Önderlik Sorunu Ekseninde 1918 Almanya Devrimi’nin İlk Yılı | Cemal Bozkurt

Ezilen halkların ve sömürülen emekçilerin mücadele tarihinden öğrenilecek çok şey var. Genel eğilim Sovyet, Çin, Küba gibi başarılı devrim örneklerinin yöntemlerini incelemek, zafere nasıl ulaştıklarını öğrenmeye çalışmak olmuştur çoğu zaman. Bu devrimlerden hareketle mücadeleye ilişkin birtakım evrensel dersler çıkarılmaya çalışılmıştır; iyi de yapılmıştır.

Fakat muzaffer devrimlerin göz kamaştıran büyüsü bazen o devrimlerin diyalektik- materyalist bir bakışla incelenmesinden, gerçeklerle en mat, kusurlu ve katı yönleriyle yüzleşilmesinden özneyi alıkoyar. Başarıya ulaşmış örneklerin böyle bir gücü vardır. Dahası, şayet bunları inceleyen öznelerin teoriyle kurduğu ilişki yetersiz ve sorunluysa, bu başarılı devrim örneklerinden evrensel dersler çıkarmak yerine birtakım şablonların üretilmesi kaçınılmazdır; Türkiye’de çoğu zaman olduğu gibi…

Oysa yenilgilerde de çok büyük dersler bulunur. Buda öğretisi “en iyi öğretmen, yenilgilerimizdir” diyerek bu noktaya işaret eder. Haksız sayılmaz. Çünkü yenilgiler, kimsenin tadına bakmayı istemeyeceği acı tecrübeleri, kahredici hataları, kader anlarında verilen veya verilmeyen kararların ve göze alınamayan risklerin hikayesini en ibretlik şekilde zihinlere kazıma gücüne sahiptir.

Bu gerçek, 1918-1923 yılları arasında devrimsel çalkantılar yaşayan Almanya için çok daha geçerlidir. İncelendiğinde görülecektir ki, Bolşevik Devrimi’nin “ne yapmalı?” sorusuna cevap verebildiği kadar Almanya Devrimi de “ne yapmamalı?” sorusuna birtakım cevaplar verir. “Önderlik” olgusunun bir devrimci mücadelede oynadığı tayin edici rolü bizlere gösterir. Ayrıca bu deneyim, Bolşevik Devrimi gibi “genel ayaklanma teorisi”nin uygulanma sahası olması bakımından da incelenmeye değer yanlar barındırır.

Almanya Devrimi düşündürücü bir sürecin hikayesidir. Ezilenlerin mücadele tarihinde son derece stratejik bir devrim olanağının, 5 yıl boyunca birkaç kere, devrimcilerin ellerinde nasıl heba edildiğinin trajik hikayesidir… Sovyet Devrimi’nin ve hatta aynı dönemde İtalya, Macaristan, Avusturya’daki gibi işçi sınıfı mücadelelerinin, Franco İspanya’sının ve Nazilerce teslim alınacak kendi ülkelerinin kara talihini bile kökten değiştirmeye muktedir bir imkânın, ödenen onca bedele rağmen yitirilişinin kahredici hikayesidir…

Bu yazımızda Almanya Devrimi’nin ilk yılının hikayesine (1918-1919 yılları) ve bu dönemde kendisini yakıcı şekilde hissettiren önderlik sorununa değinmeye çalışacağız.

1- Almanya Devrimi’nin hikayesi

Devrim Atmosferi
Coşkuyu hayal edin! 9 Kasım 1918. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı (1. EPS)’nın sonları… Almanya İmparatorluğuna bağlı savaş yorgunu Kayzer Aleksandr Alayı başkent Berlin’de imparatorluğu deviren emekçi kitlelerin saflarına katılmış. En önde işçi ve asker gruplarının Kızıl Muhafız Alayı şehrin ana caddesinden geçiyor: mahşeri bir kalabalık tarafından çiçeklerle, bayram sevinciyle karşılanıyorlar. Devrilen imparatorluk olmasına karşın burjuvalar bile ortalıkta görünmüyor; duvar çatlaklarına, yer döşemelerindeki boşluklara sığmanın, buhar olmanın bir yolunu bulmuşlar! Sokaklarda lanetlilerin cümbüşü, kıyamet eğlencesi; en “yabancıl” halleriyle binlerce işçi-asker kitlelere karışmış. Bu bir devrim şenliği. (Bizler de bu coşkun atmosferin benzerini İstiklal’de, Altıyol’da, Kızılay’da, Alsancak’ta yaşayacağız!)

Sovyet Devrimi’nin dehşetini(!) atlatamadan Almanya’daki ayaklanmanın bilgisini alan İngiliz başbakanı Fransız mevkidaşına yorumunu paylaşıyor: “Avrupa’nın bir ucundan diğerine kitleler, siyasal, sosyal ve ekonomik tüm görünümleri içinde mevcut düzeni sorguluyor.”[1]

İngiliz başbakan haklı. 1914-1918 yılları arasında sadece Moskova ve Petersburg’da değil; Berlin, Viyana, Budapeşte’de işçi konseyleri yönetimleri kurulmuş; İngiltere’de sarsıcı grevler, İrlanda’da iç savaş, İtalya’da fabrika işgalleri, Barselona’da kanlı çatışmalar…

Sonraki yıllarda Almanya komünistlerine bir nevi “danışmanlık” sıfatıyla müdahalelerde bulunacak olan Bolşevik kadrolarından Karl Radek 9 Kasım’da monarşinin devrildiği haberinin Sovyetler’de nasıl yankılandığını şu sözlerle anlatıyor: “Onbinlerce işçi, adeta sevinç ve coşkudan sarhoş olmuştu. Böyle bir şeye asla yeniden tanık olmadım. İşçiler ve Kızıl Ordu askerleri, akşam geç saatlere kadar şehrin bir ucundan diğerine coşku içinde dolaşıp durdular. Dünya devrimi başlamıştı. Halk kitleleri, onun çelik adımlarını işitiyordu. Yalıtılmışlığımız sona ermişti.” [2]

Neden sarhoş olmasın Sovyet halkı? Lenin, Bolşevik Devrimi’nin daha ilk günlerinde gözünü kulağını Almanya’dan gelecek devrim haberine dikmişti. Almanya’da bir işçi sınıfı devrimi gerçekleşmeksizin Sovyet Devrimi’nin fazla yaşama şansının olmayacağını öngörmüştü.

Bu öngörünün doğru çıkmaması ayrı bir konu. Dikkat çekici husus, Lenin’in Almanya Devrimi’ne biçtiği hayati değerdi. Üretici güçlerin ulaştığı gelişkin seviye bakımından Almanya Devrimi’ni Sovyet Devrimi’nden daha stratejik önemde görüyordu. Bu devrime duyulan ihtiyacın büyüklüğüne işaret etmesi bundandı. Almanya Devrim’i başladığı görkemli yürüyüşünü devam ettirebilseydi sınıf mücadelesinin kaderinde dünya ölçeğinde belirleyici bir rol oynayabilirdi. Olmadı… Bu rolün tersini oynadı.

“Neden olmadı?” sorusuna kestirmeden giderek “önderlik sorunu”na işaret eden bir cevap verebiliriz, ama bunu en azından genel hatlarıyla açmak gerekir. Bu durumda hikâyeyi biraz daha geriye sarmak şart. Devrimin patlak verdiği 9 Kasım 1918’i hazırlayan şartlar nelerdi, başlıca aktörler kimlerdi…

Dönemin Almanya devletini kısaca tanıyalım;
Almanya, Batı’da Hollanda ve Belçika sınırından doğuda Polonya’ya dek uzanan ülkenin üçte ikisi büyüklüğündeki Prusya krallığının merkezde yer aldığı, ortada Saksonya, güneyde Bavyera, Fransa sınırlarında Ruhr bölgesini (Rhineland- Westphalia) kapsayan bir ülkeydi.

Devlet, Prusyalı toprak aristokrasisi tarafından ve ona güdümlü bir parlamento üzerinden yönetiliyordu. Krallık tacı Hohenzollern hanedanındaydı. Burjuvazi 1848 ayaklanmalarında yenilmiş ve krallığa boyun eğmişti.

Prusya Başbakanı Otto von Bismarck 1860’larda çevre krallıkları, irili-ufaklı hanedanları, şehir devletlerini zorla krallığa bağlamış ve “Alman Birliği”ni kurarak şansölye (genel hükümetin başbakanı) olmuştu. Birliğe bağlı kalmaları kaydıyla bu bölgeler eyalet sistemi içerisinde kendi hükümetlerine sahiptiler.

Ayrıca ülkenin tamamı üzerinde “Reichstag” adlı genel parlamentonun idari yetkisi vardı. Yalnızca erkeklerin oy kullanarak vekil seçebildiği bu parlamentoya üst sınıf seçmen kitlesinin iradesi yansıyordu ve doğal olarak kurulan hükümetler monarşiye bağlı çalışıyordu.

1910’lara gelene dek 40 yıl boyunca ekonomik büyüme refah seviyesini de görece yükseltmişti. Sanayi kapasitesi İngiltere’yi geçmişti. Patronlar gönülsüzce de olsa işçi sendikalarını kısmen kabul etmiş, işçilerin üretim sürecinde kısmi bir kontrole sahip olmalarına göz yummuş, çalışma saatlerini düşürmüştü. Amaç bir nevi sosyalist mücadeleye alan bırakmadan patronaj ilişkileriyle çelişkileri yumuşatmaktı. Bismarck yine bu amaçla sosyal yardımlardan işçilerin faydalanmasını, koşulların iyileştirilmesini sağlamıştır. (Onun kurnaz ve katıksız bir emekçi düşmanı olduğu, Fransa burjuvazisinin daveti üzerine 1871’de Prusya ordusunu Paris Komünü üzerine salmasından ve katliamından hatırlanacaktır.)

Düşünce özgürlüğü ise sınırlıydı. Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) en büyük siyasi güç olmasına rağmen 1890’lara dek yasaklıydı; sol basın sıklıkla yasaların hışmına uğruyordu. 1910’larda 1912’lerde bile bu durum çok farklı değildi. Gazeteler keyfi nedenlerle toplatılabiliyor; memurlar açısından muhalefet ile basit bir ilişki içinde olmak işten atılma gerekçesi yapılabiliyordu. Gösterilere silahlı süvari alayları gönderiliyordu, müdahaleler sertti.

Sosyal demokrat muhalefet
“1914 yılı yazında Almanya, dışarıdan dönemin en istikrarlı toplumu olarak görülüyordu. İki siyasal güç, halkın desteğini kazanmak için birbiriyle rekabet içindeydi: Prusya devleti ve üye sayısı milyonla ifade edilen Sosyal Demokrat Parti”[3]

SPD, iki siyasi akımın birleşimiydi. Biri 1860’larda Marksizmin Almanya’daki temsilcisi konumundaki Alman Sosyal Demokrat İşçi Partisi; diğeri ise “Lassallecılar” olarak bilinen liberal reformcu Alman İşçileri Genel Birliği’dir. Bu iki yapı 1875’te Gotha şehrinde birleştiler (Marx’ın programlarına “reformist” eleştirisi yönelttiği süreç).

SPD, seçimler, basın, toplantılar, sendikal çalışmalar gibi yasal çerçevenin sunduğu tüm olanakları kullanıyordu ancak iktidarın yalnızca zorla ele geçirilebileceğine ilişkin bir perspektife sahip değildi. Sadece yasal kanallardan gücünü arttırmaya çalışıyordu. Programı ve retoriğindeki devrim-sosyalizm vurguları laftan ibaretti. Fakat kendi mecralarında iş bitirici becerileri vardı: “Gücü bir yıldan diğerine giderek artan son derece sağlam kurumlar inşa etme yeteneğine sahiplerdi. Sosyalistler, devleti yıkacak güce sahip değillerdi ama ‘devlet içinde devlet’ denebilecek bir güce sahip olabilmişlerdi. Üye sayısı 1 milyonu, seçmen sayısı ise 4,5 milyonu bulan, birbirinden farklı 90 adet günlük gazeteye, kendi sendika ve kooperatiflerine, spor ve müzik kulüplerine, gençlik ve kadın örgütlerine tam gün çalışan yüzlerce parti görevlisine sahip olan Alman Sosyal Demokrat Partisi, dünyanın en büyük işçi sınıfı örgütü durumundaydı.”[4]

Parti, Marx-Engels’in görüşlerini savunduğunu iddia ediyordu. Önde gelen teorisyenlerinden Karl Kautsky de bir nevi Marx-Engels’in öğrencisiydi ve herkes tarafından (bir döneme kadar Lenin tarafından da) “Marksizmin Papası” sıfatıyla referans gösteriliyordu. Ancak devletle karşı karşıya gelmekten özenle kaçınmayı, kapitalizmin ilerleyerek bir noktada kendiliğinden sosyalizme evrileceğini savunan devrim ve devrimcilik karşıtı, reformist öğretinin SPD’yi ele geçirmesine hizmet etmiş bir kişilikti.

Böylesi sorunlu bir meşrebe sahip olan parti, işçileri hukuksal yardım ve sosyal güvenlik hakları mücadelesi üzerinden kapsıyor ve parlamenter seçim faaliyetlerine angaje ediyordu. Doğal olarak kadrolar da 1. EPS’nin yol açacağı kırılma zamanına dek çoğunlukla devrimci niteliklere ve pratiğe eğilim gösteremeyecek şekilde biçimleniyordu.

SPD, güçlü ve yaygın kurumsal yapısıyla adeta bir paralel devletti. Aktivistlerinin önemli bir kısmı (liderleri, yazar-çizerleri, sendika yöneticileri vs.) da bu paralel devletin maaşlı memuruna, parti bürokratına dönüşmüştü. Parti ve mücadele bunlar için bir dava konusu değil, kariyer imkânı ve maddi geçim kaynağıydı. Oysa 1880’de kendisini her tür yasalcı yanılsamadan uzak, devrimci bir parti olarak ilan etmişti ve 1891 Erfurt Kongresi’nde bunu programına almıştı. Ancak demek ki programa alınan devrimci laflar çok bir şey ifade etmiyor. Programdaki devrimci lafzı yerine getiren şey, pratik devrimciliğin gereklerini yerine getirmektir.

SPD’de sol damar
Rosa Luxemburg partinin sağcılığını gören ve müdahaleye çabalayan az sayıdaki kadrolardan biriydi. 1903-1906 ile 1910-1912 arasındaki grevlerde kitlelerin devletle çatışmasını zorladığında Rosa’nın karşısına tüm ağırlığıyla Kautsky çıkmıştı örneğin. Ancak değerli bir karaktere sahip olmasına karşın o da partide alelade bir memur-aktivist gibi hareket ediyordu. Bu yüzden çoğu partilinin merkezi siyasete ve niteliklerine ilişkin soldan yapılan eleştirilerden haberi olmuyordu. Ayrıca Rosa, partiye egemen olan sağcılığın sola döndürülmesinin zor olduğu, bir hizip örgütlemeye kalkmaları halinde destek bulamayacağı düşüncesindeydi. Muhtemelen, partiye ve aktivistlerin karakterine şekil veren bürokratik, memurvari niteliğin ağırlığı nedeniyle böyle düşünüyordu. Benzer fikri paylaşan birkaç arkadaşıyla taşıdığı en büyük çekinceleri de sol eleştirileri nedeniyle SPD’nin etkisindeki emekçilerin uzağına düşmek, aradaki kurulu bağları yitirmekti.

Bu konuyla ilgili olarak Rosa’nın Clara Zetkin’e 1907’de yazdıklarına bakalım: “Parti yönetiminin çapsızlığı ve sendeleyişini, daha önce olduğundan daha net görüyorum ve bu bana her zamankinden daha büyük kaygı veriyor. Bununla birlikte, senin gibi, bu durum karşısında bir heyecan duymuyorum, çünkü, tüm koşullar değişinceye kadar ne mevcut işleyişin ne de insanların değişmeyeceğini insana karamsarlık veren bir netlikle görüyorum hatta, eğer kitlelere önderlik etmek istiyorsak, bu tür insanlardan koşullar değiştikten sonra dahi bir direnç geleceğini bilmek ve bunu hesaba katmak zorunda kalacağız. Ve bu iş yılları alacak.”[5]

Hayli karamsar değerlendirmelere rağmen Rosa’nın farklı bir yürüyüş hattı oluşturmaya yönelmemesi çok şeye mâl olacaktı; buna “dersler” bölümünde değineceğiz.

1. EPS’de Almanya
Katı çalışma disiplini oturtulmuş toplumsal yapısı ve istikrarlı ekonomisiyle büyüyen bir sanayi ülkesiydi Almanya. Teknoloji üretiminde, makineleşmede başı çekmesine ve gelişkin bir ekonomisi olmasına karşın İngiltere ve Fransa gibi dışarıda etkin bir güce, hammaddelerini gasp ederek ele geçireceği denizaşırı sömürgelere sahip değildi; sıçramak istiyordu. 1.EPS ona bu olanağı sunacaktı. Öte yandan, on yıllardır Prusya devletini şekillendiren ve emekçilerin düşünce ve karakterini belirleyen istikrar kazanmış şartlar savaşla birlikte büyük bir değişime uğrayacaktı.

SPD, Almanya’nın savaşa dahil olmasına başlangıçta net bir şekilde karşı çıktı. Fakat bu netlik çok kısa sürdü. Savaş karşıtı beyanlardan on gün kadar sonra, 4 Ağustos 1914’te SPD eş başkanı Hugo Haase hükümetin savaş kredisi talebi lehine parlamentoda oy kullandı. Oysa Haase, partisinin kapalı toplantısında savaş karşıtı oy veren az sayıdaki milletvekilinden biriydi; parti iç disiplini gerekçesiyle çoğunluğun aldığı savaşa destek kararını açıklamak ona düşmüştü. Disiplini tanımadan sosyal-demokratların utanç verici kararına karşı harekete geçen bir tek vekil vardı; Karl Liebknecht… (SPD kurucularından ve Marx-Engels’in arkadaşlarından Wilhelm Liebknecht’in oğlu)

SPD’nin başlangıçtaki savaş karşıtı görüşleri, emekçiler arasındaki yaygın örgütlülükleri sayesinde hızlıca karşılık bulmuş, kitleleri eyleme çekmişti. Tutum değişikliğinin ardından yavaş yavaş kitlelerin ve sokağın havası değişmeye başladı. SPD savaşın kaçınılmazlığı, ulusal hakların ve sınıfsal kazanımların tehlikeye düşeceği gerekçelerine sığınarak kitlelerin şoven dalgaya kapılmasına soldan destek sundu. Böylece kitlelerin ezici çoğunluğunda savaş karşıtlığının yerini savaş taraftarlığı aldı. Elbette bunda imparatorluk yandaşı parti propagandalarının, basının manipülasyonlarının da payı büyüktü. Genel atmosferin şovenist basıncı muhalifleri olumsuz etkileyip pasifleştiriyordu. Vatanseverlik naraları eşliğinde caddelerde Rus, Fransız ajan arayışları, gençlerin savaşa katılma hevesini yansıtan olaylar artıyordu.

Kautsky de “Marksist” kimliğiyle bu savaş yanlısı akıma katılma utancına önderlik edenlerdendi. Önceden onu Marksist otorite olarak niteleyen Lenin, artık onu “dönek” sıfatıyla anacaktı.

Rosa, Liebknecht, Zetkin, tarihçi Franz Mehring savaş karşıtı, ilkeli tutum takınan az sayıdaki önderlerdi. Fakat destekçileri azdı, kitle ilişkileri yoktu ve linçe açıktılar. Partinin güya muhalif yerel yöneticileriyle bağ kurmak istediklerinde çok yalnız kaldılar. Savaş karşıtı tutumları ancak Aralık ayında kamuoyuna bildirildi. Ama bu kez de şoven dalganın gücünü arkasına alan hukuk Rosa ve Karl’ı tutuklayarak susturma yoluna gitti. (Ne kadar da tanıdık deneyimler!)

Savaş yanlısı atmosferin değişimi
Devlet yetkilileri, generaller, basın tarafından kısa süreli olacağı ilan edilen, kolay ve hızlıca zafere ulaşılacağı propagandası yapılan savaş uzadıkça uzadı. Buna ilişkin ekonomik yönlü bir hazırlık yapılmamıştı. Artan savaş giderlerinin karşılanabilmesi için (her zaman olduğu gibi) emekçilerin imkânlarına göz dikildi. Yiyecek tedarikleri, cephede savaşan güçlerin ihtiyaçlarının öncelenmesi nedeniyle hissedilir ölçüde azaltıldı.

1916-1917’lere gelindiğinde zirve yapan açlığa tifüs gibi salgın hastalıklar da eklendi. Emekçilerin kırk yılda gıdım gıdım iyileştirilen yaşam koşulları kısa sürede alt-üst oldu. Savaş, emekçilerin sosyal haklarının, kazanımlarının budanmasının gerekçesi yapıldı. 1916’da çıkarılan Yardımcı Çalışma Yasası ile çalışmayı zorunlu kılan bir yasa çıkarıp erkek işçiler patronların kölesi yapıldı.

Savaş cephelerine milyonlarca erkek işçi arasından SPD’nin deneyimli aktivistleri de gönderilince geriye genç ve mücadelede deneyimsiz işçiler kalmıştı. Sendika ve partilerin üye sayıları düştü, örgütlülük geriledi.

Diğer yandan, savaşın beklenmedik şekilde uzamasının yol açtığı yıkım, geleneksel olarak SPD ile ilişkili sendikaların işçi sınıfı üzerindeki etkisini azaltmasına, genç işçilerin daha keskin eğilimleri benimsemesine zemin hazırladı.

Savaşın yıpratıcılığı şovenist coşkuyu da söndürmüştü. Hamaset dolu savaş kışkırtıcısı propagandaların yerini yüksek sesli itirazlar alıyordu. Daha 1915’te, açlık kapıya dayandığında barış yanlısı, açlık karşıtı gösteriler düzenlenmeye başlanmıştı. Bu eylemlerde kadınlar başı çekiyordu (hatırlanacağı üzere Rusya’da 1917 başlarında Çarlık rejimini deviren ayaklanmaları başlatan da kadınlardı!). Berlin’de başlayan eylemler birkaç yüz kişiyle sınırlıydı, zamanla binlere ulaştı. Kendiliğinden eylemlerdi çoğu. Yiyecek tükendiğinde veya fiyatlar arttığında öfke patlamalarıyla tepkiler açığa çıkıyordu. Politik içerikten yoksun eylemlerde bile halk polisle çatışıyordu.

Devletin taktik nedenlerle hapishaneden çıkardığı Liebknecht 1915’ten itibaren artık parlamentoda da sokaklarda da eskisi kadar yalnız değildi. SPD’nin sol kanadının örgütlediği savaş karşıtı gösterilere Reichstag’da 19 milletvekili daha destek veriyordu. Savaş karşıtlığı cesaret kazandıkça yaygınlaşıyor, meşruluğunu benimsetiyordu. Burjuvaziden ve askeriyeden yükseltilmeye çalışılan savaş taraftarlığı bu tepkilerin ivmesini artırıyordu. Artık yarım milyon emekçinin tüm Almanya’da grevlere çıktığı günlere gelinmişti.

1917 Nisan’ında 200 bin işçi tayınların azaltılmasını savaş karşıtı liderlerle protesto etti. Yiyecek kıtlığı protestoları savaş karşıtı politik içerikle birleşiyordu.

Bu arada cephelerde de vaziyet savaş yanlıları ve ordu için zorlaşıyordu. Denizciler başta gelmek üzere subay ve erler arasındaki eşitsizlik gün geçtikçe uçuruma dönüşüyordu. 1917 yılı ortalarına doğru özellikle yiyeceklerin kısıtlanması ve sıkı disiplin uygulamalarından şikayetlerin artması askerleri sendikacılıktakine benzer komiteler kurmaya itti. Komite kararlarıyla bazı deniz erleri açlık grevlerine gitti, iş durdurma eylemleri düzenlendi. Hele ki bir savaşın ortasında böylesi bir “bozgunculuğa” en sert karşılığın verilmesi gerektiğini düşünen askeri mahkemeler bazı protestocuları idam ederken birçoğunu da kürek cezasına çarptırdı. Erler, bir askeri organizasyon içerisinde “barışçıl” çabalarla sonuç almanın mümkün olmadığını acı bir örnekle deneyimlemişlerdi. Fakat çok daha acı bir tecrübeyi 14 ay kadar sonra yaşayacaklardı.

Askerlerdeki savaş isteğinin zayıflamasında Bolşevik propagandanın da etkisi oluyordu. Bolşevikler her fırsatta savaş karşıtı, emekçilerin kardeşliğini vurgulayan bildirileri cephedeki Almanyalı askerlere dağıtmanın bir yolunu buluyordu.

Ayrıca 1917 Bolşevik Devrimi ile SPD sağcılarının da dahil olduğu bloğun “ulusu savunma amaçlı savaş” argümanı da yıkılmıştı. Çarlık tiranlığı bir tehdit argümanı olmaktan çıkmıştı.

SPD’de bölünme
Sağcı çizginin hakimiyetindeki SPD emekçi yığınlar üzerindeki gücünü yitirmemek için grevlerin, protestoların dışında kalmamaya dikkat etti. Suyu kendi akışına bırakmak yerine kontrol altında tutarak etkisinin sönümlenmemesini bekliyordu. Devrim günleri geldiğinde bu taktiği sıklıkla yineleyecekti.

Fakat 1916 yılından itibaren savaş yanlısı çizgiye karşı muhalif sesler daha gür çıkmaya başladı. Çünkü savaşın yıkıcı etkisi kitleleri eyleme sevk ettikçe SPD’nin içerisinde olup savaşa gönülsüzce destek verenleri de tutum değişikliğine zorluyordu. Bunların çoğunluğu “merkezci” olarak bilinen, aslında devlet ile sert şekilde karşı karşıya gelmeyi göze alamayan, savaştan tarafların diyalog yoluyla barışa ikna edilebileceğini savunan “ılımlı” aktivist ve liderlerdi. Eş başkan Haase, teorisyen Kautsky ve ekonomist Bernstein bu liderlerden bazılarıydı. Bu ılımlılar, mevcut savaşın iç savaşa dönüştürülmesi gerektiğini savunan devrimcilere de devrim fikrine de çok keskin bir şekilde tepkili ve kapalıydılar.

SPD’nin savaş yanlısı sağ politikalarına en net muhalefet yapanlar ise “Spartakistler” olarak bilinen Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in öncülüğündeki gruptu. Bunlar en başından beri, bedel ödemeyi de göze alarak savaşın yol açacağı trajedileri ve yanlışlığı kitlelere haykırıyorlardı.

İşte SPD bu üç eğilimi bünyesinde barındırıyordu: şoven, ulusalcı, sendikalist sağ kanat; Spartakist sol kanat ve bu ikisinin arasında durarak yükselen savaş karşıtlığını popülist bir tarzla kendisine çekmeye çalışan “merkezci” oportünistler…

SPD’nin sağ liderliği bir noktadan sonra muhalif eğilimleri daha fazla taşımayı göze alamadı ve 1917 başlarında bunların tamamını partiden ihraç etti. Tabii muhalifler hiç gecikmeden Bağımsız Sosyal-Demokrat Parti (USP)’yi kurdular.

USP de homojen bir parti değildi. Barındırdığı çeşitli eğilimlerin en belirgin ortak noktaları savaş karşıtlığıydı. Kullandıkları devrimci retoriğe karşın pratikleri uzlaşmacı ve reformistti. Yükselen savaş karşıtı rüzgârı arkalarına aldıklarından (ve “yelkenleri” daha büyük olduğundan) eski SPD’nin önemli bir bölümünü ve kitle desteğini yanlarına çekebildiler. Solcu sendika liderleri, protestocu deniz erleri artık USP’ye aidiyet besliyordu.

Spartakistler, savaş karşıtı emekçi kitlelerden uzaklaşmamak, onları tamamen USP’nin uzlaşmacı etkisine terk etmemek gerekçesiyle ayrı bir örgüt kurmaya girişmediler; tıpkı SPD’deyken olduğu gibi nicel yetersizliklerini, emekçilerle olan bağlarının zayıflığını bunun için de öne sürüyorlardı. Anılan öznelerin hiçbiri ile bağı olmayan, Bolşeviklerle ilişkili “Sol Radikaller” (Uluslararası Komünistler) bu şekilde davranmakla Spartakistleri, işçilerin devrimciler ile uzlaşmacı-reformist USP liderliği arasındaki farkı görmelerine engel olmakla eleştiriyordu. Fakat bu grup da devrimci mücadeleyi çekip çevirecek örgütsel kapasiteden yoksundu.

“1918 yazı boyunca, tüm Almanya’daki devrimci sosyalistlerin sayısı, toplam olarak üç ya da dört binden ibaretti. Bunlar da kendilerini bir araya getiren birleşik bir örgütten, ortak bir disiplin içinde faaliyet yürütme geleneğinden, ortaklaştırıla kararlaştırılmış strateji ya da taktiklerden, kendi içlerinden zaman içinde sınanmış, güvenilir liderler seçme mekanizmasından yoksunlardı. Oysa çok kısa bir süre sonra, kapitalizm tarihindeki en yoğun sınıf mücadelesi dönemlerinden biriyle yüz yüze geleceklerdi.”[6]

İmparatorluğun zor günleri
Emekçilerin grev ve protestolarının yaygınlaşmasına paralel biçimde muhalifler de gittikçe güçlenirken, savaş cephelerinden de durmadan imparatorluğu huzursuz edecek haberler geliyordu.

Sovyetler ile yapılan Brest-Litovsk antlaşması ile Doğu cephesinde rahatlayan ordu, bu vesile ile güçlerinin önemli bölümünü Batıya kaydırıp başlangıçta sonuç alsa da Müttefik Güçlerin karşı atağıyla geriye çekilmek zorunda kalmıştı.

Ayrıca ordu içerisindeki eşitlik ve adalet sorunlarından kaynaklı rahatsızlıklara ek olarak üst üste gelen yenilgiler nedeniyle askerlerin moralleri bozuktu; düşman tarafına kaçışlar artmıştı. Nihayet savaş heveslisi generaller bile bir şekilde savaşın son bulmaması halinde tüm cephelerde bozgunlar yaşanacağını söylüyordu. “Akıl dağıtıcılar” krala, ödün verilecek bir barış antlaşması çağrısı yapmasını önerdiler. İstikrar için Sosyal Demokrat (yani SPD’li) yöneticilerin de yer alabileceği liberal bir hükümet kurulması gerektiğini söylediler. Bir bakan yardımcısı, kabullenmesi zor bu önerinin gerekliliğini veciz bir öngörüyle ifade etmişti: “Aşağıdan gelecek bir ayaklanmanın engellenebilmesi için yukarıdan bir devrim kaçınılmaz.” [7] (Kemalist kurucuların “bu ülkeye komünizm lazım gelirse onu da biz kurarız” deyişini hatırlatan bir hükümranlık tutkusu…)

Böylece imparatorun kuzeni Prens Max von Baden’in başbakanlığında, monarşinin devamı uğruna emekçilere ve Müttefiklere ödünler vermeye hazır bir hükümet kuruldu. Programında sosyalizmden dem vuran SPD cumhuriyet fikrinin en keskin taraftarı iken hükümete katılma davetine olumlu yaklaşmaktan hicap duymadı. Parti sekreteri Friedrich Ebert katılımları için şu gerekçeyi öne sürdü: “Eğer burjuva partileri ve hükümet ile bir anlayış birliğine varmazsak olayları kendi akışına bırakmak zorunda kalacağız. Öyle bir durumda, devrimci taktiklere başvuruyor olacağız… Rusya’dakine benzer şey burada da yaşanıyor olacak.”[8] Ayağına kadar gelen devrimi hınçla tekmeleyip kendinden uzaklaştırmak böyle bir şey!

Almanların anlaşma çabaları bir yana, Müttefikler, hazır zayıflamışken iktidarı devirip Almanya’nın kaynaklarını, topraklarını kendine katmak, gelişkin ekonomiyi yağmalamak niyetini belli etti. Buna karşılık Almanlar denizdeki birlikleriyle son bir hamle yapmak istediler ama denizci erleri demir alma emrine ayaklanma ile cevap verince tutuklamalar başladı. Bunu liman işçilerinin de dahil olduğu sert protestolar izledi. Kiel’de (Kuzeydoğuda bir liman şehri) hükümet güçlerini püskürten kanlı çatışmalar yaşandı. Monarşinin sonunu getiren yangının kıvılcımı çakılmıştı.

1918 Kasım Devrimi
Kiel ayaklanması bütün eyaletlere yayıldı. Askerler, özellikle deniz erleri inisiyatif geliştiriyor, hareketlenmenin öncülüğünü yapıyordu. Ayaklanan yerlerde işçi ve askerler kendi konseylerini seçerlerken monarşiyi savunmak üzere hiçbir kuvvet müdahaleye yönelmiyordu.

Ancak ayaklanmaların büyük çoğunluğu SPD ve USP etkisi altında olduklarından manipülasyona son derece açıktılar; yönlendirilebiliyor ya da durdurulabiliyorlardı. Bunun istisnası Hamburg’da yaşanıyordu. İşçi ve askerler, kurdukları konseyin kararıyla şehir yönetimini ele geçirmiş, Sovyetler Birliği’ne selam göndererek sosyalizm ilan etmişti; “Yaşasın Dünya Bolşevizmi” sloganını haykırıyorlardı.

8 Kasım’a gelindiğinde bütün ülke devrim ateşi ile kaynarken sakin olan tek yer başkent Berlin’di. Bu da SPD’nin ihanet uzlaşısı sayesindeydi. Yoksa kitleler harekete geçmek için çoktan hazırdı. Bir tarafta SPD lideri Ebert devrimi manipüle hesapları yapıyordu; Prens Max’a: “İmparator ülke yönetiminden ayrılmazsa devrim kaçınılmaz hale gelecek. Ben bu işin içinde olmam. Devrimden iğreniyorum.”[9] diye akıl ve güvence verirken USP liderleri de Kiel ayaklanmasının yanlışlığını anlatıp “aşırılık” eleştirileri yöneltiyordu. Ayrıca gelebilmeleri için SPD’yi buna ikna etmeye çalışıyorlardı.

Kitle desteği son derece sınırlı olmasına karşın gelişmelerin kendi mecrasında sürüklenmesine razı olmayan Liebknecht, devrim çağrısı yaptığı bir bildiri hazırlayıp bütün ilişkilerini (sol sendika ve parti liderleri, basın vb.) devreye sokarak Berlin’de kitlelere ulaşmaya çalıştı.

Bir süredir polis baskınları, tutuklamalar nedeniyle eylem yapamayan Berlinli emekçiler nihayet ülke genelindeki ayaklanmaya katıldı.

Harekete geçen kitleleri zapt etmek için Genelkurmay, cephedeki askerleri kullanmak istedi. En güvenilir güçlerden Kayzer Aleksandr Alayı’nı Berlin’e çağırdı, fakat kışladan çıkan askerler eylemci kitlelerle bir araya geldi. Binlerce emekçi varoşlardan şehre akarak Liebknecht önderliğinde imparatorluk sarayını ele geçirdi. Tarih 9 Kasım 1918 idi.

Prens Max durumun vehametini görünce Ebert’i dinledi ve başbakanlığı ona bıraktı. Ebert de “mecburen”, zaten hali hazırda grevde ve ayaklanmış olan kitlelere grev çağrısı yaparak devrimci kalkışmanın içerisine Truva Atı gibi yerleşti.

Devrim günü Liebknecht parlamento yakınlarında coşkulu kitleye konuşma yapıyordu. Alman Sosyalist Cumhuriyeti’nin kuruluşunu el kaldırma yöntemiyle oylamaya açmıştı. Aynı esnada SPD liderlerinden Philipp Scheidemann parlamentonun önüne gelerek kitlelere monarşinin yıkıldığını sahte bir memnuniyetle bildiriyor “Yaşasın Alman Cumhuriyeti” şiarını haykırıyordu. Bu hamle tamamen kitleleri manipüle etmek, devrimin ilerlemesini engellemek ve inisiyatifin yitirilmemesi amacıyla yapılmıştı.

SPD’nin sahtekâr hamleleri, devrimin bu en kritik günlerinde, yani ortalıkta bir hükümet kalmamışken, ne yazık ki sonuç alıyordu. Bunda, devrim kaçkını kariyerist USP liderliğinin de payı vardı. Çoğu, hayatlarında ilk defa bir eyleme katılan deneyimsiz kitleler, sahtekârların dilindeki sosyalizm lafları ile onların gerçek yüzleri arasındaki farkı göremezdi, bilemezdi. Onlara gerçekleri teşhir edebilecek, beklentilerine karşılık verebilecek sosyalist ve devrimcilerin ise kitlelerle bağı, ikna edecek gücü yoktu. Liebknecht’in popülaritesi bunun için yetmiyordu.

Böylece SPD, bürokrasinin, burjuvazinin ve dışarıdan da USP’nin desteğini alarak sol söylemli bir karşı devrim hükümeti kurdu. Liebknecht’e de hükümete katılma teklifi götürmüştü, ama o, kendisine biçilen rolü bildiğinden ve diğer hükümet üyelerine mahkûm edilmeye çalışılacağını anladığından dolayı teklifi geri çevirdi.

Karşı devrimci hükümetin ilk icraatlarından biri Kiel denizcilerinin isyanını bastırmak üzere SPD liderlerinden Gustav Noske’nin bölgeye gönderilmesi oldu. Ayaklananlar gelişmeleri siyasal boyutuyla kavramaktan o denli yoksundular ki Noske’nin kendi iyilikleri için geldiğini zannederek komutayı ona devrettiler. Benzer bir irade devri Berlin’de de gerçekleşti. Çünkü deneyimsiz kitleler SPD’yi radikal sol sanıyorlardı.

Hükümet “sosyalistmiş” gibi davranarak yaşamsal öneme sahip bu ilk devrim günlerinde eski bürokratik örgütlenmeyi koruyup işletmeye devam etti. Monarşinin kurum ve kadrolarına dokunulmadı.

Henüz hükümet kurulmadan önce USP’nin sol kanadı ve Spartakistler iktidar sorununu çözmek için işçi ve asker delegelerden oluşan bir meclis çağrısında bulunmuşlardı fakat inisiyatifi paylaşma gönüllüsü olmayan SPD ve USP sağı çoktan bir meclis oluşturmuş ve sol söylemli bir sonuç bildirgesi hazırlamışlardı; adeta Bolşeviklerin kaleminden çıkmış gibi hazırlanan bildirge Almanya’nın sosyalist bir cumhuriyet olduğunu, işçi ve asker konseylerinin iktidarı elinde tuttuğunu ilan ediyordu ve sözleri “Barış devrimin parolasıdır… Rus işçi ve askerlerinin hükümetini kardeşçe selamlıyoruz.”[10] şeklinde bitiriyordu.

Meclisteki bu görüşmelerde söz alan Liebknecht, SPD’li asker ve üyelerin yoğun protestolarına aldırmadan kürsüden uyarısını yaptı: “Bugün devrimin yanında görünen Sosyal Demokratlar, daha düne kadar devrimin düşmanıydılar. Karşı-devrim şimdiden harekete geçti. İlk adımlarını atmaya başladı. Ve şimdiden aramızda kol geziyor.”[11]

“İnsanları kandırmak, kandırıldıklarına ikna etmekten daha kolaydır” demişti birisi. Liebknecht ve diğer sosyalistler sol görünümlü karşı-devrimciliğe angaje olan kitleleri etkileyebilecek zamanları, fırsatları, örgütlenmekte gecikerek kaçırmışlardı. Yine de gerçeklere kör-sağır kesilen yığınlar, SPD’nin maskesinin düşmesiyle birlikte Liebknecht’in uyarılarını hatırlayacaktır. En faşizan koşullarda bile, kitlelerin tepkisini çekmek pahasına da olsa onlara gerçekleri haykırmak bir de bu nedenle kıymetli bir yaklaşımdır, devrimci olan tarzdır.

İşçi ve askerler neticede, egemenliğin dört hafta içinde seçilecek bir parlamentoya devredilmesi önerisine mecliste onay verdiler. Daha dün işçilerin iktidarı almasından korkan burjuvazi, şimdi sözde Marksistlerin ikramı sayesinde iktidar ortağı olmanın hatta tek başına iktidara yerleşmenin fırsatını bulmuştu. Ne ironi ama!

Hükümetin güvenlikçi icraatları
Almanya’nın her yanına yayılmış işçi ve asker konseylerinin yönetimi dağınık, bilinçsiz, disiplinsiz, yeteneksizdi; SPD ve burjuvazinin işine yarayacak kadar kafaları karışıktı. Bazı konseylere burjuvaların veya askerlere şirin görünmeye çalışan monarşist subayların liderlik ettiği bile oluyordu; konseylere başıbozukluk hakimdi.

Açlık ve işsizlik büyük sorundu. Cepheden silahıyla kopup gelen memnuniyetsizler bu sorunu katlıyordu. Bir kısmı Berlin’de Liebknecht’in veya Kızıl Askerler Birliği’nin düzenlediği gösterilere katılıyordu. Fakat bunlar toplamda deneyimli ve ne yaptığını bilen bir örgütsel olgunluktan, merkezi planlamadan uzaktı.

İşin kötüsü, emekçilerin, ihanet iktidarını devirecekleri bir kurmaylığa kavuşamadan karşı-devrimin inisiyatif geliştirmesiydi. Çünkü ülkeyi idare eden, monarşiye minnet besleyip devrime düşman kesilen geleneksel bürokratik yapı, hükümetin üst kademelerinde yerlerini koruyordu. Prusya savaş başkanı General Scheuch da Genelkurmay’ın başındaki Maraşel Hindenberg de görevlerinin başındaydı; ve Ebert! Emekçilerin gerçek iktidarlarına kıl payı yaklaştıklarında ihaneti tercih eden bu kişi başbakan sıfatıyla mareşale disiplinli ordunun yönetimine dokunmama ve Bolşevizmle mücadele edeceği taahhüdünü bizzat vermişti. İhanet sözüne sonuna dek sadık kalacaktı.

Hükümetin en acil ele aldığı konulardan biri, Kızıl Askerler Birliği gibi emekçi yanlısı silahlı grupları etkisizleştirmekti. Cephelerdeki subay ve askerlerden müdahale birlikleri oluşturmayı denediler birkaç defa. Başlangıçta pek tutmayan deneyimleri özensizce yapılıyordu; cepheden dönenlerin bazıları sınırı geçtikten sonra kendi başlarının çaresine bakıyor ya da Kızıl Askerlere katılıyorlardı. Bolşevik propagandanın etkisinde olanlar da vardı. Hükümetin çağrısına uyup müdahale birliğine katılanlar ise yeterince kontrol altında tutulamıyordu. Bunlardan birinde 200 kişilik silahlı güce ulaşıp hükümete darbe yapmaya çalışanlar, Berlin’de Spartakist eyleme saldırıp kan dökenler oldu.

Birkaç olumsuz denemenin ardından hükümet, işine yarayabilecek katliam birliğini oluşturmayı başardı. İmparatorluk dönemi generallerinden Marcher, ordunun dağıtılmasıyla ayrıcalıklarını yitirecek olan, devrimde bir çıkar görmeyen özel eğitimli birlik ve kişilerden “Freikorps” (Gönüllü Birlikler) adı altında bir örgütlenme teklifini Sosyal-Demokrat hükümete sundu. SPD’li bakanlardan Noske’nin hararetle desteklediği bu güç “Noske Muhafızları” adı ile de anılacak ve devrimin kaderinde etkin bir rol oynayacaktı.

Almanya Komünist Partisi (KPD)’nin kuruluşu
Karşı-devrimci güçlerin emekçi eylemlerine müdahaleleri, çatışmalar; hükümetin devrimi gericiliğe teslim edişi kitlesel tepkilere, protestolara yol açıyordu. Bunlar çoğunlukla siyasal perspektiften yoksun, hükümetin beklentileri karşılamayan adımlarına karşı öfkeyle harekete geçen dağınık kalabalıklardı. Rüzgâr yarattıkları kadar, rüzgârdan da etkileniyorlardı. Örgütsüzlük en büyük zaaflarıydı. Spartakistler ve Bolşeviklerle bağlantılı “Uluslararası Komünistler” kitlelerin tepkiselliği ile ortaklaşsalar da nicel ve nitel yetersizlikleri nedeniyle bunları yönlendiremiyorlardı. Zaten bütün ülkede toplam sayıları 5 bini bulmuyordu; belirgin bir stratejiden, net bir devrim programından, örgütsel bütünlükten de yoksunlardı. Nicel ve nitel gelişimleri devrimin hızına yetişemeyecek kadar yavaştı.

1918 yılı Aralık ayı sonlarında Spartakistler ve Uluslararası Komünistler üç gün süren kuruluş kongresi ile devrimci öncülüğün eksikliğini gidermek üzere birleşme kararı aldılar. Almanya Komünist Partisi (KPD), devrimsel koşulların dışsal basıncıyla komünistlerin bir araya geldiği adres oldu. (Yine de KPD uzun süre “Spartakistler” adıyla anılmaya devam etti.)

Rosa’nın görüşlerinin baskın çıktığı program kimi itirazlara rağmen kongre tarafından kabul edildi. İktidarın ele geçirilmesi süreci için Rosa uzun bir vade öngörüyordu: “Tarih, bizim devrimimizi, merkezdeki resmi hükümetin devrilerek eski hükümet üyeleri yerine birkaç düzine bireyin atanmasının yeterli olduğu burjuva devrimleri gibi kolay başarılan bir devrim kılmayacaktır. Biz, aşağıdan, temelden başlamak zorundayız… Tek tek işverenlerin kendi ücretli köleleriyle yüz yüze geldiği, politik sınıf egemenliğinin yürütme organlarının bu egemenliğin nesnesi olan kitlelerle karşı karşıya bulunduğu bu temelde, iktidar araçlarını adım adım egemenlerin elinden alıp bunları kendi elimizde toplamalıyız.”[12]

Devrim, Rosa’nın tahayyülündeki gibi öncünün mutlak kontrolünde, dışarıdan hiçbir belirlenime maruz kalmadan yürünen düz bir yol mudur? Mekanik kavrayışın gerçeklere uymadığını hayat çok acı bir şekilde gösterecekti.

Parlamenter yolla iktidarın elde edilemeyeceğini biliyorlardı fakat legal siyasetin olanaklarından, seçimlerden, ulusal meclisten, sendikal çalışmalardan alabildiğine yararlanmayı da programlarına koymuşlardı. Sendikalardan çıkma önerileri ise Rosa tarafından tepkiyle karşılanmıştı. İşçiler akın akın sendikalarda örgütlenirken onları işbirlikçi sosyal-demokrasiye teslim etmek olmazdı.

Birleşmenin yarattığı coşkun ve moralli atmosfere karşın partinin niteliğine dair gözlemler başka bir şey söylüyordu. Dikkat çekici gözlemlerden iki örnek; ilki, çok yakında KPD lideri olacak Paul Levi’den: “Berlin devrim havasına girmişti. Herkes, kentin çok yakın bir gelecekte yeni kitlesel gösterilere, yeni eylemlere sahne olacağı beklentisindeydi. Sadece eylemlerin ve devrimci coşkunun militanlaştırdığı, eylemden başka bir şey düşünmeyen örgütsüz kitleleri temsil eden delegeler, kısa süre sonra yaşanacağı açıkça görülen yeni eylemlerin zaferle değil, devrimci eylemlerin ciddi bir yara almasına neden olabileceğini göremiyorlardı. Durumun kötüleşmesi durumunda kendilerine hareket alanı kazandıracak bir taktik geliştirme fikri, akıllarının ucundan bile geçmiyordu.”[13]

İkinci gözlem, Bolşevik temsilci Karl Radek’ten: “Kongre, partinin olgunluktan uzak ve deneyimsiz olduğunu açık biçimde gösterdi… Kurduğumuz şeyin gerçek bir parti olduğu duygusunu yaşayamadım.”[14]

Birleşme, Berlin’deki en militan ve etkili işçi önderlerinin partiye örgütlenmesiyle kitle derinliği kazanıp taçlanabilirdi. Ancak müzakerelerde gerilimler yaşandı. İşçi önderlerinin partiden “Spartakistlerin darbeci geleneğini reddettiklerini ilan etme” talebinde bulunması; parti temsilcisi Liebknecht’in de bu sözlere “karşı-devrimcilerin ağzı ile konuşmak” şeklinde tepki göstermesi müzakereleri kopardı. İşçi önderlerinin kabul edilemez sözleri ve talebi bir yana Liebknecht’in duygularına hâkim olması, itirazlarını daha uygun bir dil ile, tepkinin kişiselleşmesine, iplerin kopmasına müsaade etmeden ifade edebilmesi gerekirdi. KPD ilerleyen günlerde bu işçi önderlerinin ikna edilememiş olmasının handikabını yaşayacaktı.

Berlin’de Spartakist günler
USP’nin çok geçmeden desteğini çektiği SPD’li Ebert-Scheidemann hükümeti iktidarda olsa da henüz gerçek anlamda bir hegemonya kurmaya yaklaşmış bile değildi. Emekçilerin etkinliği hissedilir düzeyde artıyor, sol güçleniyordu.

Hükümet tehlikenin büyümesini önlemek, devrimci inisiyatifi kırmak için hazırladığı bir komplonun ilk hamlesini 4 Ocak 1919’da devreye soktu. Berlin’in işçi ve asker konseylerini tanıyan halkçı polis şefi Emil Eichhorn’u görevden aldı.

Bu hamleyle hükümetin amaçladığı şey, hazırlıksız olan devrimci güçleri erken bir tepkiye zorlamak ve saldırı için bekleyen Freikorps’u devreye sokarak fiili bir askeri yönetimle kontrolü ele geçirmekti.

Eichhorn karara tepki gösterdi. Berlin emekçilerinin kararıyla görevde olduğunu ve kendisini yalnızca onların görevden alabileceğini söyledi. Kitleler de karara karşı çıktı.

Polis şefi USP’liydi. USP hızlı davranarak Eichhorn’un kendilerine rağmen görevden alınmasına ortak tavır sergilemek için KPD yetkilileri ve öncü işçilerle bir araya geldi. Toplantıda, vakit yitirmeksizin düzenlenmek üzere barışçıl bir gösteri yapma kararı alındı.

Ertesi gün yüzbinlerce emekçinin katıldığı görkemli bir protesto gerçekleşti, Berlin ayağa kalkmıştı. Fakat barışçıl olması kararlaştırılan gösteri kontrolden çıkarıldı. Hükümete ait Vorwarts gazetesi ve birçok kurum işgal edildi. Hükümetin yıkılması talepleri sloganlaştı. (Çok sonraları bu kontrol dışılığın hükümet güçlerince tezgahlanan komplonun bir parçası olduğu, kitlelerin arasına provokatörlerin yerleştirildiği ortaya çıkacaktı.)

Spartakistler böylesi kontrolsüz taşkınlıkları istemiyordu. Ayrıca hükümeti yıkmaya dönük sloganların dillendirilmesi için de henüz erkendi. Sözde işçi hükümetinden beklentileri daha ziyade Eichhorn’un görevine iadesi, karşı-devrimci güçlerin silahsızlandırılması ve emekçilerin silahlandırılmaları yönündeydi.

Rosa, ellerindeki yetersiz güçle sadece Berlin’de, o da çok kısa süreliğine ve tarihsel açıdan pek önemi olmayacak bir komün kurulabileceğini, dolayısıyla günün talebinin karşı devrimci saldırıları püskürtmek, ilerisi için stratejik avantajlar kazanabilmek üzerine kurulması gerektiğini savunuyordu.

“Bir liderin savaş sırasında sağduyulu olması, güçler dengesini saat başı değişen koşulların ardında gizlenmiş gerçek durumu görebilme yeteneğine sahip bulunması gerekir. Rosa Luxemburg ve Leo Jogiches bu yeteneğe sahiplerdi. Ancak geliştirdikleri taktikleri işçi sınıfına taşıyabilecek güçte bir partiden yoksunlardı. Sahip oldukları şey böyle bir parti örgütü yerine, belli bir anda işçilerin kulak verebilecekleri kadar iyi tanınan sınırlı sayıda bireyler topluluğu idi. Ne var ki, bunların arasında işçiler tarafından en çok tanınan isim olan Liebknecht, kararlı bir iradeden yoksundu. Olayların akışıyla kolayca sürükleniyor, liderliğin kararlarını çabucak unutuveriyordu. Seçimleri konu alan parti konferansında itiraf ettiği gibi, gece yatağa belli bir fikre sahip olarak gidiyor, sabah bir başka fikre sahip olarak uyanıyordu.”[15]

KPD’nin henüz merkezi disiplini olgunlaştıramamasının ve Liebknecht’in bahsi geçen istikrarlı düşünce yapısından yoksunluğunun handikabı, kaynayan Berlin günlerine damgasını vurdu. USP’nin sol kanadından Georg Ledebour 5 Ocak’taki görkemli protesto eylemlerinin de etkisiyle aynı gün Liebknecht ve işyeri temsilcileriyle bir araya geldi. Kitlelerin aşağıdan gelen basıncına da güvenerek Ebert-Scheidemann hükümetini devirme teklifini onlara iletti. Teklif kabul edildi ve Birleşik Devrimci Komite’yi kurarak ertesi gün için genel grev ve kitlesel gösteri çağrısı yapan bir bildiri hazırladılar. Bildiri “Devrimci proletaryanın iktidarı için mücadeleye katıl! Kahrolsun Ebert- Scheidemann hükümeti!” ifadeleriyle sonlanıyordu. Fevri şekilde alınan bu inisiyatif, USP ve KPD merkezlerinden habersizce ve “bekleme ve hazırlık yapma” konseptine aykırı şekilde geliştirildi.

Fakat ok yaydan çıkmıştı; çağrı yanıtsız kalmadı. 6 Ocak günü ikinci kitlesel gösteriyle Berlin sarsılıyordu. SPD hükümetini ürküten bir kalabalık, coşku ve öfke ile alanları, caddeleri doldurmuş, kimi yerleri işgal etmişti bile. Noske, Savunma Bakanlığı’nı başka bir yere taşımak zorunda kalmıştı. Ayaklananlar tüm kent merkezine hakimdi. Ancak coşkun hava bir süre sonra tersine dönmeye başladı.

Ayaklanmayı örgütleyen komite, merkezi bir örgüt gibi hareket edemiyordu. Sayıca kalabalık olunmasına karşın ayaklanmayı sevk ve idare edebilecek, planlama doğrultusunda örgütlenmeyi yönlendirebilecek olgunluk ve kabiliyetten uzaktı. Doğrusu net, kapsamlı ve olasılıkları hesaplanmış bir planlamadan da söz edilemezdi. Bu, komitenin kendi arasında yürüttüğü sonuçsuz tartışma ve müzakerelerden belliydi. Ne yapmaları gerektiği konusunda yapılan tartışmalar bir noktadan sonra ayaklanan kitleyi eylemsiz kılmıştı. Dışarıda harekete geçmek için sabırsızlanan, bir kısmı silahlı 200 bin kişilik gösterici topluluğu sonunda tartışmalardan bir şey çıkmayacağı düşüncesiyle dağılmaya başladı. Tartışmalar ertesi gün de sürdü…

Hükümet komitenin kafa karışıklığından ve içine düştüğü belirsizlikten faydalanarak mevcut devrimci atmosferi kendi çıkarlarına uygun şekilde çarpıtma yoluna gitti. Kitlelere seslenirken kaostan ve “Spartakist haydutluk”tan bahsetti; bir günah keçisi yarattı. Kalkışmanın sosyal-demokrat birliği bozduğunu, açlık ve yoksulluğu derinleştiren bir başıbozukluğa yol açtığını propaganda etti. Böylece karmaşa ve problemlerin sorumlusu olarak bizzat solun kendisi görülmeye başlandı. Bir süre öncesine kadar hükümete cephe almaya başlayan bazı işçi ve asker kesimleri hükümeti destekleyen ve devrimcilerin çalışmalarını engelleyen tutumlar geliştirmeye başladılar. Ledebour’un çıkışından habersiz ve rahatsız olan USP merkezi de bocaladı ve en kritik anda tekrar hükümetle uzlaşma arayışlarına girdi.

Rosa da öfkeliydi. Liebknecht’in, kısa süre önce kongrede birlikte aldıkları kararları hiçe sayarak merkezden bağımsız hareket etmesine tepki gösterdi. Bir yerde Liebknecht’e: “Bunu nasıl yaparsın Karl? Programımıza ne oldu?”[16] diye sitemde bulunduğu söylenir.

Rosa rüzgârın tersten esmeye başladığının farkındaydı. Hükümeti devirmeyi hedefleyen bir isyan henüz planda yoktu ama geri dönülmez bir yola girilmişti bir kere. Rosa bunu durdurmak yerine hükümetten gelecek saldırıları püskürtmenin çağrısını yaptı ayaklanmanın öznelerine. Fakat ne yazık ki Spartakistler bu çağrıyı etkili kılamayacak ve kararlı bir direniş örgütleyemeyecek kadar küçüktüler.

Hükümet ayaklananların tereddütlerini, örgütsüzlüğünü iyi kullandı. Devrimcilerin burnunun dibinde, Berlin merkezinde oluşturduğu silahlı karşı-devrim birliklerini harekete geçirdi.

Aslında ayaklananlar 5 bin kişilik Freikorps sürüleriyle başa çıkabilecek niceliğe ve silah gücüne sahipti. Fakat bunları doğru şekilde yönetecek bir komuta mekanizmasının olmaması, gücün varlığını önemsizleştirmişti.

Tersine, hükümet güçleri ise sayısal yetersizliklerine rağmen kararlı ve organizeydi. Harekete geçtikten sonra parlamento binası dahil kritik yerlerde kontrolü ele geçirdiler. Monarşi yanlısı eski polislerin de dahil olduğu kıyıcı bir yönelimle katliamlara girişik Spartakist avına çıktılar.

Katliamlar burjuva basında kahramanlık hamasetiyle pazarlanırken, yaşananlar tamamen Spartakistlerin üzerine yıkılıyordu. Spartakistlere karşı olan kesimlerin saldırgan basıncı, genelin üzerinde hakimiyet kurdu. Sonunda tarih 15 Ocak’ı gösterdiğinde Freikorps katilleri Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’i tutsak aldı. Her ikisi de şehirden ayrılmaları gerektiği uyarılarını dinlememiş, direnişçileri yalnız bırakamayacaklarını belirterek şehirde kalmışlardı. Hükümet güçleri her ikisini de katletti. Burjuva basın Liebknecht’in kaçarken vurulduğu, Rosa’nın ise halk tarafından linç edildiği yalanını uydurdu.

Karşı-devrimci hükümetin öngördüğü provokasyon şimdilik tutmuştu. Hükümet 5 yıl boyunca isyanlarla uğraşacaktı, fakat iktidarı yitirmenin eşiğinden dönmüştü. Devrimciler ise çok değerli önderlerini ve yoldaşlarını kaybetmişlerdi.

Diğer şehirler ve iç savaş
Spartakist lider ve aktivistlerin bazıları, direnişçi işçiler ve bazı muhalifler katledildikten, bir kısmı da tutuklandıktan hemen sonra genel seçimler yapıldı. Ayaklanmanın bastırılmasının ve Spartakistlerin düşmanlaştırılmasının yarattığı gerilim atmosferi sayesinde SPD, 30 milyon oyun 11,5 milyonunu almayı başardı; Kasım Devrimi günlerinde ortalıktan sıvışan, kabuslar yaşayan burjuvazi ile ittifak kurdu. Hükümete kendilerini kullandırmakta çok hevesliydiler.

Zaferin rüzgârı ile Savaş Bakanı Noske 19 Ocak’ta bir kararname yayınladı. Kasım Devrimi’nin kıvılcımını çakan muhalif askerlerin oluşturduğu Asker Konseyleri’nin tüm yetkililerinin geri alındığını, bunların, eski sisteme sadık subaylara devredildiğini bildirdi. Devrimin kazanımlarının gaspına, hukuki çerçeve uydurulmuş oldu. (Ne kadar da tanıdık hamleler; sanki güncelde tanık olduklarımız yaşanmış!)

Kararnamenin ardından Freikorps birlikleri kanlı postallarıyla Berlin’den çıkarak sıradaki katliamlara gönderildi. Çünkü ayaklanmalar Berlin ile sınırlı değildi.

Freikorps önce KPD’nin daha etkin ve örgütlü olduğu ve işçi-asker konseylerinin Sosyalist Cumhuriyeti ilan ettiği Bremen’e yöneldi.

Bu hamleye karşı, ülkenin kuzeybatı şehirlerinin konseyleri (Hamburg dahil), Bremen’in Freikorps’a karşı ortaklaşa savunulması kararını aldılar. Direnişçiler net ve kararlıydı. Düşman birlikleri 3 Şubat’ta şehre girdi; yoğun çatışmalar, büyük direnişler yaşandı. Lakin sonunda Freikorps, ağır bir bedel ödese de kentin kontrolünü ele geçirdi. Bunda, destek sözü vermesine rağmen sözünde durmayıp beklentileri boşa çıkaran Hamburglu Sosyal-Demokrat yönetimin de payı vardı.

Direnişin şiddetle bastırılmasının ardından Freikorps, ülkenin batı sınırındaki Ruhr bölgesine yürüdü. Burada SPD, USP ve KDP birlikte hareket ediyordu; iktidarı almaktan ziyade, yaygın olan maden sahalarının kamulaştırılması, çalışma saatlerinin kısaltılması, maaşların iyileştirilmesi talepleri dolayısıyla greve çıkıyor, gösteriler düzenliyorlardı. Hükümet, başlangıçta taleplerin makul olduğu ve parlamentoda kamulaştırma için yasal dayanak hazırlığına girişileceği güvencesi verdi direnişçilere. Aslında gerçek amacı zaman kazanmaktı. Çünkü Freikorps Berlin’i ve Bremen’i hizaya getirmeden aynı anda Ruhr ile de savaşacak güçte değildi. Bu yüzden Bremen’de kontrolü sağlayana dek hükümet Ruhr muhaliflerini oyalamaya çalıştı.

İşler hükümetin planladığı gibi yürüyünce Freikorps Ruhr’a saldırdı. Tahmin edileceği üzere geride bir kan gölü bırakarak Şubat sonunda ayaklanmayı bastırdı.

Sırada Orta Almanya vardı. Burası KPD’nin en örgütsüz olduğu yerlerdendi. SPD ve USP’nin etkin olduğu fabrika ve madenler bölgesinde Ruhr’daki gibi kamulaştırma talebiyle grevler yapılıyordu. Bölge, stratejik konumuyla Berlin’i ülkenin geri kalanından ayırıyordu; grevler hükümetin diğer bölgelerle iletişimini kopardığı gibi Berlin’e enerji sevkiyatını da durdurmuştu. Hükümet sol bir jargonla hazırladığı kamulaştırma programıyla grevleri etkisizleştirmeye, işçileri bir şekilde bölmeye, onlarda tereddütler yaratmaya çalışırken bir yandan da takviye alarak sayısını arttıran ve teçhizatlandırılan Freikorps birliklerini harekete geçiriyordu.

1 Mart’ta Freikorps en kritik olan Leuna’ya girdi. İşçi konseyi böylece kırılma yaşadı; bir direniş için koşulların elverişli olmadığı değerlendirmesini yaptı. Fakat şehrin güvenliğinin sorumluluğunu üstlenen komünistler Freikorps’un vahşi ve hoyrat uygulamalarına direnince çatışmalar, ölümler yaşandı.

Bu saldırganlığın yanında hükümetin ayak oyunları da etkili oldu; özellikle USP üzerinde… Fabrika konseyleri için yasal düzenlemeye gidileceği sözü USP’ye “kazanım” gibi gelmişti. 6 Mart’ta tüm grevleri bitirdiler. Oysa hükümetin izin verdiği fabrika konseyleri yasası işçilerin hareketlerini kısıtlayıp patronları yetkilendirmek dışında bir şey getirmedi. Neticede yine hükümet istediği sonucu aldı. Emekçiler politika satrancının ayak oyunları ile başa çıkabilecek önderlik aklı ve yapılanmasına sahip olmamanın cezasını çekmeye devam ediyordu.

Orta Almanya’da da hedefine ulaşan hükümet, ülke genelindeki direnişlere destek çağrıları yapan, yeniden grev ve protestolarla çalkalanan Berlin’e yönlendirdi Freikorps’u, yeniden…

Freikorps iliğine kadar sağcı bir askeri yapılanmaydı. Müdahalede bulunduğu yerlerde SPD’nin oluşturduğu hükümet yanlısı askeri yapılanmaları da aşağılayan, ezen bir tarzı vardı. Bu nedenle sadece işlediği cinayetler nedeniyle işçiler tarafından sevilmiyor değildi, SPD’nin askeri birlikleri de onlardan haz etmiyordu. Bu duygu, Berlin gibi önemli işçi kentlerinde direnişlerin etkinliğini doğrudan arttırıyordu.

Öte yandan Freikorps, yıkıp geçtiği direnişlerin ardından burjuva propaganda sayesinde kahramanlaştırılıyor ve açlık, işsizlikle boğuşanları, savaş tecrübesi olanları kendine çekiyordu. Böylece zaman geçtikçe sayıları 5 binden 10 bine, 30 bine yükseldi.

Yeniden Berlin’e dönecek olursak; Karl ve Rosa’nın katledilişini protesto eylemlerini USP düzenledi. Yapılan grev çağrısına o güne dek görülen en kalabalık kitle yanıt vermişti. Ruhr ve Orta Almanya’daki grevler de Berlin emekçilerinin yeniden hareketlenmesini sağlamıştı. Freikorps buradaki eylemci ruhu altı haftalık işgal ve katliam gösterisine rağmen söndürememişti.

4 Mart’ta genel grev kararı alınmıştı. İşçi konseylerinin tanınması, siyasi tutsakların özgürlüğü, işçi muhafız alayı kurulması, Freikorps’un dağıtılması talepleri öne sürülmüştü. Grev şehirdeki sanayi üretimini, iletişimi, taşıma hizmetlerini, her şeyi felce uğrattı; Ocak günlerindeki grevlerden çok daha etkiliydi.

KPD bu grevlere Ocak ayında yaşananların etkisiyle ve hain sosyal demokratlara tepki vermek amacıyla daha mesafeli yaklaştı. Hükümetin işçi düşmanlığını ve katliamcılığını teşhir etmekle yetinip fabrikalarda beklemeyi ve provokasyonlara kapılmamayı salık verdi.

Berlin’in ayağa kalktığı bu günlerde, şehrin kontrolünü elinde tutmak isteyen hükümete bağlı polis güçleri ile sosyal demokrat muhalefete yakın askeri birlikler arasında çatışmalar yaşandı. İşçiler silahlandırıldı. Hükümet Freikorps’un saldırına bahane sağlamak için yağmalama olaylarını tezgahladı. 5 ve 6 Mart tarihlerinde en yoğun çatışmalar yaşandı. Bu çatışmalarda KPD geride durdu, “iktidardakilerin kendi aralarındaki egemenlik savaşı” diye tanımladı olayları. Açıktır ki bu tamamen apolitik, aşırı titiz ve çekimser bir konumlanıştı. KPD, Ocak günlerinde Freikorps karşısında yalnız bırakılışından yanlış sonuçlar çıkarmıştı. Politikadaki aktörlerin ihanetlerine ya da güven zedeleyici tutumlarına istinaden onların emekçi tabanlarına, ezilen yığınlara sırtını dönemez Marksistler…

Grevlere tabanın basıncıyla ve gönülsüzce destek veren sosyal demokrat sendika liderleri, yağma olaylarını ve çatışmaları bahane ederek grevleri bitirdi.

Fakat hükümet, muhaliflerin anlaşmazlıklarını ve birliği konumlamayışlarını fırsata çevirip nihai darbe için uçakların, topların kullanıldığı bir bombardıman ile yerleşim yerlerine saldırdı. Freikorps birlikleri polislerle beraber evlere girdi, silah bulunduran pek çok insanı kurşuna dizdiler. Kısa süren direniş günleri 9 Mart’ta sona erdiğinde geride katledilmiş 2 bin kişi 20 bin kadar yaralı tespit edilmişti. Savaş bakanı Noske ve hükümet yanlısı basın yine Spartakistleri (ki bu çatışmalara katılmamışlardı) gerekçe gösterdi bu katliam için. Güya Spartakistler bir karakola saldırıp 70 kadar polisi öldürmüştü! (Benzer yalanlar günümüz katliamları için de gerekçe yapılmıyor mu?) Noske bir kararname çıkararak hükümete karşı silah çeken herkesin öldürüleceğini duyurdu. Zaten yaptığı şeyi ilan etmekten başka bir şey değildi bu. Sözünde durdu; Spartakistlerin en deneyimli liderlerinden Leo Jogiches’i ve hatta hükümete kurşun sıkmamış bir grup muhalif askeri bile bir komployla katlettirdi.

Freikorps gezici bir güçtü. Her bölgeyi aynı anda kontrol altına alıp diğer direnişlerden izole edecek güçten yoksundu. Geliyor, yıkıyor, katlediyor ve çıkıyordu. Arkalarında hükümet adına egemenliği yeniden tesis edecek veya koruyacak bir güç yerine öfkeleri tavan yapan emekçi yığınları bıraktıkları için direnişleri mutlak şekilde dağıtıp kıramıyorlardı. Muhalifler Freikorps’un ayrılışının ardından yeniden komiteler kurup grev ve eyleme geçiyordu. Bu durum Ruhr bölgesinde de tekrar etti. Hükümet Berlin’e odaklandığında 6 saatlik iş günü ve kamulaştırma talepleriyle greve çıktılar; oyalandıklarını anlamak onları öfkelendirmişti. SPD’ye bağlı sendikalara güvenleri azaldığından çoğunluğu USP ve KPD çizgisine yaklaşıyordu.

Nisan’da Freikorps yeniden Ruhr’daki grevlere saldırdı; direnişler, katliam ve tutuklamalar tekrar yaşandı. Fakat bu durum grevleri daha da büyüttü. Hükümet, çalışma saatlerinin düşürülmesi talebini “7 saat” olması koşuluyla kabul edeceğini, aksi halde direnişlerin en sert şekilde cezalandırılacağını söyledi. Bu yaklaşım direnişi böldü, greve katılımı düşürdü. Nisan sonuna gelindiğinde grevdeki işçilere baskı arttı; katliam ve tutuklamalarla grevler bastırıldı.

Grev, direniş, katliam, tutuklama döngüsü yıl boyunca devam etti. Leipzig’de, Chemnitz’de, Gotha’da, Hamburg’da ve Almanya’nın dört bir yanında şiddetli çatışmalar yaşandı. Bu süreçteki en belirgin gelişmelerden biri SPD’ye olan kitle desteğinin bir yandan USP ve KPD’ye kayması bir yandan da direnişçi SPD ve USP’lileri daha fazla direnişçi tutumlara sevk etmesiydi. Egemenlerin baskıları, bu dönemde sindirmek yerine kitleleri radikalleştiriyordu. Devrimci önderlikten yoksun kitleler bile, bir kez harekete geçtikten sonra karşılarındaki gücün zayıf, mağlup edilebilir olduğunu içten içe anladıklarında, ondan gelecek teröre boyun eğmekten ziyade hakarete uğrayan bireylerin isyan duygusunu kuşanarak “el yükseltir, rest çeker.” Her ne talep ediyorsa bunu öncekilerden daha şiddetli bir pratikle açığa vurur. Ancak bu “radikal” düzey ilanihaye aynı kalmaz. Nitelikli bir çerçeve ve programa, buna rehberlik edecek bir önderliğe kavuşmazsa karşıt güçlere toparlanma fırsatı tanır ve sonunda bastırılır yahut belirsizlikler yüzünden radikalleşme, onun kendi enerjisini zamanla tüketmesine yol açar.

Bavyera Sovyet Cumhuriyeti
Buradaki sıra dışı deneyimi paylaşmalıyız ama önce kısaca Bavyera’nın özgürlüğünden bahsetmeli: Başkenti Münih olan bu güney eyaleti Alman İmparatorluğu içerisinde “seperatist” olarak anılan, ayrıcalıklı, özerk bir geleneğe sahipti. Diğerlerinin aksine Katolik mezhebinin oldukça güçlü olduğu muhafazakâr bir eyaletti; dini önderler çok etkiliydi. Köylü ağırlıklı bir toplumdu. Dışarıdan, özellikle kuzeydeki şehirlerden direniş gelenekleri ile birlikte gelen 6 bin kadar “Krupp fabrikaları” işçisi, Bavyera’nın emekçi kitlelerini büyük oranda etkiliyordu.

Bavyera’da en çok öne çıkan figürlerden olan edebiyatçı Kurt Eisner 1.EPS’nin başlangıcında savaşı destekleyen bir SPD’liydi; savaş uzadıkça barış politikalarına dönüş yapanlara katıldı. Kasım Devrimi öncesinde düzenlediği barış yanlısı eylemleri oldukça kalabalık geçiyordu. Bu aslında onun bireysel çabalarından ziyade savaşın halk üzerindeki yıkıcı etkisinin eseriydi. Ancak popüler kişiliği onun öne çıkmasına yardımcı oldu ve SPD’liler bile savaş yanlısı merkezi tutum almalarına karşın ona destek vermemezlik edemiyorlardı.

Kasım Devrimi’yle beraber herhangi bir dirençle karşılaşmadan Münih’te Bavyera Özgün Devleti’ni ilan ettiler. Eisner hevesli olmasına ve başbakan seçilmesine karşın bir hükümet kuramayacak denli acemi; kararlarında tereddütler yaşayacak kadar tutarsız, gelgitleri olan bir kişilikti; işçilerin talepleri ile SPD’lilerin beklentilerinin arasında bocalıyordu. Üstünden gelemeyeceğini anlaması uzun sürmedi. İstifasını vermeye niyetlenmişti ama bunu yapmaya çalıştığı gün 21 Şubat 1919’da sağcıların suikastına kurban gitti.

Bunun intikamını almak isteyen bir grup öfkeli işçi milletvekillerinin toplantıda olduğu yerel parlamentoyu bastı ve SPD’nin sağ kanadından bir vekili öldürdüler. Bavyera merkez konseyi harekete geçip otorite boşluğunu önlemek amacıyla idari kararlar almaya çalışsa da çoğunluktaki SPD sağının taş koyması nedeniyle öneriler reddedildi. Bavyera bir süre hükümetsizlik içinde gitti geldi.

Eyaletin savaş bakanı “sağcı sosyal-demokrat” (o da nasıl oluyorsa! “tahta taş” ya da “plastik demir” gibi oksimoron bir ifadeye benziyor “sağcı sosyal-demokrat” kavramı!) Schneppenhorst, inisiyatifin yitirilmek üzere olduğunu görünce kendi güdümünde bir Sovyet Cumhuriyeti kurulması için SPD, USP ve KPD’nin temsilcilerini ağırlayıp hükümet krizine son verecek bir plan önerdi. KPD’nin Berlin’den gönderip yetkilendirdiği komünist devrimci Eugen Levine toplantıda Bakan Schneppenhorst’un planını ifşa ederek ona karşı çıktı. Birtakım taahhütlerle, devrimin emekçilerden ve eylemlerden yalıtık biçimde, masa başında kurulamayacağını söyledi: “Bir Sovyet cumhuriyetinin ilanı bir konferans masası etrafında kararlaştırılamaz. Böyle bir cumhuriyet ancak muzaffer bir proletaryanın mücadelesinden sonra kurulabilir. Münih proletaryası, iktidar mücadelesine girmeye henüz hazır değil.”[17]

Levine, sosyal-demokratların ihanetini deneyimlemişti; hükümetin bu masa başı hesaplarla komplo kurduğunu, SPD’nin ilk fırsatta kendilerini satacaklarını, USP’nin kararsız kalıp sonunda korkusuna teslim olacağını ve geri adım atacağını, bedel ödeyenin ise yine komünistler olacağını hatırlattı.

Fakat uyarıları sonuç vermedi ve 7 Nisan 1919’da Bavyera Sovyet Cumhuriyeti ilan edildi. Komünistler bununla “sözde Sovyetler” diyerek alay ediyordu. Zaten çok geçmeden, duyurusu yapılan şeyin içinin boş olduğu, bir taktik gereği yapılan bir manevra olduğu ortaya çıktı. Hükümetin görev tanımları ve atamaları kâğıt üstündeydi. Fiiliyatta eski sömürü sistemi işliyor, işçiler patronlara hizmet ediyor, monarşinin kurduğu eski bürokrasi burjuvazinin çarklarını döndürüyordu. Bavyera Sovyetleri’nin kuruluşuna önderlik eden sahtekârlar aslında Freikorps birliklerinin müdahalesine imkân yaratmaya çalışıyorlardı. Bundan zarar göreceklerini hesap ettiklerinde Münih merkezinin dışına çıktılar, kaçtılar…

SPD, USP ve bir kısım anarşistin her şeyi ellerine yüzlerine bulaştırmasıyla yönetim sıkıntısı açığa çıktı; kitleler Levine’den sovyetlerin başına geçmesini istedi. Levine, genel vaziyetin pek parlak ve umutlu görünmemesine karşın teklifi kabul etti. İlk iş olarak emekçilere, kendi içlerinden mücadeleyi doğru yönetecek, güvenilir, zeki, çalışkan ve cesur temsilciler seçmelerini söyledi. Silahlanmaları ve saldırı hazırlığındaki hükümet güçlerine karşı şehri savunmaları gerekiyordu.

Levine ile İkinci Bavyera Sovyetleri ilkinde olmayan organizasyona ve akla sahipti. Hükümetleri, fabrikalarda yeni seçilmiş işçi konseylerine dayanıyordu. 20 bin kadar silahın dağıtıldığı işçilerden oluşma güvenlik gücü kuruldu; burjuvazinin silahtan arındırılması talimatı verildi. Savaş bakanlığı kuşatılınca ve burjuvazi dahil, karşı devrimin yerel güçleri yeni hükümetin ciddiyetini anlayınca silahlarını bir çırpıda teslim etme yarışına girdiler. Buna istinaden Levine: “Bu, burjuvazinin yeni hükümete duyduğu güvenin göstergesidir.”[18] diyerek ironi yapıyordu.

Genel grev çağrısı ile hayat duruyordu. Emekçiler Münih’e tamamen hakimdi. Direnişlerde yer almış bir deniz subayı komutasında yaklaşık 15 bin kişilik bir Kızıl Ordu kuruldu. Konseyler banka, haberleşme, basın dahil her kuruma hakimdi.

Ancak, imkânları kısıtlı olan Münih merkezi hükümet tarafından sıkı bir izolasyona tabi tutulmuş, kuşatılmıştı. Bu çok hayati bir sıkıntıydı. Keza bir yandan da sosyal-demokrat basının yalanları Münih’in komünistlerce kan gölüne döndürüldüğünü uydurarak Freikorps müdahalesine zemin hazırlıyordu.

Henüz 1 ay bile geçmeden yalıtılmışlık ve kuşatma nedeniyle açlık İkinci Bavyera Sovyet Cumhuriyeti’ni olumsuz etkiledi. Zor durumda kaldıklarında “komünistler başa geçsin” diye çağrı yapanlar şimdiki sıkıntıların nedeni olarak komünistleri sorumlu tutuyordu. Günler ilerledikçe ve kuşatmanın basıncı arttıkça ortaya atılan yalanlar da büyüyordu. Güya komünistler içi para dolu bir uçakla Münih’ten ayrılma, paçayı sıyırma planı yapıyordu; Ruslar, yabancılar, Yahudiler de bu işin içindeydiler…

İdeolojik bakışı edinememiş yığınlar böylesine meşakkatli durumlarla başa çıkamadıklarında nesnel gerçekliklere değil, günah keçilerine odaklanır. Onları taşlamak daha kolaydır. Bavyera’da da olan buydu.

Levine, konsey cumhuriyetinin son bulması müzakereleri için SPD’lilerle görüşmelere hazır olduğunu söyledi; moraller hayli bozulmuştu. Fakat merkezi hükümet bu “zayıflık” belirtisini fırsat olarak gördü. Noske, 30 bin Freikorps askerini harekete geçirdi. 1 Mayıs 1919’da Münih’e girdiler. Hükümetin çalışamaz halde olmasına karşın yine de direniş komiteleri kendi üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmekte kararlıydı; koyun gibi boğazlanmaktansa düşmana bedel ödeterek ölmeyi seçtiler. 600’den fazla insan çatışmalarda hayatını kaybetti. Ardından ağır bir baskı ve şiddet dönemi geldi. Tutuklananlar oldu; Levine de aralarındaydı.

Tarih boyunca, güncelde de olan çoğu zaman budur. Egemenler silahlı zor yoluyla, katliamlarla mücadele sahasını enkaza çevirmeyi başarmışsa, bunun peşinden, hegemonyanın tesisi için sıkı-yönetimlerle, hapis cezaları ve yasaklarla yoğunlaştırılmış bir baskı rejimi kurarlar. Direnenlerin yüreğinde kalan umut kırıntılarını (ki umut hiç tükenmez) da enkaz ile birlikte gömmeye çalışırlar. Fakat umut her zaman için kendine filizlenecek bir alan yaratma inadını sergilemiştir.

Tutuklanan Levine mahkemede güçlü bir savunma yaptı: “Sosyal-Demokratlar başlatıyorlar, ardından kaçıyorlar ve bize ediyorlar; Bağımsızlar (yani USP) gelip yanımızda yer alıyorlar, sonra bizi yarı yolda bırakıp gidiyorlar ve duvar dibinde kurşuna dizilenler hep komünistler oluyor. Biz komünistler, her an ölümle iç içe yaşayan insanlarız. Bunun çok iyi farkındayım.”[19]

Levine kurşuna dizildi. Tüm bu yaşananlara tanık olanlar ve Levine’i tanıyanlar bir daha SPD’ye dönmediler…

Levine, başına gelecekleri öngörmüştü; devrimin boğulacağı ihtimalini ciddiye alıyordu. Ancak bir yandan da civardaki ayaklanmalardan hareketle, kurdukları hükümetin ayakta kalabileceğini de düşünüyordu. Çünkü sadece Almanya değil, yanı başlarındaki Macaristan’da sosyalistler, Avusturyalı sosyal-demokratlar, Rusya emekçileri de sosyalist hükümet deneyimleri yaşıyorlardı. Onların ayakta oluşundan güç alıyordu. Ama ne yazık ki güç dengeleri komünistlerin lehine değildi; karşı-devrimciler, devlet olanaklarının da etkisiyle baskın çıkarak devrimi boğmuştu.

Burada Levine’nin, adı sanı çok duyulmayan bu komünist devrimcinin sorumluluk bilincini ve sergilediği tutarlı tavrı vurgulamak gerekir. Bavyera Sovyet Cumhuriyeti’nin yanlış temellerde kurulduğunun ve yetersizliklerinin farkında olmasına, muhtemel yenilgiyi öngörmesine karşın emekçileri inisiyatifi alması yönündeki taleplerine sırtını dönmedi. Direnişin bozguna uğramasına göz yummaktansa veya öncüsüz bir şekilde bilinmeze sürüklenmesindense elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıp fedaice bir duruş sergiledi. Sadece yüreğini katmadı; organizasyon yeteneğiyle komitelerin oluşturulmasını ve bunların sağlıklı şekilde işlemesini sağladı. Sınırlı imkânlara, kuşatılmışlığa rağmen kısacık sürede bunları başardı. Tıpkı “Bolşevik kumaş”a sahip bir kadro gibi çalıştı. Onu ve onun gibi isimleri tarih kitaplarının satırlarına sıkıştırılan yahut isimleri hiç anılmayan kahramanları bu vesileyle anmak boyun borcudur.

2. İlk yılın dersleri

Eylemler ve kitle bilinci
1919 yılı yazında ayaklanmalar neredeyse tamamen bastırılmış görünse de bitmek bilmez ekonomik sıkıntılar emekçileri yeniden harekete geçmeye zorluyordu. Buna engel olmaya çalışan karşı-devrimci hükümetin argümanları da artık çok işe yaramıyordu. Neticede kıyıcı geçen devrim sürecinde hayat, emekçilere bir şeyler öğretmişti. Dost-düşman ayrımı daha netti. Örneğin; hükümetin kara propagandalarına karşın “anarşinin” Spartakistlerden ya da Bolşeviklerden kaynaklanmadığını artık biliyor, yaşananların sorumlusu olarak hükümeti ve onun celladı Freikorps’u işaret ediyordu emekçiler. Pratik mücadelenin böyle bir eğitici-öğretici yanı vardı.

Oysa emekçiler ayaklanmanın henüz başlarında SPD’ye (ve sol yanındaki USP’ye) angajeydiler. Çünkü, birincisi; SPD’nin sahip olduğu yaygın örgütlülük onu kitlelere görünür kılıyordu. İkincisi; politik bir güç ve çekim merkezi olarak ortalıkta komünist devrimci bir odak yoktu; bu onları istikrarlı, sağlam ve tutarlı bir ideolojik nitelik edinmekten alıkoyuyordu. Üçüncüsü; başlangıçta çoğu ilk defa bir eyleme katıldığından emekçilerin siyasal bilinç düzeyi, gerçekleri olduğu gibi kavrayabilecek deneyimden yoksundu. Şartlar onları eyleme zorladıkça harekete geçiyor, örgütleniyor, kimi beklentilere kapılıyor, SPD yüzünden hayal kırıklığına uğruyor ve öfkelenip başka alternatiflere yöneliyorlardı.

Tabii emekçi kitlelerde bilinç gelişimi doğrusal ve durmadan yükselen bir çizgi izlemedi. Dünyanın hiçbir yerinde de siyasal bilinç gelişimi öyle mekanik bir yol izlemez zaten: “Eski inançlar içinde bulunulan koşullara uymadıkları zaman, sonuç her zaman için ideolojik bir alt üst oluştur. Bu, işçilerin eski fikirlerini otomatik olarak terk ettikleri anlamına gelmez. İlkin, sorunların üstesinden eski düşünce tarzlarını kullanarak gelmeye çalışırlar. Beklentilerin suya düşmesini geçici bir “talihsizlik” olarak açıklamaya yeltenirler. Kendilerini önemli bir şey olmadığına inandırmaya yönelik bir girişimle eski düşüncelerini olabildiğince az bir değişikliğe uğratarak yaşadıkları koşullara uydurma eğilimi gösterirler. Fakat, zaman içinde bütün bu uydurup yeniden uyarlamaların fiilen yaşadıkları olaylarla ilintisizleştiği giderek açıkça görülür hale gelir ve bu noktadan sonra fikirlerde bütüncül ve köklü bir yenilenme kaçınılmaz duruma gelir.”[20] Almanyalı emekçilerin uzun sayılamayacak bir süre zarfında SPD’den soğuması ve sola meyletmesi böyle bir gelgitli emrimle gerçekleşir. Bu, pratik mücadelenin belirleyiciliğidir.

***

Emekçilerin, eylemli bir süreçte nasıl davrandıkları konusunda öncülüğün sergileyeceği tutum belirleyici önemdedir. Karl Liebknecht ve USP solundan Georg Ledebour’un Berlin’deki fevri devrim girişiminde 6 Ocak’tan sonra neler yaşanmıştı? Ne yapacağını bilmeyen ve müzakere tartışmalarıyla zaman kaybeden öncülük, kitlelerin eylem coşkusunu bıkkınlığa dönüştürmüş ve emekçilerin hayal kırıklığıyla olanları terk etmelerine yol açmıştı. Kitlelerin bu davranışına değen bir analiz paylaşalım; kulaklara da akla da küpe olmalı: “Bir ayaklanma, ancak kitleler zafere ulaşma şanslarının olduğuna inandıklarında başarıya ulaşabilir. Kitleler, ordu birliklerinden farklı olarak, koordineli bir şekilde geri çekilme eğitimine sahip değildir. Bunlar, özgürlüğe erişeceklerine inandıklarında sahip oldukları her şeyden vazgeçmeye hazır olan, ancak hedeften uzaklaşılmış olduğunu hissettiklerinde hızla dağılıp kendi olağan gündelik yaşantılarına dönüveren sıradan insanlardır. Zaferden emin olan bir devrimci hareket, zafer dışında hiçbir şeyi düşünmez. Fakat liderlerin eski düzeni devam ettirmekten başka bir yol olmadığını düşünmeye başlayarak o düzenle müzakerelere giriştikleri andan itibaren tabandakiler kendi işlerinin, fabrikadaki ustabaşıların ve mahalledeki polisin kendilerine nasıl davranacağının kaygısını yaşamaya başlarlar. En ideal koşullarda bile, düşmanla müzakereye girişmek demek, kitlelerin desteğinin azalması anlamına gelir. Berlin’de olan buydu.”[21]

Devrimci ayaklanmanın başlarından itibaren emekçilerin çoğunluğu talep ettikleri hakları pratikte silaha sarılarak, bedel ödeyip bedel ödeterek almaya çalıştılar. Ocak günlerinde belki de Liebknecht ve Ledebour’a erken hamle yaptıran etmenlerden biri de buydu; yani kitlelerin silahlı coşkunluğu! Pratik düzeyin, durdurulamaz gibi görünebilecek yüksek enerjisinden hareketle kitlelerin bilinç düzeyini yanlış değerlendirmiş ve bu yüzden nesnelliği zorlamayı seçmiş olabilirlerdi.

Fakat emekçilerin coşkun pratik düzeyi, edindikleri siyasal bilincin de onun kadar keskinleşip geliştiği anlamına gelmiyordu. İkisi arasında paralel bir ilişki veya “doğru orantı” kurmaya çalışmak yanıltıcıdır. Evet, emekçilerin pratiği son derece “radikal” idi; lakin siyasal bilinç düzeyi buna denk bir olgunluğa sahip olmadığından (bu da komünist önderlik yokluğundan) dolayı, emekçiler ayaklanma, direniş ve grevler boyunca gelgitler yaşayıp tutarsızlıklara düştüler. Devrimin fitilini ateşleyen Kiel Direnişi’ni bastırmak için SPD’li Noske’nin oraya gönderilişi hatırlansın! Siyasal bir deneyim ve perspektiften yoksun olan işçi ve asker konseyleri, direnişin komutasını Noske’ye devretmişlerdi; onun direnişe öncülük etmesi için gönderildiğini sanıyorlardı. Oysa kümesin anahtarını tilkinin eline vermişlerdi…

Bu durum bize aynı zamanda kitlelerin örgütlü olmasının yetmeyeceğini, örgütlenmenin niteliğinin de önemli olduğunu gösterir. Almanya Devrimi’nde muhaliflerin örgütlülüğü açısından bir sorun yoktu, örgütlüydü kitleler. Bunda Almanya halkının uzun yıllar boyunca geliştirdiği üretici güç niteliğine katkı yapan disiplin anlayışının da payı olmalı. Ama bu örgütlenme kabiliyeti, gelişkin bir siyasi kavrayışı kendiliğinden oluşturmaya yetmez. İşte komünist önderlik farkını burada belli eder. Almanya Devrimi, hele ilk yılında, bundan tamamen yoksundu.

***

Küçük küçük bile olsa zaferler, kitlelerin inancını ve motivasyonunu pekiştirir; onlara enerji ve güç katar. Ancak, özellikle komünist önderliğin yolculuğunda yenilgilerin kitleler üzerindeki çarpan etkisi çok daha fazladır. İnancın kırılmasına, moral bozukluğuna yol açar; dağılmaları hızlandırır çoğu kez: “İnsanlar bir araya gelip küçük değişimleri gerçekleştirmeyi başaramadıklarına bakarak büyük değişimleri başarmalarının zaten olanaksız olduğu sonucuna varırlar. Daha önce toplumun tümden değiştirilebileceğine inanmış insanlar bile bu inançtan uzaklaşabilirler. Yenilgiye ve moral bozukluğuna uğramış bir işçi sınıfının kendi dar grup çıkarlarını kollama derdine düştüğü koşullarda, eskiden devrimci olanlar, pekala, yapılabilecek en iyi şeyin olabilecek bir şey için didinmek yerine olana sahip çıkmak olduğu çıkarsamasına varabilirler”[22]  (Türkiye sol ve devrimci hareketlerinin genelinin yıllardır “olabilecek bir şey için didinmek yerine olana sahip çıkmaya çalışmakla yetine gelmesi” de bir türlü atlatılamayan bir mağlubiyetin travmatik etkisine bağlanabilir.)

“(…) yerel düzeydeki her müdahale ivme kaybedip söndüğünde o mücadeleye katılmış işçiler toplumu yeniden biçimlendirme yeteneklerine olan güvenlerini yitirmeye başlarlar.”[23]  

Bu nedenle önderlik, bir yenilgide dahi gelecek günlerin kaderi üzerinde rol oynar. Yenilginin ardından bir bozgun havası mı gene atmosfere egemen olacak, yoksa “yaralarımızı sarıp dersler çıkaracak ve yeniden taarruza geçeceğiz” inancı mı kuşanılacak? Bunun belirleyeni çoğu zaman önderliktir.

Ancak Almanya’da karşı-devrimin emekçileri yenilgiye uğratması, önderlik yokluğuna rağmen, kitleleri tamamen mücadeleden düşürmeye yetmiyordu. Emekçilerin açlık, işsizlik, yoksulluk, savaş gibi hayati sorunların yakıcılığını “tek tek, birey birey” değil, yığınsal düzeyde yaşamaları, egemenlerin hoyratlığıyla birleştiğinde, bu onlara yılgınlıktan ziyade öfke kabarmalarına neden oluyordu.  Yenilgilerin başlangıçta kitleler üzerinde yılgınlık, korku vb. travmatik sonuçlar doğurmaması buna bağlanabilir.

Önderlik sorunu ve yansımaları

Başat sorun: “Her devrimin temel sorunu, iktidarın ele geçirilmesi sorunudur. (Lenin)” Her iktidar mücadelesinin başat sorunu ise, “önderliğin oluşturulması” sorunudur…

Kitleler önderliksiz de ayaklanırlar; böylece birtakım haklar da kazanabilirler. Fakat ezilen kimlikleriyle iktidarı önderliksiz alamazlar. Önderlik sorununu gidermemiş hareketlerin, ezenlerin tahakkümünden kurtulma şansları yoktur.

Önderlik, birtakım hedefler doğrultusunda harekete geçen kitlelerin önünde yürümekten ibaret fiziksel bir konumlanıştan daha fazlasıdır. Hareketin aklı, yüreği, sinirleri, refleksleri olabilmeyi, kitlelerin en azından etkin bölüklerini kurtuluş hedefi doğrultusunda sevk ve idare edebilmeyi gerektiren bütünsel bir niteliktir.

Almanya Devrimi sürecinde göze çarpan en büyük sorun, kolayca anlaşılabileceği üzere, “önderlik” yokluğuydu. Spartakistlerin, Bolşevikler ile bağlantılı Uluslararası Komünistlerin, bunların birleşmeleriyle oluşan KPD’nin varlığına rağmen Almanya Devrimi her anlamda yetkin bir önderliğe sahip değildi. Keza bu nedenle kendisine ait bir “Bolşevik Parti”yi yaratamamıştı.

Devrimci ayaklanmalar sürecini izlediğimizde önderlik yokluğunun yol açtığı sorunların her kritik evrede kendisini açığa vurduğunu görüyoruz. Spartakistlerin SPD’den (ve sonra USP’den) kopma iradesini çok geç göstermesi (hatta kendisi SPD’den kopmadı, tasfiye edildiler); SPD’ye karşı etkili bir ideo-politik mücadele yürütmemeleri; olgun, merkezi bir örgütlenme ile eş güdümlü çalışma hedefini çok geç pratikleştirmeleri, fevri çıkışlar; politik olanaklardan faydalanmada, inisiyatif geliştirmede yetersizlikler; riskleri doğru yer ve zamanda alamama…

Bolşevikler de kendi devrim süreçlerinde düz yolda ve engelsiz bir şekilde devrime ulaşmadılar elbette; her kritik dönemece hazır bir şekilde de giremediler. Önderlik kurumunun içerisinde fırtınalar kopuyordu; bocalamalar ve gerilemeler de yaşadılar. Fakat bütün bu hayati kusurlarla, defolarla başa çıkmaya muktedir bir liderliği, önderliği, Lenin’i vardı Bolşevik Devrimi’nin.

Almanya Devrimi ise birey olarak kendi Lenin’ini yaratamadığı gibi, bu boşluğu kurumsal olarak doldurabilecek yetkinlik düzeyine de ulaşamadı. Uzun süre boyunca kitlelerle temas halinde bir komünist partiye sahip olamadı; oluşturulan komünist parti, gerçeklikle kurduğu bağları zayıf, henüz siyasal olgunluğa erişememiş heyecanlı kadrolardan müteşekkildi ve bu haliyle SPD ve USP’ye nazaran marjinal kalıyordu. Kitlelerin etkin bölüklerini harekete geçirebilme düzeyine eriştiği sonraki yıllarda ise iktidarı almaya onları sevk edebilecek, risk alabilecek basirete sahip önderlikten yoksundu. 1918 Kasım’ından 1923 Ekim’ine kadar Almanya Devrimi’nin kritik dönemeçlerine bu yoksunluğun karakteri damgasını vurdu.

Elbette devrime ve sonraki ayaklanmalar sürecine “öncülük” edenler ve yetersizliklerle malûl önderler de oldu. Örneğin; devrimi başlatan deniz erleri öncüydüler. Konseyler kurarak inisiyatif geliştiren emekçiler içlerinden kendi öncülerini çıkarmışlardı. Uyanık davranan SPD ve USP’liler askerleri de emekçileri de manipüle ederek sürece (ihanete) öncülük ettiler! Kimi yerelliklerde merkezi çizgiyle ters düşerek direnişin yanında saf tutan SPD veya USP yanlılarını da öncü sıfatıyla anabiliriz. Bir de yetersizlikleriyle birlikte önder nitelikler taşıyan aktörlerden bahsetmek gerekir.

Karl Liebknecht: Kusurlarına ve yaptığı büyük hataya rağmen önder niteliklere sahip bir komünistti. Hayatını devrime adamış, davasına bağlı, entelektüel açıdan gelişkin, mevcut imkânlardan azami düzeyde faydalanıp devrimi bir adım öne taşımanın derdini güden, akıntıya meydan okuyan coşkulu bir kişilikti.

Belki örgütlülük kavrayışı ve örgütçülük kabiliyeti açısından değil ancak maneviyatı, ruhu ve içinde bulunduğu şartları geliştirmek için sonuna dek sınırları zorlayan yılmaz bir sosyalist olması bakımından onun Bolşevik bir kumaşa sahip olduğu pekâlâ söylenebilir. 23 Aralık 1918’de kaleme aldığı yazıdan birkaç pasaj paylaşarak, o sıcak devrim günlerinde aklından neler geçtiğine bakabiliriz: “(…) O halde proletaryayı şiddete ve kan dökülmesine değil, ama dünyanın yeniden kurulmasını eline geçirmesi için canlı devrimci eyleme çağırıyoruz. Proleter ve asker kitlelerini, işçi ve asker konseylerinin oluşturulması için ateşli bir biçimde çalışmaya çağırıyoruz. Devrimin ezilen sınıfların çıkarına uygun olarak sürüp gelişmesini ancak bu şekilde sağlama alabiliriz. Devrimci proletarya, burjuva ögeleri bütün siyasal ve toplumsal mevzilerden uzaklaştırmak için bir an bile duraksamamalıdır.” (K. Liebknecht)

“Ne bir devrim için uygun olan anı seçebilir ne de bu devrimi bize uygun gelen bir tarihe erteleyebiliriz. Çünkü devrimler temelde, patlak verip ilerlemeleri ayrı ayrı bireylere bağlı olmayan ve bu bireyleri aşıp, müthiş kasırgalar gibi boşalan büyük ilksel bunalımlardan başka bir şey değildirler! (…) İşte, bu savaş (1. Paylaşım Savaş9-C.B.) bir bunalımdır tam da ve işte bunun içindir ki, sosyalizmin saati çalmıştır.” (K. Liebknecht)

Devrim için en uygun anın, tarihin seçilemeyeceğini doğru biçimde vurgulayan Liebknecht kendisiyle çelişmekte geç kalmaz. Çok değil, yukarıdaki sözlerinin yayınlanmasından bir hafta geçmeden Rosa’nın (mealen) “proletarya iktidarı için henüz erken ve yolunuz uzun” diyerek görüşlerini kabul ettirdiği itidalli programa imza atacak kadar tutarsız ve değişken bir yapıya sahiptir Liebknecht.

Demir hâlâ sıcak, şimdi onu dövmemiz gerekli. Şimdi ya da hiçbir zaman! Ya devrimci bir sıçrayış içinde kendimizi kurtarmayı denediğimiz, geçmişin eski bataklığına yeniden düşeriz; ya da mücadeleyi zafere ulaşıncaya kadar, tüm insanlığın köleliğin lanetinden kurtuluşuna kadar sürdürürüz. Bu büyük eseri -insan uygarlığının önüne konulmuş en önemli ve en soylu görevi- zaferle sonuçlandırabilmemiz için, Alman proletaryası diktatörlüğünü kurmalıdır.” (K. Liebknecht)[24]

Liebknecht kendisini 1917 Ekim Devrimi günlerinin Lenin’i gibi hissediyor olmalıydı; oysa bir nevi boşluğa sesleniyordu. Çünkü yaptığı çağrıyı harekete geçirebilecek, kitlelerle sıkı bağlara sahip ve onları yönlendirebilecek nitelikte bir örgütleri yoktu! Var olan şey, imparatorluğu devirme coşkusunu iliklerine dek yaşayan, rüzgârı arkasına alan kitlelerdi; bu kitleleri kapsayıp statüko lehine manipüle edebilen sosyal-demokrat ihanetçilerdi ve Spartakistler bu okyanusta bir bardak suydu sadece.

Yazdıklarına ve pratiğine baktığımızda Liebknecht’in güçler dengesine, verili gerçekliğe ilişkin farkındalık düzeyinin zayıf olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Kendisiyle ilgili analizler de bunu destekleyen şeyler anlatır: “Yorulmak bilmez bir ajitatör olan Liebknecht, devrimci fikirlerin bir yankı bulabileceği her yerde konuşmalar yapıyordu (…) Spartakistlerin etkili olmadıkları ve kontrol etme arzusu duymadıkları bu gösteriler, sık sık, katılımcılar arasında ne yaptığını bilmeyen kişilerin şiddet içeren, yararsız, hatta zarar verici eylemleri için uygun ortam oluşturuyordu. Liebknecht, kendisine destek veren kalabalığa bakıp kendisini sokakların efendisi olduğu izlenimine pekâlâ kapılabilirdi, ancak gerçek bir örgütün yokluğunda, kendi askerlerinin bile efendisi değildi.”[25]

Lenin’in 3 Temmuz 1917’de Petrograd’a dönüşünü anımsayalım. Kendisini karşılarken “devrim!” diye yanıp tutuşan ateşli kitlelerin sarhoş edici coşkunluğuna kapılmaz. Güç dengelerinin henüz iktidarı elde tutmaya yetecek kadar değişmediğini hesaplamıştır Lenin. Bu nedenle bir yandan kitlelere coşkun ruh hallerini korumalarını, Sovyetlerin iktidarı elbette alacağını söylerken, bir yandan da onlardan sabretmelerini, provokasyonlara dikkat etmelerini ister. Bir öndere yakışır şekilde soğukkanlılığını korur.

Liebknecht ise polis şefi Eichhorn’un hükümet tarafından görevden alınması sonrası galeyana gelen (başka bir deyişle “hükümetin kışkırtmasıyla galeyana getirilen”) kitlelerin öfke ve coşkunluğuna kendini kaptırmıştır. Akşamdan sabaha değişen istikrarsız karakterinin yansımasını görürüz; USP’li Ledebour’ın iktidarı devirme önerisine, üstelik Rosa ile mutabık kaldığı programa ters düşeceğini bile bile, olumlu yanıt verir. Hükümetin vaktinden evvel, henüz olgunlaşmamış ayaklanmayı kışkırtma tuzağına düşer. Aktardığımız üzere bunun faturası ağır olur. KPD’nin en yetkin önder kadrolarından Rosa’nın, Leo Jogiches’in, kendisinin ve Freikorps’a karşı direnişe geçenlerin katledilmelerine vesile olur.

Fırsatını bulsaydı belki hatalarını telafi edebilirdi ya da hiyerarşiyi etkin şekilde işletebilen bir önderlik kurumsallığına tabi şekilde çalışsaydı söz konusu programı Berlin’de boşa çıkarmaz, devrim yürüyüşünde alınması icap eden riskleri, yapılacak hamleleri en uygun biçimde belirleyebilirdi. Bunları bilemiyoruz.

Rosa Luxemburg: Rosa, Liebknecht gibi kalabalıklara ajitasyon çeken türde popüler bir önder değildi. O daha ziyade belli bir düzeye ulaşmış kadrolar üzerinde etkin olabilen, bir stratejisyen gibi program çıkartıp (doğru ya da yanlış) oyun kurmaya yatkın önder bir kişilikti. Olaylara mesafeli yaklaşıp coşkuya kapılmadan temkinli hareket edebiliyordu. Fakat onun da gidişata müdahale etme noktasında sorunları vardı.

1907’de Clara Zetkin’e yazdığı mektubunda SPD merkezine ilişkin karamsar değerlendirmelerini paylaşmıştı (birinci bölümde aktarmıştık). SPD’ye ilişkin bu denli olumsuz görüşlere sahip olmasına karşın Rosa neden ayrı bir parti inşasına yönelmedi? Bunun gerekçesi olarak SPD’nin işçi sınıfını örgütlemiş olmasını ve partinin dışına düşmeleri halinde emekçilerle tüm bağlarını yitirme ihtimalini öne sürer. Oysa Spartakistlerin sınıfla gerçek anlamda, doğrudan ve organik bağı yoktur. İlişki, dolaylıdır çoğu kez. SPD bürokrasisi ve memurlaşmış sendikacıların aracılığıyla, yayın organlarıyla görüşlerini duyurabilirler. Yani Rosa zaten hiç sahip olmadıkları, sınıfla kuramadıkları “güçlü” bağı yitirmeyi dert edinmiştir. SPD’nin emekçiler açısından yanlış adres olduğunu bilmesine rağmen oradan kopma, ayrı bir mücadele çizgisini örgütleme iradesini gösterememiştir. Üstelik çok sonraları SPD ile yolların ayrılması bile kendi inisiyatiflerinde gerçekleşmedi; parti içindeki muhalefetin güçlenmesine müsaade etmeyen sağ kanadın ihracı ile örgüt dışına düştüler. 1918’in sonunda uzlaşmacı USP’den ayrılıp Uluslararası Komünistler ile birleşerek KPD’yi kurmalarında bileşenlerin iradesi kadar Bolşeviklerin dışarıdan “teşvikleri” de etkili olmuştu. Yani KDP’yi kurduran motivasyon faktörlerinden biridir Ekim Devrimi. Bu zafer olmasaydı Bolşeviklerin birleşme teşvikleri muhtemelen önemsenmezdi. Kuşkusuz bu, birleşme hamlesinin yanlış olduğu anlamına gelmiyor.

KPD’nin kuruluş kongresinde kabul edilen programa Rosa şekil vermişti. Temel güzergahı yansıtan ifadeleri önceki bölümde paylaşmıştık. Tek tek işverenlerin kendi ücretli köleleriyle yüz yüze gelmesinden; iktidar araçlarının adım adım egemenlerden alınıp kendi ellerinde toplanmasından bahseder; devrim için peşinen uzun bir zaman öngörür.

Burada devrim yürüyüşü tahayyülünün fazlasıyla mekanik olduğu belirlenmelidir. Her şeye en temelden başlamak vb. projeksiyonlar kulağa hoş gelse de mücadelenin çalkantılı doğasına; hayatın, planları alt-üst edebilen niteliğine kapalı bir mekanik kavrayış söz konusudur. İnisiyatifin hiçbir zaman kırılmaksızın elde kalabileceği görüşüne şartlanılmış; nesnel açıdan devrimci olanaklar (savaşın kitlelerde yarattığı yıkım ve onları eyleme sürüklemesi) partinin sıçramalı gelişimine müsaade etmesine karşın böyle bir olanak hiç mevcut değilmiş gibi devrim imkânını uzak bir gelecekte gören bir önyargı vardır Rosa’da. Tıpkı içinde bulundukları konjonktürün de gösterdiği, kitlelerin kimi özel anlarda ona buna bakmaksızın yığınsal biçimde saf değiştirip eyleme geçeceği, statükonun kırılmasıyla katı olan her şeyin buharlaşacağı değişim potansiyeli; programın yönü tayin edilirken dikkate alınmaz. Parti, örgüt ve devrim inşası, tüm çevresel bağlamlardan yalıtık biçimde gerçekleştirilecekmiş gibi bir kavrayış söz konusudur.

Böylesi bir kavrayışın egemen sistemi hedefleyen bir kriz faktörü olarak kendini işlevlendirmesini bekleyemiyoruz dolayısıyla.

Programın mekanik yönü bir yana, Rosa’nın merkezi iktidarı yıkmayı hedefleyen hesapsız, “sol” önerilere eleştirel yaklaşması anlamlıdır. İktidarı devirseler bile onu elde tutacak güçten yoksundur KPD. Rosa ısrarla bunu vurgular. Aynı gerekçe ile Berlin’de kısa sürecek ve kendi deyimiyle “tarihsel açıdan önem taşımayacak” bir devrimci hamleyi de yanlış bulur en başından. Ancak vurguladığı doğrular, nesnel olanakların devrimi yaklaştıracak kadar büyük fırsatlar sunduğu gerçeğini değiştirmiyor. Önderlik bu şartlarda Liebknecht’in fevri heyecanı ve girişimi ile Rosa’nın mekanik ve itidalli önermelerinin arasında, sınırları zorlayan bir seçeneğe yönelebilmeliydi. Lakin bunu sağlayacak bir önderlik yaratılamamıştı.

Ocak 1919’da Berlin’de iş işten geçtikten sonra, yani ayaklanmaların başlamasının ve Freikorps’un katliama girişeceğinin belli olmasının ardından Rosa ve Liebknecht’in direnişi örgütleme tutumu son derece doğruydu. Karl Radek’in direnişi sonlandırma ve geri çekilme önerisine karşı çıkmışlardı. Emekçiler direnirken onları düşmanla baş başa bırakamazlardı. Rosa, böylesi bir durumda geri bir hamlenin, tam da kuruluş günlerindeki KPD’nin devrimci kimliğinin oluşmasına zarar vereceğini; kitlelerin SPD’ye olan güvenleri sarsılırken bunun kendilerine değil, USP’ye yarayacağını belirleyerek Radek’e itiraz etmişti.

Rosa’nın üzerinde durduğu nokta önemliydi. Daha sonra Bavyera Sovyetleri deneyiminde Eugen Levine’in alacağı sorumluluğa, oluşturulan mücadeleci geleneğe mayasını çalan önderliksel bir tutumdu.

Kitlelerin güvenini kazanmayı hedeflemesi açısından yine Bolşevik Devrimi sürecinden kritik bir dönemeci hatırlatır Rosa’nın direniş kararı. Anımsanacağı üzere çarlık generali Kornilov Petrograd’a doğru ilerleyince hükümet herkesi darbeye karşı direnişe çağırır. Bolşevikler, burjuva hükümet çağrı yaptığı için değil ama, işçi ve asker konseylerini darbecilerle baş başa bırakmamak için savaşa katılır, direnişi örgütler; darbeciler de püskürtülür. Bolşeviklerin gücü bu tutumunun ardından katlanarak artar. Bu, Ekim Devrimi sürecini belirleyen dönemeçlerden biriydi.

Tabii Almanya’da süreç farklı işledi. Rosa’nın direnişi örgütleme kararı alarak Berlin’de kalması, düşmanın eline geçmeleri ve katledilmeleriyle sonuçlandı. Ama bu, direniş kararının yanlış olduğunu kesinlikle göstermez; o karar doğru ve anlamlıydı. Bu noktada sorun, parti önderliğinin (komuta kademesinin) düşman yönelimine karşı kendisini koruyamamasında aranmalıdır.

Spartakist öncülük devrimdeki stratejik önemine denk bir güvenlik anlayışı geliştirmemişti. Hükümetin ilk fırsatta devrimi zorlayan “aşırı uçlara” yöneleceğini, merkezi iradeyi savaş dışı bırakmayı hedefleyeceğini öngörmeli ve buna dönük önlemini almalıydı. Bu noktadaki farkındalıkta kurumsal bir zaaf olduğunu Rosa’nın ardından gelen en önemli liderlerden Leo Jogiches’in maaşını çekerken tuzağa düşürülüp katledilmesinden anlayabiliriz. Dahası, karşı devrim borazanlarının Berlin’de “Liebknecht’e ölüm!” çağrısıyla afişler yapıştırması bile Spartakistleri önlem almaya yönlendirememişti. Bu nedenler dolayısıyla KPD’nin önderlik kurumunu korumak konusunda gerekli farkındalığa ve duyarlılığa sahip olmadığını söylüyoruz.

Peki bu deneyimin günümüz devrimcilerine ders olduğunu söyleyebiliyor muyuz? Mücadeleye devrimci bir maya çalmak ve kolektifin savaşkan bir nitelikle büyüyüp olgunlaşmasını sağlamak bakımından öncülerin kendilerini ateşin ortasına atmaları anlamlıdır elbette. Ancak bunun sürgit bir anlayışla devam ettirilmesi kabul edilemez! Mücadelenin süreklileşmesine, olgunlaşmasına müsaade etmeyen bu önderlik tarzının eleştirilmeye ve dönüştürülmeye ihtiyacı olduğu kesindir. Mahirlerden Mercan şehitlerine ve günümüzde Ulaşlara gelene dek nice önder kadroyu yıldızlara uğurladık. Bunlardan kaçı için “öyle olmak zorundaydı ve öyle oldu” diyerek sonucu kabullenebildiğimizi sorgulamak durumundayız.

Freikorps ile başa çıkamamak: Ayaklanan kitlelerin en coşkun ve hareketli olduğu evrede muhaliflerin 5 bin kişilik Freikorps katillerini etkisiz kılamaması da önderlik yetersizliğinin sonuçlarındandır. Süreci okuduk. Freikorps birlikleri aslında aynı anda bütün ayaklanmaları bastıramayacak kadar sınırlı bir güce sahiptir başlangıçta. Emekçilerin ayaklanmaları merkezi bir komutadan ve bütünsel bir hareket planından yoksun olduğu için çoğunlukla “özerk” kalıyor. Her bir ayaklanma merkezi (Berlin, Bremen, Essen, Münih vs.) fiili olarak bir çeşit “kurtarılmış alan” yaklaşımıyla, fakat düzen içi sınırlara tabii kalarak kendi kaderini tayin etmeye kalkıyor. Bir dağınıklık söz konusu… Bu durum merkezi bir organizasyona ve bir planlamaya sahip olan karşı devrim güçlerinin işlerini kolaylaştırıyor. Kuşatma, izole etme ve kıyıcı saldırılarla Freikorps’un sonuç almasını sağlıyor. Düşmanın ateş gücünün (silah donanımının) avantajı önemli olmakla birlikte asıl neden olarak Freikorps’un sayısının az olmasına karşın organizasyon kabiliyetleri, disiplinleri, savaş tecrübeleri, komutanlık (önderlik) düzeyleri öne çıkar. Muhalefetin yüz binleri bulan sayısal üstünlükleri bu nedenle önemsizleşir.

Muhalifler Freikorps’u etkisizleştirebilecek merkezi bir askeri gücü pekâlâ kurabilecek politik şartlara, insan kaynağına, silah olanağına sahipken her safhada dağınık ve savunmacı bir mücadele vermek durumunda kalmış; birçok kez de uzlaşmayı seçmiştir.

Savaşma iradesi konulamaması kahredicidir. Freikorps’un ilk kez müdahaleye hazırlandığı Berlin’de emekçiler çoktan beri çatışma için bekliyorlardı oysaki. 200 bin kişilik bir kalabalık… İçlerinde silahlı Kızıl Muhafızlar, isyancı deniz erleri var; şehrin polis şefi Eichhorn bir devrim yanlısı… Bunların Freikorps’u tepelemesi pekâlâ mümkün. Ancak isyanın öncülüğünü yapanların tereddütleri, plansızlıkları, hazırlıksız olmaları, kararsızlıkları, sonraki sürecin aleyhlerine dönmesinin ve Spartakistlerin mücadelede yalnız bırakılarak katliama maruz kalışlarının belirleyeni oluyor. Bunlar örgütsel dağınıklığın ve toplamda önderlik zaaflarının yansımalarıdır.

Devrimcilik düzeyi: KPD’nin devrimcilik düzeyini irdelemek gerekir. Hem genel devrimci pratiğine hem de “yapmadıklarına” bakarak KPD’nin “koşullu devrimcilik” anlayışıyla hareket ettiği söylenebilir. Yani KPD’nin devrimciliği objektif şartlara bağlıdır; politik zora araçsal ve geçici bir işlev yüklemiştir. Sınırlı bir çerçevede politik zoru işlevlendirmesinden bu sonucu çıkarabiliriz. Bu sınırı da parti önderliği değil, nesnelliğin ortalaması belirlemiştir. Ülkenin (ve dünyanın) genel atmosferi politik zora açık olduğu için silah kuşanılmış ve kullanılmıştır. Oysa yer yer SPD, USP taraftarları, anarşistler de bunu yapmaktadır o dönem; devrimcilik için özel bir irade ortaya koymak gerekmemiştir.

Devrimciliğin koşullu olduğu, savunmacı bir gereksinimle silaha başvurulmasından da anlaşılıyor. Komünistlerin de içerisinde yer aldığı askeri oluşumlar çoğunlukla karşı-devrim güçlerinin saldırılarına direnmekle kendilerini sınırlandırırlar. Ötesine geçmezler.

Nedir ötesi? Örneğin ihanetçilere yönelik bir girişimleri yoktur…

Oysa Almanya’nın devrimci süreci, sosyal demokrasinin devrimcilere, emekçilere ihanet silsilesinin tarihidir aynı zamanda. Ancak KPD’nin bu ihanetlere yönelik sistematik biçimde karşı hamlelerde bulunduğuna, devrimci adaleti onlara yönelttiklerine rastlamıyoruz. Ezberlerinde mücadelenin bu boyutu yok. Tarzlarını ağırlıklı olarak emekçilerin egemenler karşısındaki tutum ve konumlanışları belirliyor. Berlin’de, Bremen’de, Bavyera’da sosyal demokratların ihanetine uğramalarına Rosa, Liebknecht ve Jogiches’in katledilmelerine istinaden bir misillemeye yönelmemeleri hem onlardaki devrimcilik kavrayışının sınırlarına dair bir başka örnektir hem de “hegemonya oluşturma” perspektifinin yetersizliğinin bir yansımasıdır. Katliamların sorumlularına yönelselerdi, karşı-devrimci sosyal demokrasi ile kitleler arasına daha keskin ayrımlar çekebilir, muhalefet alanına kendi damgalarını vurabilirlerdi. Süreç de kitleler de bunun için uygundu. Böylece devrimci bir aşı ile emekçilerin mücadelesi yeni bir nitelik kazandırdı Almanya’da.

İşin ilginci, kendiliğinden kitleler bile, hesap sorma eğilimi bakımından KPD’den önde reaksiyonlar verebiliyordu. Bavyera’da cumhuriyetin ilk başkanı olarak seçilen Eisner’in sağcılarca katledilişinin ardından işçilerin parlamentoyu basması ve bir sağcı vekili cezalandırmaları buna bir örnektir.

Sınırlılıklardan bahsetmişken, Bolşeviklerde bulunan ve onları egemen düzen için bizzat bir “kriz faktörü” kılabilen yıkıcı, yapı-bozucu nitelikler de KPD’de sınırlıdır. Bolşevikler, düzenin istikrar kazandığı en gerici dönemlerde (1912’lerde) bile o istikrarı bir şekilde bozabilmenin, kriz ortamı yaratabilmenin fırsatlarını kollayan ve bunu zorlayan yıkıcı karaktere sahiplerdi. Stalin’i, Kamo’yu, Babuşkin’i ve çarlığın başına bela olan nice devrimci kadroyu şekillendiren uzlaşmaz bir yıkıcı nitelik… KPD ise politik zorunu, nesnel koşulların zaten yıkıcı olduğu savaş ortamında ve kitlelerin hareketliliğine güdümlü biçimde mücadeleye katmıştır; bunun için Bolşeviklerin yaptığı tarzda iradi zorlamalara gitmemiştir.

Tabii Bolşeviklerin yıkıcı niteliklere sahip olmaları çok güçlü bir Narodnik gelenekten etkilenmiş olmalarıyla ilgilidir. Narodnizm Rusya’da köklü bir devrimci gelenek yaratmıştı. Birçok anarşist akım onlardan feyz almıştı. Lenin de Marksizmin evrimci, koşullara bağımlı ve kendiliğindenci rotasını terk ederek Narodnik bir aşıyla Marksizme “devrimci politika” kulvarını açmıştı. Bolşeviklerde olan, Menşeviklerin asla edinemediği, koşullara bağlı olmayan devrimci yıkıcılık bu Narodnik açı sayesindeydi. Almanya sosyalistlerinin talihsizliği biraz da böyle bir aşılanmadan mahrum bir şekilde imparatorluğun çözülüş momentini karşılamalarıdır.

Sonuç
“Fransız Jakobenler ‘yarım devrim yapanların aslında kendi mezarlarını kazdıklarına’ işaret etmişlerdi. Karl Marx bir ayaklanmada savunmaya geçmek o ayaklanmanın ölümü demektir’ derken aynı şeyi kastediyordu.”[26]

Kaybedilmiş devrim: Almanya, bize yarım kalan bir devrimin ve savunmaya geçen ayaklanmanın nelere mâl olacağını anlatıyor. Başka birçok ders ile birlikte; bir devrim programının, kadro yetkinliğinin, an’da ortaya çıkan fırsatları değerlendirebilmenin, fakat birlikte hareket ederek tuzak ve provokasyonlara karşı uyanık ve hazırlıklı olmanın, kitleleri egemen güçler karşısında öncüsüz bırakmamanın, ateşe atılma sorumluluğunun, eş güdümün önemini hatırlatır ve bunların tamamen merkezindeki önderlik niteliğinin ne denli tayin edici olduğunu çivi çakarcasına sert bir şekilde zihnimize saplar.

Ölçeğimiz hayli küçük de olsa Almanya Devrimi’nin tuttuğu aynadan kendimize bakabilmeliyiz. Mücadeleyi omuzlayan serüvencinin niteliği, kolektiflik kavrayışı, kurumsallaşma kabiliyeti, kitlelerle ne düzeyde bağ kurabildiği, ittifak ilişkileri, teorik-ideolojik yetkinlik ve elbette toplamda önderlik sorunsalı… Bu hayati başlıklarda ne kadar ışık verebiliyoruz diye kendimize sormamız, gerçekçi yanıtlar vermemiz ve mücadelenin ihtiyaçları doğrultusunda günü-geleceği inşa sürecini yükseltmek gerekiyor.

Evet kararlılığımız, inancımız ve cismani varlığımız sona ereceği an’a dek, bize mücadele enerjisi verecek umudumuz var. Fakat nihai zafer hedefi devrimcilerden çok daha fazlasını bekliyor. Peki bu beklenti ne düzeyde karşılanabilir? Henüz bir devrimi sevk ve idare edebilmek için gerekli olan nicel ve nitel yeterliliğin uzağında oluşumuz, menzilin de uzakta olduğu ve daha uzun bir süre boyunca bunun kapanmayacağı anlamına gelmiyor. Düz mantık, politikada çuvallamaya açıktır. Birtakım gerek şartların yerine getirilmesi halinde, sömürgeci oligarşinin kendi içerisindeki “kötünün iyisi”ne razı olan kitlelere gözle görülür, elle tutulur bir alternatif sunabilmek pekâlâ mümkün. Bunun için her şeyden evvel, birleşik mücadele hattının gerekliliğine inanan öznelerin, bu gerekliliği kendilerini önceleyecek tarzda kurgulamaktan, statükocu solculuğun küçük dükkancı eğilimleriyle konumlanmaktan vazgeçmeleri gerekiyor. Bunun başarılabilmesi diğer “gerek şartlar”ın yerine gelmesini kolaylaştırır. Önderliksel gelişimin yolu buradan geçer. Bir diğer ihtimal ise daha yalnız bir şekilde, daha uzun ve daha dolambaçlı bir güzergâhta kendi yolunun yolcusu olmaktır.


[1] Chris Harman, “Kaybedilmiş Devrim: Almanya 1918-1923”, Pencere Yayınları sf. 8

[2] a.g.e., sf. 9

[3] a.g.e., sf. 13

[4] a.g.e., sf. 18

[5] a.g.e., sf. 22

[6] a.g.e., sf. 47-48

[7] a.g.e., sf. 49

[8] a.g.e., sf. 49

[9] a.g.e., sf. 54

[10] a.g.e., sf. 61

[11] a.g.e., sf. 61-62

[12] a.g.e., sf. 85

[13] a.g.e., sf. 87

[14] a.g.e., sf. 89

[15] a.g.e., sf. 96

[16] a.g.e., sf. 100

[17] a.g.e., sf.169

[18] a.g.e., sf. 176

[19] a.g.e., sf. 182

[20] a.g.e, sf. 193

[21] a.g.e., sf. 104-105

[22] a.g.e., sf. 194

[23] a.g.e, sf. 195

[24] K. Liebknecht alıntıları; Karl Liebknecht’in “Militarizme Karşı Sınıf Mücadelesi” makalesinden aktaran “Sosyalizm Yolunda KIZILBAYRAK” Gazetesi, 11 Ocak 2019 tarihli sayıdan

[25] a.g.e., sf. 81-82

[26] a.g.e., sf. 104