi eğilimler daha fazla belirginlik kazanmaya başlamıştır. Özellikle imparatorluğun Orta Doğu toprakları üzerinde yaşayan halkların çoğunluğunun Arap ve Müslüman olması, bu topraklar üzerinden ümmetçilik fikrinin daha fazla taraftar toplayacağı beklentisi yaratmıştır. Ancak gelişmeler göstermiştir ki kazın ayağı öyle değildir. Yüzyıllardır Osmanlı sömürüsü altında yaşayan Arap halkları ümmetçilik temelinde Osmanlı halifesini desteklemek yerine Arap milliyetçiliği bayrağı altında toplanmaya başlamışlardır. Bu tercih 1. Dünya Savaşı boyunca Arap milliyetçi hareketinin en genel anlamıyla Müslüman Osmanlı Devleti’ne “sadık olmak” yerine Hristiyan İngilizlere destek vermesiyle sonuçlanmıştır.

Burada meseleyi tek bir açıdan okumak doğru olmayacaktır. Osmanlı Devleti gelinen aşamada Orta Doğu Arap halklarında, onlarla sömürgeci ilişkiler kurması nedeniyle bir bıkkınlık yaratmıştır. Gelişen Arap ticaret burjuvazisi ve aydın sınıfı artık Osmanlı esaretinden kurtulmak istemektedir. Bağımsızlık temelindeki bu girişimler esasen İngilizlerin desteklenmesi şeklinde kendini göstermiştir. 1. Dünya Savaşı sırasında Arap cephesinde bulunan Osmanlı orduları İngilizlerle savaşırken aynı zamanda cephe gerisinde isyan eden Araplarla da uğraşmak zorunda kalmıştır. Bu yönüyle 1. Dünya Savaşı, daha önce terkedilen Osmanlıcılık fikrinin yanı sıra ümmetçilik fikrinin de terkedilmesiyle sonuçlanmıştır. Yaşanan bütün bu gelişmeler açısından düşünürsek Orta Doğu’da emekçi sınıfların durumunda kapsamlı bir değişiklik olmamış; Osmanlı hakimiyetinin yerine İngiliz ve Fransız hakimiyeti geçmiştir.

İngiliz ve Fransız emperyalist güçleri arasında yapılan Sykes-Picot Antlaşması esasen günümüze kadar taşınan Orta Doğu coğrafyasının ana hatlarını belirlemiştir. Bu iki emperyalist güç kendi çıkarları doğrultusunda Osmanlı Devleti’nin Orta Doğu topraklarını paylaşarak bir paylaşım planı belirlemişler, sonrasında Rusya’da bu plana dahil olmuştur. Bu paylaşım planı emperyalizmin uluslararası hukuku hiçe sayarak bir ülkenin topraklarını nasıl yağmalayabileceğinin planıdır. Ekim Devrimi sonrasında Sovyetler Birliği’nin bu antlaşmayı dünya kamuoyuyla paylaşması emperyalizmin kirli planlarını gözler önüne sermiştir. Sykes-Picot Antlaşması’yla İngiliz ve Fransız emperyalizmi Orta Doğu topraklarını doğrudan sömürge ve manda yönetimleri olmak üzere paylaşmışlardır. Bu plan birtakım değişiklere uğramış olsa da günümüze kadar taşınan Orta Doğu haritasının genel çerçevesini oluşturmuştur.

Irak, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Filistin, Ürdün, Kuveyt, Katar ve Suudi Arabistan gibi ülkeler doğrudan İngiliz hegemonyasına girerken; Suriye, Lübnan ve Kürdistan’ın önemli bir kısmıyla Anadolu’nun Akdeniz kıyılarının bir kısmı Fransız hegemonyasına, İstanbul ve Doğu Anadolu’nun önemli bir kısmı da Rusların hegemonyasına girecektir. Ancak gelişmeler tam anlamıyla antlaşmada planlandığı şekilde olmamıştır.

En başta Ekim Devrimi ile Rusya antlaşma dışına çıkmış; Almanya, Osmanlı Devleti, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan ile Brest Litovsk Barış Antlaşması imzalayan Sovyet Rusya, Sykes-Picot emperyalist paylaşım planını bütün dünya kamuoyuna teşhir etmiştir. Sonrasında Anadolu’da Mustafa Kemal önderliğinde gelişen “Milli Mücadele” hareketi Fransızların Osmanlı Devleti topraklarının bir kısmı üzerinde yaptığı tasarrufu boşa çıkarmıştır.

Emperyalizmin planı doğrultusunda Orta Doğu’da kurulan manda yönetimleri karşısında Arap halklarının özgürlük ve bağımsızlık arayışı devam etmiştir. İngiliz ve Fransız emperyalizmi 1. Dünya Savaşı öncesinde Arap halklarına bağımsızlık vaatlerinde bulunsa da savaş sonrasında bağımsızlık yerine manda yönetimleri kurulmuştur. Manda yönetiminin genel yaklaşımı emperyalist sömürü temelinde Arap halklarının topraklarının zenginliğini alabildiğince yağmalanmasıdır. Bu politika karşısında Arap topraklarında birçok direniş hareketi oluşmaya başlamıştır. Özellikle Ekim Devrimi sonrasında kurulan komünist partiler de Arap topraklarında emperyalizme karşı bağımsızlık ve özgürlük bayrağını yükseltmeye başlamışlardır. Bu yönüyle komünist partiler kuruluşlarından itibaren eşitlik talebinin yanı sıra ulusal bağımsızlık meselesini de partilerinin gündemine almışlardır.

Yine Arap halkları açısından önemli bir sorun daha bu dönemde belirginlik kazanmaya başlamıştır. Bu sorun, Filistin topraklarında kurulmak istenen Yahudi devleti meselesidir. İngiliz emperyalizmi kendi çıkarları için bir sorun olarak gördüğünden Arap milliyetçiliğinin gelişiminden rahatsızlık duymaktadır. Hakeza Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırttığı Arap milliyetçiliği kendi nüfuz alanı açısından da tehdit oluşturmaktadır. Tam da bu noktada İngiliz emperyalizmi Arap topraklarının ortasında kurulacak bir Yahudi devletinin İngiliz çıkarları açısından faydalı olacağını öngörmüştür. Bu sebepten Filistin topraklarında İngiliz manda yönetimi döneminde Yahudi göçünde büyük bir artış yaşanmıştır. 1900’lü yılların başında Filistin’de 20.000 Yahudi varken 1945’e gelindiğinde bu sayı 550.000’e ulaşmıştır. 1. Dünya Savaşı sırasında yayınlanan Balfour Deklarasyonu, Filistin topraklarında kurulan Yahudi devleti açısından kritik bir dönemeçtir. İngiliz emperyalizmi açık bir şekilde Yahudi devletinin kuruluş sürecinin önünü açmıştır.

2. Dünya Savaşı’na kadar giden dönemde Orta Doğu coğrafyasında önemli siyasi hareketler de ortaya çıkmaya başlamıştır. İhvan-ı Müslim yani Müslüman Kardeşler ve Baas Partisi yani Arap Milliyetçi Sosyalist Partisi bu hareketlerin başında gelmektedir. Bu iki hareket Orta Doğu Arap coğrafyasını derinden etkileyecek, biri dini çizgide diğeri ise milliyetçi temelde oluşmuş iki harekettir. Bu hareketlerin ortaya çıkışıyla birlikte Arap coğrafyasında gelişmeler aslında içsel dinamiklerin daha fazla ön planda olduğu bir zeminde ilerlemiştir.

İhvan-ı Müslim kuruluşundan itibaren emperyalist sisteme karşı daha ılımlı bir hat izlemiştir. Bu partinin çeşitli Arap ülkelerindeki bütün varyasyonlarının ortak özelliği hareketin anti-komünist ve şeriatçı bir çizgide olmasıdır. Bugün Türkiye’de etkili bir güç olan Milli Görüş çizgisinin esin kaynağı da İhvan-ı Müslim’dir. Baas Partisi ise esasen anti-emperyalist çizgiden ve Arap milliyetçisi hattından ilerlemiştir. Sosyalist bloğun güçlü olduğu dönemde ona yaslanan ama genel siyasette Arap milliyetçisi olarak gelişen bu hareketin genel yönelimi Batı’ya rağmen Batılaşma ve Arap milliyetçiliğidir. Bu zemin üzerinden gelişen Arap sosyalizmi ise aslında sosyalizm ile alakası olmayan popülist bir sosyal devlet politikasıdır ve genel referanslarında ne sınıf mücadelesine ne de enternasyonalizme yer yoktur. Bu yönüyle asla bir sosyalist siyasete dönüşemeyecektir.

2. Dünya Savaşı boyunca Arap toprakları bu savaşı önemli oranda hissetmiştir. İngiliz ve Alman emperyalizmi çerçevesinde gelişen hareketler duruma göre bu hareketlerden birini desteklemişlerdir. İngiliz ve Fransız emperyalizminin Orta Doğu halklarına dönük uyguladıkları sömürü politikası başlangıçta onların yanında saf tutmama eğilimini doğurmuştur. Aynı zamanda İngilizlerle Yahudilerin müttefiklik ilişkisi zaman zaman Araplar içerisinde Alman faşizminin daha makul görüldüğü durumlar yaratmıştır.

2. Dünya Savaşı sonrasında İngiliz emperyalizmi savaş içerisinde büyük güç kaybetmiş, aynı şekilde Fransa’da büyük bir işgale uğramış ve ciddi bir güç kaybına uğramıştır. Bu koşullar altında Orta Doğu’daki manda rejimlerinde bağımsızlık hareketleri güç kazanmaya başlamıştır. 2. Dünya Savaşı sonrasında dünya siyasetinde iki güç temel belirleyen olarak ön plana çıkmıştır. Bunlardan biri Sovyetler Birliği diğeri ise ABD’dir. Almanya, İtalya ve Japonya savaşın kaybeden taraflarıdır. İngiltere ise savaş sırasında bütün imkanlarını tüketerek savaş sonrasında gerileme eğilimine girmiştir. Fransa’nın durumu ise ondan daha kötüdür; ülke işgale uğramıştır ve savaş sonrasında yeniden özgürlüğüne kavuşsa da geçmiş şaşalı günlerinin uzağındadır.

Bu tablo içerisinde Orta Doğu’da bulunan manda yönetimleri birbiri ardına bağımsızlıklarını kazanmaya başlamışlardır. İngiltere ve Fransa’nın özellikle belirli ülkeleri yönetme konusunda eski belirleyici konumları bulunmamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri ise açık işgal yerine daha çok ekonomik olarak sömürerek ve siyasi olarak kendi politikalarına yedekleyerek gizli işgal politikalarına yönelmiştir. 2. Dünya Savaşı sonrasındaki planda kapitalist dünyanın yegane emperyalist patronu ABD olmuştur. Dolayısıyla ABD’nin Orta Doğu politikası uzun süre eskinin İngiliz ve Fransız sömürgelerinin bağımsızlığını koruma ve onları kendi destekçisi olan Batı bloğuna çekme şeklinde olmuştur.

Hatırlatmak gerekir ki Fransa, sömürge ve mandalarda elde ettiği hâkimiyetten gönüllü bir şekilde vazgeçme konusunda İngiltere’ye göre daha isteksiz olmuştur. Hatta bazı ülkelerdeki sömürgeci ve mandacı pozisyonunu kaybetmeme konusunda askeri güç kullanmaktan çekinmemiştir. Burada tekrar belirtmeden geçmeyelim; başlangıçta apar topar kurulan bağımsız devletlerin bağımsızlığı şekli bir bağımsızlıktır. Bağımsızlığını kazanan devletlerin büyük kısmında eski manda ve sömürge yöneticileri yeni bağımsız devletlerin yöneticileri olmuşlardır. Ancak tablonun bu şekilde devam etmesi mümkün olmamıştır. Hemen hemen bütün ülkelerde sömürge ve manda dönemi yöneticileri büyük bir muhalefetle karşı karşıya kalmıştır.

Aynı zamanda ABD ve Sovyetler Birliği arasında başlayan dünyanın hakimi olma mücadelesi yerkürenin farklı coğrafyalarında kendini hissettirmeye başlamıştır. Bu çatışmanın en şiddetli hissedildiği coğrafyaların başında yine Orta Doğu gelecektir. Bu mücadele için bulunan isim ‘soğuk savaş’tır. Bu kavram ABD ve Sovyetler Birliği arasında yürüyen karşılıklı mücadeleye verilmiş en yaygın kullanılan isim olacaktır.

Soğuk Savaşta Emperyalizm Gerçeği ve Orta  Doğu

ABD ve Sovyetler Birliği arasında yürüyen dünyaya hakim olma mücadelesi yaşamın bütün alanlarında devam etmiştir. Bu mücadele silahlanmadan ekonomiye ve uzay yolculuklarına kadar uzanan bir zeminde sürmüştür. Orta Doğu coğrafyasında da soğuk savaş bloklaşmasının yarattığı mücadele kendini oldukça yoğun bir şekilde hissettirmiştir. ABD emperyalizmi 2. Dünya Savaşı sonrasında tartışmasız emperyalist bloğun en güçlü temsilcisidir. Daha önce İngiltere’ye ait olan dünya emperyalizminin öncü gücü olma rolünü ondan resmen devralmıştır. ABD, İngiliz ve Fransız emperyalizminin daha önce izlediği açık işgal politikasının yerine gizli işgal politikasına yönelmiştir. Dünya planında yaşanan gelişmeler düşünüldüğünde Sovyetler Birliği’nin artan gücü ve ezilen ulus hareketlerinin gelişimi artık Orta Doğu’da emperyalist güçlere eski sömürgeci tarzda yönetimlerin hayatlarını devam ettiremeyeceklerini kabul ettirmiştir.

ABD emperyalizminin soğuk savaş stratejisi Sovyetler Birliği’ni kuşatma ve onu her alanda tehdit etme şeklinde kendini göstermiştir. Bu temelde önce Kuzey Atlantik Paktı (NATO), ardından Orta Doğu’da Bağdat Paktı adıyla Sovyetler Birliği karşıtı bir pakt kurulmuştur. Bu pakt Arap ülkeleri arasında beklenen ilgiliyi uyandırmamıştır. İngiliz ve Fransızlar yüz yılı aşkın bir süredir Arap halklarının bütün varlıklarını sömürmüş ve Arap halkları gözünde İngiltere ve Fransa’ya dönük büyük bir öfke oluşmuştur. Sadece Süveyş Kanalı’nın yapımında 10 binlerce Arap ağır çalışma koşullarında ölmüştür. Bütün bu emeğin karşılığında Arap toplumu çeşitli oyunlarla borçlandırılmış, Süveyş Kanalı’nın hisseleri Mısır halkının elinden İngiliz ve Fransız ortaklığıyla gasp edilmiştir. Bütün bu gelişmeler Orta Doğu halklarında Sovyetler Birliği’ne karşı ciddi bir sempati yaratmıştır. Sovyetler Birliği Orta Doğu halklarına dönük düşmanca bir politika izlememiş, onları sömürgeleştirme çabası içerisinde olmamıştır.

ABD, İngiltere ve Fransa her zaman Orta Doğu halkları tarafından şüpheyle karşılanmışlardır. Onların destekçisi olan eski manda yönetimleri bağımsızlığını kazandıktan sonra birer birer yıkılmışlardır. Mısır, Suriye, Irak, Libya ve Cezayir gibi ülkelerde emperyalizme karşı bağımsızlık söylemini geliştiren Arap milliyetçi rejimleri iktidara gelmiştir.

Arap milliyetçi rejimler ağırlıklı olarak askeri darbelerle iktidara geldiler ve bu rejimler esasen ulusal sol bir dil ve anti-emperyalist bir söylem kullandılar. Burada gelişen hareketler modernizm yanlısı olduklarından Batılılaşma taraftarı hareketler olarak değerlendirilebilirler. Ancak buradaki Batılılaşma esasında Batı’ya rağmen Batılılaşma’dır. Arap milliyetçiliği ideolojisi yıllardır emperyalizm tarafından sömürgeleştirilmiş Arap halkları içerisinde kısa sürede ciddi  taraftar toplamıştır. Arap milliyetçi hareketler içerisinde Baas Partisi ve Nasırcılık ön plana çıkan hareketlerdir. Bu hareketler Arap milliyetçiliği düşüncesini “Arap sosyalizmi” adı verilen bir düşünsel çerçeve ile buluşturmuşlardır. Bu “Arap sosyalizmi” sosyalizmin temel dayanağı olan sınıf mücadelesini reddeden küçük burjuva popülist bir harekettir. Sovyetler Birliği’nin dünya planında yarattığı olumlu havadan etkilenmiştir ancak sosyalist pratiğe sahip olmaktan çok uzaktır. Her şeyden önce Arap toplumlarında sınıf çelişkilerinin Batı toplumunda olduğu gibi uzlaşmaz olmadığı ön kabulüne dayanmaktadır. Bu düşünce temelinde birçok Arap ülkesinde Baas Partisi örgütlendi ve Nasırcılık ciddi bir prestij kazandı. Nasır’ın prestiji esasen 1952 devrimiyle başlayıp Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile zirve yapmış; 1967 Arap-İsrail savaşıyla büyük bir yara alsa da 1970’de ölümüne kadar devam etmiştir. Baas Partisi ise daha özel bir teşkilatlanma olarak Arap toplumsal yaşamının birçok alanına nüfuz etmiş sonrasında Suriye’de ve Irak’ta iktidara gelmiştir. Diğer birçok Arap ülkesinde ise iktidar olamasa da önemli bir tabana ulaşmıştır.

Bu rejimlerle emperyalizm arasındaki ilişki oldukça farklı bir zeminde ilerlemiştir. Bu ülke yönetimlerinin emperyalizme karşı olma sebepleri kısa bir süre önce onların sömürgeleri olmaları ve emperyalizmin onların özgün gelişimine izin vermediği gerçeğidir. Dolayısıyla Arap milliyetçi rejimleri emperyalizm ile bir düzeyde çatışırken aynı zamanda sermaye birikimi belirli bir gelişime ulaşınca onunla uzlaşma ve onun dünya sistemi içerisinde yer alma arayışı içinde olmuşlardır. Bu arada ABD emperyalizminin Sovyetler Birliği’ni kuşatma ve Orta Doğu’da etkisizleştirme stratejisi başlangıçta başarısız olmuş, Irak’ta ABD yanlısı rejimin yıkılmasıyla Bağdat Paktı dağılmıştır.

Özellikle İsrail Devleti’nin kurulması ve sonrasında ABD emperyalizminin ona verdiği destek Orta Doğu siyasetinde Arap halkları nazarında Sovyetler Birliği’ne dönük sempatiyi artırırken ABD’ye dönük öfkeyi yükseltmiştir. İsrail Devleti İngiliz projesi olarak Arap halklarının birliğini bozmak için emperyalizmin Truva Atı olarak tasarlanmıştır. Dünya liderliği rolünü İngiltere’den devralan ABD, İsrail Devleti’nin desteklenmesi politikasını da devralmıştır. Amerika, Arap devletlerinin etkin muhalefetine rağmen onlara karşı İsrail Devleti’ni sürekli olarak desteklemiştir. Bu durum aynı zamanda İsrail Devleti’nin güvenliği meselesinde onun Orta Doğu’da emperyalizmin ileri bir karakolu olmasıyla sonuçlanmıştır.

Bu yönüyle Sovyetler Birliği’ne yaklaşım meselesinde Arap milliyetçi rejimleri İsrail’e artan ABD yardımı karşısında bir denge arayışı içerisinde olmuştur. Bu durum Sovyetler Birliği’nin prestijini artıran önemli bir etken yaratmıştır. Arap – İsrail savaşları boyunca Sovyetler Birliği’nin askeri teknolojisine olan ihtiyaç Arap milliyetçi rejimlerini Sovyetler Birliği’ne daha da yaklaştırmıştır. Aynı zamanda 1948 Arap-İsrail savaşında “utanç verici” bir şekilde Arapların yenilmesi bağımsızlığını kazanan Arap rejimlerinin birçoğunda iktidarların devrilmesiyle sonuçlandı. Burada özellikle İsrail karşısında yaşanan ağır yenilgiden işbirlikçi rejimler sorumlu tutuldu ve sonrasında bu rejimlerin yıkılması yönünde sokak gösterileri ve askeri darbeler rol aldı. Bu temelde Orta Doğu’da Arap-İsrail savaşları ve özel olarak Filistin meselesi önemli bir belirleyen olarak birçok Arap rejiminin geleceğini şekillendirmiştir. Özellikle İsrail karşısında yeterli askeri başarıyı gösteremeyen eski manda yöneticisi olan çürümüş rejimler birbiri ardına gelişen askeri darbe ve halk hareketleriyle yıkılmıştır. Bu yıkılan rejimlerin yerine Arap milliyetçi rejimler kurulmuştur.

Bu rejimler içerisinde en etkilisi ve ön planda olanı Mısır-Nasır rejimi olmuştur. Somut olarak Sovyetler Birliği -ABD çatışmasında tarafsızlık siyasetinin savunucu olan Nasır aynı zamanda Orta Doğu’da Arap siyasi tarihinin en renkli simalarından biridir. Anti emperyalist, Arap halkının ezilen ulusal gururunu okşayan ve bağımsızlık duruşunu ifade eden söylemleriyle 3. Dünya ülkelerinin sembol lideri haline gelmiştir. Nasır’ın hem emperyalizme karşı duruşu hem de bağımsız siyaset izleme ısrarı onu Bağlantısızlar Hareketi olarak örgütlenen ve esasen Sovyetler Birliği-ABD ayrışmasında tarafsız olma eğiliminde olan ülkeler için en önemli liderlerden biri haline getirmiştir.

ABD, dünya siyasetini soğuk savaş boyunca tarafsız olan ülkeleri kabul etmeme üzerine kurmuştur. ABD açısından Sovyet Birliği ile ekonomik ve siyasi ilişki kurmak karşı kampta sayılmak için yeterliydi. Bu yönüyle Mısır’ın Sovyetler Birliği ile yakınlaşması birazda ABD’nin agresif Orta Doğu siyasetinin sonucu olmuştur. ABD kendisi karşısında biraz bağımsız siyaset yürütmek isteyen ve ekonomik açıdan bağımsızlığını önemseyen bütün Orta Doğu ülkelerini düşman olarak hedef almıştır. Bu durum beraberinde bu ülkelerin Sovyetler Birliği ile daha dostane ilişkiler kurmasıyla sonuçlanmıştır.

Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu siyasetinin ağırlıklı olarak 2. Dünya Savaşı sonrası süreçte şekillendiğini belirtmek gerekir. Özellikle Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin XX. Kongresi kararları Sovyetlerin Orta Doğu siyasetine yön vermiştir. Bu kongrede “barış içinde bir arada yaşama”, “toplumsal ilerleme” ve “ileri demokrasi” gibi tezler kabul edilmiştir. Bu tezler temelinde Sovyet siyaseti Orta Doğu’da Arap milliyetçi rejimlerle ittifak ilişkileri kurmuş ve onları kendi müttefiki haline getirmiştir.

Tam da bu noktada en önemli sorunlardan biri Arap milliyetçi rejimlerin hakim olduğu ülkelerdeki komünist partilerin durumudur. Bu ülkelerdeki komünist partiler 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan işbirlikçi rejimler tarafından büyük baskı görmüşlerdir. Ancak göreceli sol söylemlere sahip olan Arap milliyetçi rejimlerde komünist partilere düşmanca davranmış, onları tasfiye etmeye çalışmıştır. Bu yönüyle bu milliyetçi rejimlerle çatışan komünist partiler aynı zamanda Sovyetler Birliği tarafından bu güçlerle ittifak yapma konusunda teşvik edildikçe önemli bir sıkıntı ile karşı karşıya kalmışlardır. Bir taraftan sürekli olarak mücadele ettikleri ülke içerisindeki düşman güç, global siyasette Sovyetler Birliği’ne yakınlaştıkça ister istemez ülke içerisindeki komünist partiler bu rejimlere karşı daha tahammülkar olmak zorunda kalmışlardır. Yaşanan bu gelişme soğuk savaş boyunca Orta Doğu’da komünist partilerin yaşadığı önemli bir açmaz olmuştur.

ABD açısından Orta Doğu siyasetinde yaşadığı sıkıntıların çözümü, yine milliyetçi olan muhafazakâr Arap rejimlerini desteklemesi şeklinde kendini göstermiştir. ABD Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün ve Katar gibi monarşik Arap rejimlerini destekleme yolunu izlemiştir. Bu rejimler ABD’nin Orta Doğu’daki müttefikleri olmuşlardır. Özellikle anti-komünist duruşları bu rejimleri destekleme konusunda ABD’yi daha fazla teşvik etmiştir. Aynı zamanda İsrail Devleti de ABD’nin Orta Doğu’daki başka bir önemli müttefiki durumundaydı. İsrail Devleti’nin askeri olarak güçlendirilmesi ve diğer Arap rejimlerine karşı üstünlük elde etmesi ABD’nin en önemli Orta Doğu stratejilerinden biri olmuştur.

ABD, İsrail Devleti’ni askeri açıdan destekleyerek yenilmez bir konuma taşırsa onu askeri anlamda yenemeyecek olan Arap rejimlerinin ortak duruşunun dağılacağını ve bunların tek tek İsrail Devleti ile barış yapmak zorunda kalacağının hesabını yapmaktadır. ABD bu yönüyle Sovyetler Birliği’nin müttefiki olan Suriye, Mısır ve Irak gibi devletlerin İsrail karşısında yenilgiye uğramasının Arap milliyetçi rejimleri büyük bir krizin içerisine sokacağının farkındaydı. Sonuç olarak 1948 savaşını kaybeden Araplar yenilginin nedeni olarak köhnemiş ve çürümüş sömürge kalıntısı Arap rejimlerini görmüştü.  Süveyş Kanalı krizi ve sonrasında gelişen savaşta Sovyetler Birliği’nin Mısır’a verdiği destek Araplar açısından güven verici bir etkiye sahipti.

Ancak 1967’de 6 Gün Savaşı’nın kaybedilmesi Arap milliyetçi rejimleri açısından büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. 1948 yenilgisinin nedeni olarak köhnemiş Arap rejimleri görülürken Arap milliyetçi iktidarlar esasen bu yenilginin yarattığı siyasal atmosfer üzerine kurulmuştu. Ancak Nasır başta olmak üzere Arap milliyetçi rejimlerinin yaşadığı başarısızlık hem bu rejimler için hem de Filistin hareketi için önemli bir dönüm noktası olmuştur. Arap milliyetçi rejimlerin İsrail karşısında askeri başarısızlığı onların prestijine büyük bir zarar vermiştir. Nasır istifa etmiş sonrasında halkın yoğun desteği sonucu istifasını geri almıştır. İsrail Devleti’ni askeri olarak yenilgiye uğratmakta başarısız olan birçok rejim kendi içine dönmek durumunda kalmıştır.

Aynı zamanda Filistin davası artık Arap devletlerinin himayesinden çıkarak kendi dinamikleriyle gelişmeye başlamıştır. Bu yönüyle El Fetih, FHKC ve FDHC gibi örgütlenmelerin ortaya çıkışı FKÖ’yü daha etkili bir güç haline getirmiştir. Filistin davasının gelişiminde Arap devletlerinin doğrudan etkisi sınırlandırılmıştır. 1973 Arap-İsrail savaşı 1967 savaşına göre Arapların daha etkili olduğu bir savaştır. İsrail bu savaşın başında ağır kayıp vermiş ve Mısır-Suriye orduları önemli ilerlemeler katetmiştir. Savaşın sonuna doğru Amerika’nın yaptığı yardımlar olmasa daha ağır sonuçlarla karşılaşacaktı. Bu yönüyle ABD İsrail’i askeri açıdan sürekli güçlü kılarak onun güvenliğini garanti altına alma politikası izlemiştir. Bu politikanın sonucu olarak ABD’nin beklentisi İsrail’in askeri olarak yenilmezliği üzerinden Arap rejimlerini müzakere ve barışa ikna etmektir. Bu konuda topyekun Arap devletleriyle bir barış yerine tek tek devletlerle barış yapma politikası izlenmiştir.

1973 savaşı sonrasında ABD, İsrail’in askeri üstünlüğünü kabul ettirme ve tek tek Arap ülkelerini İsrail ile masaya oturmaya zorlama politikası izlemiştir.  Bu açıdan Sovyetlerin Orta Doğu politikasında Filistin meselesi önemli bir yer işgal etmektedir. ABD’nin İsrail ile ittifak yaptığı yerde Arap rejimleriyle ittifak seçeneği de Sovyetlere kalmıştır. Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu siyasetinin etki gücünü artırmasında Filistin meselesinin etkisi büyüktür. Sovyetler Birliği birçok Arap ülkesiyle bu meselede aldığı tutum üzerinden dostane ilişkiler kurmuştur. Ancak İsrail’in Arap-İsrail savaşlarında askeri açıdan üstün çıkması Sovyetler Birliği’nin elde ettiği sempatinin zaman zaman onun aleyhine dönmesiyle sonuçlanmıştır. ABD politikası tek tek İsrail ile çatışma içinde olan güçleri barış masasına oturtmak ve onları Sovyet etkisinden çıkarmak şeklinde kendini göstermiştir.

Bu politika Mısır’da başarılı olmuştur. Nasır sonrasında Enver Sedat, İsrail ile barış yaparak Sovyet etkisinden çıkmış ve ABD çizgisine yönelmiştir. Bu değişiklik durumu esasen Sovyetler Birliği’nin bu bölgede izlediği pragmatizm merkezli siyasetin açmazlarından biridir. Bu yönüyle Enver Sedat ABD eksenine geçerken “Arap sosyalizminin” önemli kalelerinden biri olan Mısır ABD tarafından düşürülmüş oldu.

Filistin Kurtuluş Örgütü, İsrail karşısında Arap ülkelerinin askeri başarısızlığı sonrasında İsrail’in askeri açıdan yenilmezliği mitine güçlü bir karşı çıkış olarak kendini göstermiştir. Filistin mücadelesi Arap ülkelerin yaşadığı askeri başarısızlık sonrasında kendi mecrasında gelişme olanağı bulmuştur. Ancak bu gelişim ABD emperyalizminin ve siyonist rejimin karşı çıkışlarıyla kendini gösterirken, bölgede bulunan Arap monarşisi rejimleri tarafından da yeterince desteklenmemiştir. Bu yönüyle Filistin hareketinin en büyük açmazı, kendisi demokratik ve özgür bir Filistin kurma iddiasıyla yola çıkarken Arap monarşi rejimlerin desteğine ihtiyaç duymasıdır.

İsrail rejimi emperyalist güçlerin desteğiyle Filistin direnişçilerini önce Ürdün’den çıkarttı ardından da Lübnan’a dönük işgal saldırısıyla Filistin örgütlerini bu kez Lübnan topraklarında hedef aldı. 1982 Lübnan işgali sürecinde Filistin örgütleri büyük bir direniş gösterdi ancak eşitsiz durumdan kaynaklı, süreç FKÖ’nün Lübnan’ı terk etmeye zorlanmasıyla sonuçlandı. Bu savaşta Türkiyeli ve dünyanın birçok yerinden enternasyonalist devrimciler, Filistin halkının haklı davası için Filistin direniş örgütlerinin saflarında siyonist işgale karşı savaştı. Bu enternasyonalist devrimcilerin içinde savaşta ölümsüzleşen devrimciler de bulunmaktadır. Yeri gelmişken özel olarak bu mücadelede ölümsüzleşen Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimcileri saygı ile anmak gerekir.

1979 İran İslam Devrimi, ABD emperyalizminin bölgede önemli müttefiklerinden birini kaybetmesi anlamına gelmiştir. Önce İngiltere ve sonrasında Amerika her dönemde İran’ın zengin petrol kaynaklarıyla yakından ilgilenmişlerdir. 1950’li yıllarda Musaddık İran petrolünü devletleştirmeye çalışmış bunun üzerine ABD’nin ve emperyalistlerin planladığı bir darbe ile devrilmiştir. Sonrasında yeniden yönetimi ele alan Şah rejimi her zaman ABD ve Batı bloğundan yana olmuştur. 1979 İran İslam devrimi ile bu durum değişmiş, eskinin yakın müttefiki bu kez azılı düşman haline gelmiştir. Bu durum özellikle ABD elçiliğinin baskını ve elçilik çalışanlarının esir alınmasıyla yeni bir nitelik kazanmıştır. Bu tablo içerisinde ABD yeni rejimin anti-emperyalist söylemi karşısında onu hedef alan bir politikaya yönelmiştir. Bu amaçla daha önce Saddam rejimi ile Şah arasında yapılan Cezayir anlaşmasını tek taraflı fesheden Saddam İran’a saldırmıştır. Bu saldırı 1980-1988 yılları arasında devam edecek İran-Irak savaşının başlaması anlamına geliyordu. Saddam’ın başlangıçtaki beklentisi hızlı ve etkili sonuç almaktı. Ancak süreç beklediği gibi gelişmedi, İran rejimi ciddi bir direniş gösterdi ve savaş içerisinde kendisini daha güçlü kurdu. ABD açık bir şekilde Saddam rejimini desteklerken zaman zaman dolaylı yollarla İran rejimine de silah satışında bulundu.

Bu arada Kürt halkının özgürlük mücadelesi, PKK’nin başlattığı 15 Ağustos 1984 atılımıyla yeni bir nitelik kazandı. Kürtler 12 Eylül cuntasına karşı silahlı direnişi başlatırken cumhuriyet tarihi boyunca daha önce olmadıkları kadar örgütlü ve etkili bir şekilde hareket etmeye başlamışlardı. 1980’li yılların sonuna gelirken bütün Kuzey Kürdistan sahasına ve zaman zaman Güney Kürdistan topraklarına yayılan bir silahlı direniş süreci gelişti.

1990’lı yıllara gelindiğinde Orta Doğu’da gelişmeler farklı bir mecraya doğru ilerlemiştir. En başta Sovyetler Birliği’nin zayıflamaya başlaması ve dağılma sürecine girmesi Orta Doğu siyasetinde önemli bir belirleyen olmuştur. Bu yönüyle 1980’li yılların sonlarından itibaren ABD ve Batı bloğunun Orta Doğu’ya dönük müdahalesi daha da etkili olmaya başlamıştır.

1990 Sonrasının Kırılgan Hayalleri

Sovyetler Birliği’nin dağılması 1990’lı yılların başında dünyada olduğu gibi Orta Doğu siyasetine de etki etmiş en önemli olaydır. Yaşanan gelişme iki kutuplu dünyanın tarihe karışması ve ABD ekseninin zafer ilanı anlamına gelmekteydi. Yaşanan gelişmeler Sovyetler Birliği’nin artık tarihe karıştığını dolayısıyla ABD’nin önünde onu dizginleyecek hiçbir gücün kalmadığına işaret etmekteydi. Fukuyama bunu kapitalizmin mutlak zaferi olarak ilan etti. Bu ‘zafer’ Orta Doğu coğrafyasında da kendisini gösterdi. İran-Irak savaşı sonrasında Saddam rejiminin Kuveyt’i işgali önemli bir gelişmedir. ABD bu olay karşısında gösterdiği tavırla Orta Doğu siyasetinde mutlak hakimiyetini ifade etmiş oldu. Önce Irak ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon tarafından etkili bir şekilde cezalandırıldı. Ardından 1. Körfez Savaşı olarak tarihe geçen bu gelişme Irak ordusunun Kuveyt’ten çıkartılması ve Saddam rejiminin zayıflatılmasıyla sonuçlandı. ABD Orta Doğu siyasetinde etkin ve belirleyen bir güç olduğunu bütün dünyaya ispatladı. Saddam Kuveyt’ten çıkartılırken aynı zamanda 36. paralelin kuzeyinde uçuşa yasak bir bölge oluşturularak fiilen Başur Kürdistan’daki özerk yönetimin temelleri atıldı. ABD Saddam rejimini devirmek yerine onu zayıflatarak cezalandırma yöntemini ortaya koydu.

Filistin davası için 1. Körfez Savaşı önemli bir dönüm noktası olmuştur. Yaser Arafat tarafından Saddam Hüseyin’in desteklenmesi Filistin Kurtuluş Örgütü’ne dönük Arap devletlerinin geri kalanında Arafat’a desteğin azalmasıyla sonuçlandı. Arap devletlerinin ekonomik desteğinden mahrum kalan FKÖ İsrail ile Oslo görüşmeleri şeklinde gelişen barış sürecine girmek zorunda kaldı. ABD, İsrail ve FKÖ arasındaki bu sürecin doğrudan destekleyicisi oldu. Bu süreç İsrail Devleti’nin kabulü ve Filistin toprakları üzerinde biri Filistin diğeri İsrail olmak üzere iki devletli çözüm düşüncesine dayandırıldı. Bu İsrail’e büyük bir meşruiyet kazandırırken Filistin cephesinde tam tersine FKÖ önderliğinin gittikçe yıpranmasıyla ve İslamcı örgütlerin Filistin davası içerisinde daha da güç kazanmasıyla sonuçlandı.

Orta Doğu’da Filistin davası kadar haklı bir diğer dava da Kürt halkının özgürlük mücadelesidir. Kürt halkı PKK ile birlikte özgürlük mücadelesini yükseltmiş 1990’lı yıllar boyunca Sovyetler Birliği’nin dağılmasının yarattığı kötümser havaya rağmen gerilla mücadelesini kararlılıkla sürdürmüştür. Bu yönüyle Türk devletine karşı verdiği özgürlük mücadelesiyle Kürt halkı önemli bir politik bilinç gelişimi yakalamıştır. Bu tablo içerisinde PKK hareketine dönük uluslararası bir komployla hareketin önderliği tutsak edilip Türk devletine teslim edilmiştir. Bu durum ABD ve İsrail başta olmak üzere emperyalist-siyonist ittifakın önemli bir eylemi olarak Kürt halkının özgürlük mücadelesine vurulmuş bir darbedir.

2000’li Yıllar Sonrası Acımasız Gerçekler

11 Eylül 2001 tarihinde Amerikan ikiz kulelerine yapılan saldırı Orta Doğu tarihinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Saldırıda binlerce Amerikalı ölürken dünyanın jandarması olan ABD’nin Afganistan’da Sovyetlere karşı cihatçılara verdiği destek, bir bumerang etkisiyle dönüp yine onu vurmuştur. Gerçekleşen eylem Amerikan tarihinde Pearl Harbour saldırısından bu yana gerçekleşen en büyük olay oldu. 11 Eylül sonrasında Amerikan Başkanı Bush’un yaptığı açıklamayla Amerika yeni bir savaşı başlattı. Bu savaş çerçevesinde önce Afganistan’ın işgali ve sonrasında Irak’ın işgali pratikleriyle Amerika’nın Orta Doğu coğrafyasına yeni askeri müdahalesi başladı. Afganistan’a 11 Eylül saldırısının faillerini yakalamak için giden Amerika, iktidarda bulunan Taliban rejimini yıkarak işbirlikçi bir rejim kurdu. Taliban’a saldırı gerekçesi El Kaide Lideri Usame Bin Ladin’in Afganistan’da bulunmasıydı.

Geride bıraktığımız 20 yılın ardından ABD hegemonyası, Afganistan ve Irak işgalinde başarısızlığa dönüştü. Muazzam askeri ve ekonomik olanaklarla yapılan emperyalist işgal, bu iki ülkede yoksulluk ve ölümleri daha da artırmaktan öte bir sonuç üretmedi. Aynı zamanda bu ülkelerde ABD tarafından kurulan işbirlikçi rejimler o ülke toplumsal dinamiklerinden belirleyici bir destek alamamış, bu yönüyle Batı merkezli politik okuma ve bunun temelinde yapılan askeri müdahalelerin sonuçları, toplumsal gelişim dinamikleri açısından işgalcilerin istediği sonuçları doğurmamıştır. Afganistan ve Irak işgali sonrasında ortaya çıkan sorunlar temelinde istikrarsızlık daha da derinleşirken bu ülkelere demokrasi götürme iddiasında olan ABD emperyalizmi, adı geçen ülkeleri eski pozisyonlarından daha geri bir noktaya sürüklemiştir.

2000’li yılların başından itibaren ABD’nin Orta Doğu’daki siyasi gelişmeleri tek belirleyen güç olduğu fikri gerilemeye başlamıştır. Orta Doğu siyaseti açısından yeni etkenler güçlenirken ABD’nin bütün askeri saldırganlığına rağmen güç kaybetme belirtileri artık herkesçe kabul edilmektedir. Özellikle ABD yönetimi tarafından hem Afganistan hem de Irak işgalinin yüksek maliyetinin yarattığı ekonomik sorunlar, değişen ABD yönetimlerini işgal sonrası yerel işbirlikçi rejimlere iktidarı devretme eğilimine yönlendirmiştir. Ancak bu süreç oldukça sancılı ve başarısız bir süreç olarak gelişmiştir.

Yine Batı bloğu içerisinde, ABD ile Avrupa ülkelerinin bir kısmı arasında Orta Doğu siyasetine bakış açısında belirli açı farkları oluşmaya başlamıştır. Bu yönüyle Sovyetler Birliği’nin yıkılması sonrasında Batı bloğunun yeniden kendi iç çelişkilerine döndüğünü, belirli konularda aralarındaki ortaklığın zayıflamaya başladığını, ABD ve onun desteklediği Batı bloğunun önemli bir gerileme içerisinde olduğunu görmek gerekmektedir.

Bu arada güncel olarak Filistin davasının geldiği boyutun altını çizmek hayati bir öneme sahiptir. ABD ve Batı’nın desteğini alan İsrail rejimi önemli oranda işgal siyasetini müttefikleri ve dünya devletleri nezdinde yaratmaya çalıştığı meşruluk amacına ulaştırmıştı. Ancak Filistin halkının direnişinin güçlenmesi ve intifadanın yeniden başlaması gibi gelişmeler siyonist rejimin beklentilerini boşa çıkarmış; İsrail rejimiyle çözüm arayışı içerisinde olan El Fetih yönetimi güç kaybederken Hamas, İslami Cihat ve FHKC gibi siyonist rejime karşı silahlı direnişi devam ettirme ısrarında olan Filistinli örgütler daha da güçlenmeye başlamıştır. Bu yönüyle Filistin direniş hareketinin zorlu bir dönem içerisinde olduğunu belirtmek gerekmektedir. İsrail işgal saldırıları ve uluslararası alanda Batı bloğunun siyonizme desteği karşısında Filistin mücadelesi önemli bir döneme girmiş bulunmaktadır.

Hizbullah hareketinin Lübnan’da güçlenmesi ve İsrail’le yürüttüğü 2006 savaşında kazandığı askeri başarılar ona bölge düzeyinde de güç kazandırmıştır. Askeri kapasitesiyle siyonist rejime karşı büyük bir güç odağı olan Hizbullah hareketinin zayıflatılması yönünde gerçekleşen her türlü girişim fiiliyatta başarısız olmuştur.

Orta Doğu siyasetinin fay hatları bugün bölge siyasetinin geneline hakim olan çatışma ve istikrarsızlıktır. Özellikle ABD başta olmak üzere emperyalist güçlerin bölgeye yaptıkları müdahaleler önemli kırılmalara neden olmuştur. Bölgede sınıf çelişkilerinin yanı sıra, etnik, mezhepsel ve dini çelişkiler önemli fay hatlarını oluşturmaktadır. Zaman zaman bu bahsettiğimiz çelişkilerin bazıları ön plana çıkarak daha fazla önem kazanmakta, bu yönüyle diğer fay hatlarına basınç yapmaktadır. Bu fay hatlarının kırılması ise bölgesel anlamda önemli çatışmalara dönüşmeyle sonuçlanacaktır.

Arap-Kürt çelişkisi, Sunni-Şii çelişkisi, Filistin meselesi, Hristiyan-Müslüman çelişkileri gibi konular Orta Doğu siyasetini derinden etkilemeye devam etmektedir. Özellikle Irak’ta yaşanan Sunni-Şii çatışması bölgede dengeleri derinden etkileyen sonuçlar doğurmuştur. Bu yönüyle İran merkezli Şii hegemonya alanı ile Suudi Arabistan merkezli Sunni hegemonya alanı arasında kapsamlı bir güç mücadelesi yaşanmaktadır. Burada özellikle İran tarafının Irak, Suriye, Lübnan, Filistin ve Yemen gibi alanlarda nüfusunu artırması, Körfez’deki Arap şeyhliklerinde büyük bir korku yaratmaktadır. Son dönemde gerçekleşen, Arap şeyhliklerinin İsrail rejimiyle normalleşme sürecini böylesi bir gerginliğin devamı olarak okumak gerekir. İran’ın Filistinli direniş grupları içerisinde artan hegemonyası karşısında Suudi eksenli körfez devletleri siyonist rejimle normalleşme adımları atmaya başlamıştır. Yine Lübnan önemli bir fay hattını oluşturmaktadır. Lübnan limanında gerçekleşen IŞİD saldırısı ve ekonomik olarak ülkenin yaşadığı sıkıntılar önemli gelişmelerdir. İran ve Suudiler arasında devam eden hegemonya mücadelesi burada da kendini göstermektedir. Hizbullah’ın hükümet dışında bırakılması yönündeki Suudi çabası şimdiye kadar başarısız olmuştur.

Yine Türk devletinin PKK’ye karşı yürüttüğü savaş, bölgede kapsamlı bir işgal harekatına dönüşmüş durumdadır. Kürt sorununda imha siyasetinde ısrar eden Erdoğan rejimi Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürüttüğü savaşta, bölgesel anlamda da her türlü devrimci gelişmenin karşısında konumlanmaktadır. Bu yönüyle bölgede halkların ve emekçilerin aleyhine gelişen her türlü statükocu hareketin doğrudan destekleyicisi konumundadır.

Rojava devrimi, Orta Doğu’da gelişen Arap Baharı hareketlerinin tek devrimci ve ilerici sonucu olmuştur. Bunun dışında ki bütün coğrafyalarda eski statükocu rejimler tekrardan tahkim edilmiş ya da daha kötü bir sonuçla ağırlıklı olarak fundamentalist rejimler inşaa edilmiştir. Bu rejimler de bir süre sonra çözülerek coğrafyanın hepsinde eski statükocu Arap rejimlerini dahi aratan yönetimlere dönüşmüştür. Rojava devrimi de halen Erdoğan rejimi başta olmak üzere bölgedeki gerici rejimler tarafından kuşatılmış durumdadır. Geçmişte Filistin özgürlük mücadelesinin yaşadığı kuşatılma durumu şimdi de Rojava devrimi açısından geçerlidir. Gerici rejimler ortasında kuşatılmış olan Rojava devrimi eğer başka devrimlerle desteklenip etkileşime geçmezse zayıflama ve boğulma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Özellikle faşist Erdoğan rejimi Rojava devrimine dönük olarak gerçekleşecek bir işgal saldırısının doğrudan yürütücüsü olmaya adaydır ve her fırsatta da kendisini bu göreve önermektedir. Daha önce Afrin, Serakaniye ve Gri Spi işgali bu politikanın pratikleşmesidir. Bugün konjektürel olarak ötelense de faşist işgal rejimi bulduğu ilk fırsatta bu saldırısını pratikleştirecektir.

Devrimci Olanaklar

Bütün olumsuz tablonun 2000’li yılların ortalarından itibaren dağılmaya başladığını görmek gerekmektedir. Bölgede emperyalizme ve onun işbirlikçi yönetimlerine karşı etkili halk muhalefetleri gelişmeye başlamış bulunmaktadır. Arap Baharı olarak gelişen süreç aslında istisnalar dışında iç savaşların yaygınlaştığı bir kış atmosferine dönüşmüş durumdadır. Esasen var olan Arap milliyetçi rejimlerin parçalanması ve sürekli bir iç savaş süreciyle hegemonya mücadelesinin derinleştiği bu tarihsel dönem en tipik örneğini Libya’da göstermiştir. Kaddafi rejiminin yıkılması sonrası geride kalan 10 yılda ülke bir türlü istikrara kavuşmamış ve gitgide ağırlaşan bir iç savaş süreci yaşamıştır. Bugün gelinen noktada işgal güçlerinin ülkeyi terk etmesi amaçlı yapılan çağrılar Türkiye rejimi başta olmak üzere işgalci güçlerin ayak diretmesiyle derinleşmeye devam etmektedir.

Yemen başta olmak üzere Arap coğrafyasının diğer bir kısmında yine iç savaş mezhep çatışması üzerinden derinleşmektedir. Esasen İran-Suud çatışması olan bu durum fiilen Husiler ve Suudi destekli güçler arasındaki çatışma olarak kendini göstermektedir. Yine Filistin özgürlük mücadelesi siyonist rejimin bütün teslim alma politikalarına rağmen direniş ekseninde güçlenmektedir. Bu yönüyle siyonizm ile uzlaşmama temelinde gelişen Filistin ulusal hareketi önemli bir mücadeleyle mevzi yaratma konusunda ciddi prestij kazanmış durumdadır. Rojava devrimi ise bütün işgal ve kuşatma saldırılarına rağmen direnmektedir. Bütün Arap Baharı hareketinin sonucunda tek devrimci demokratik karakterli yönetim Rojava özerk yönetimi olarak kendini göstermektedir.

Faşist Erdoğan rejimi Türkiye ve Kuzey Kürdistan ile birlikte bütün bölgede emperyalizmin ve gericiliğin en önemli kalesidir. Kürt halkı başta olmak üzere bölgede halklar cephesinden gelişecek her türlü özgürlük mücadelesinin karşısında konumlanmaktadır. Dolayısıyla faşist Erdoğan rejiminin yıkılması Türkiye ve bölge halkları ve devrimci güçler açısından önemli bir başarı olacaktır. Kendisini bölge halklarının devrimci iktidarlarına karşı konumlandıran Erdoğan rejiminin doğal müttefiki olan IŞİD, Nusra ve İhvan-ı Müslüm gibi örgütlenmeler yenilmiş ve güç kaybetmiş durumdadır.

Türkiye sınıf çelişkilerinin çok güçlü olduğu, kapitalizmin gelişim dinamikleri açısından da işçi sınıfının gelişmiş olduğu ülkeler arasındadır.  Sömürü ilişkilerinin yaygınlaştığı ve ezme-ezilme ilişkilerinin derinleştiği koşullarda, Türkiye cephesinde gerçekleşecek bir devrim bölgede geniş bir toplumsal kesimin emperyalizmden ve onun hegemonyasından kopmasıyla sonuçlanacaktır. Uluslararası gelişmeler düşünüldüğünde Erdoğan rejimi ile emperyalist güçler arasındaki çelişkiler de zaman zaman keskinleşmektedir. Bölgesel olarak kendisini görmek istediği nokta ile emperyalizmin ona biçtiği misyon arasında çelişki yaşayan Erdoğan rejimi, birçok açıdan köşeye sıkışmış durumdadır. Gelişmeler Türkiye ekonomisi açısından daha kötü günlerin uzak olmadığını gözler önüne sermektedir. Bütün gelişmeler ekonomide var olan kötü gidişin sürekli bir hal alacağının işaretini vermektedir. Türkiye coğrafyasında sınıf çelişkilerinin keskinleşeceği tarihsel bir döneme giriyoruz ve önemli devrimci olanaklarla karşı karşıya kalacağız. Doğru değerlendirilebilirse devrimci güçler bu süreci inisiyatif almak için kullanabilir. Türkiye faşist rejiminin yıkılması ülkede ve bölgede devrimciler lehine olumlu sonuçlar doğuracaktır. Bu yönüyle devrimci güçlerin mücadele dolu ve mücadele edildiği oranda da umutlu bir gelecek tablosu içerisinde olacağını ön görmek doğru olacaktır.

Umutlu Gelecek

Bütün bu tarihsel geçmiş değerlendirmesi, bir gelecek analizini de zorunlu kılmaktadır. Bu gelecek analizi açısından en temel olgu umutlu bir gelecek beklentisi içerisinde olduğumuzdur. Bu umutlu gelecek, bir önceki başlıkta belirtilen devrimci olanaklar değerlendirildiği koşulda daha yakın olacaktır.

Orta Doğu açısından çelişkilerin birbirine bağlandığı önemli bir tarihsel anı yaşıyoruz. İşçi sınıfı, emekçiler ve ezilenler için özlenen geleceğin uzak olmadığını, bütün olanak ve imkanlarına rağmen emperyalistler ve onların işbirlikçi rejimlerinin Orta Doğu’da kurmak istedikleri iktidarların birer birer zayıflayıp yıkıldığını göreceğiz. Kapitalist sömürü düzeni Orta Doğu halklarına bir gelecek sunamıyor. Halkların yükselen öfkeleriyle eşitlik, adalet ve özgürlük talepleri etrafında kendi kaderlerini tayin edecekleri günler yakındır. Emperyalizmden, işbirlikçi rejimlerden ve onların uzantısı olan sömürücü güçlerden bağımsız bir devrimci seçenek yaklaşmaktadır. Orta Doğu’nun umutlu geleceği devrimden ve özgürlük mücadelesinden geçmektedir. Bütün gelişmeler devrimci seçeneğin güçlendiğini ve kapitalist sömürü düzeninin önemli fay hatlarında kırılmalar yaşayacağına işaret etmektedir.

Sınıfsal çelişkilerin derinleştiği ve emperyalist güçlerin Orta Doğu coğrafyasında hegemonya kaybı içerisinde olduğu bir tarihsel dönemde devrimci güçler kendi imkanlarını doğru bir temelde kullanırlarsa önemli sonuçlar elde edeceklerdir. Bugün bizler için uzak gibi görülen birçok hedef umutlu gelecekte gerçekleşecek ve Türkiye devrimi de bizler için uzak bir gelecekte gerçekleşecek bir olgu olmaktan çıkacaktır.