Öncünün Mart’ından Proletaryanın Mayıs’ına Nisan’ın Öncüleri Ölümsüzdür! | Editörden

27 Nisan sabahına bütün Türkiye, Yılmazkaya’nın kısa ama her kelimesiyle hafızalara kazınan söyleviyle uyanıyordu. Karşı devrimin özel intikam hisleriyle kuşattığı komünist savaşçı, Bedreddin’lerden Mahir’lere süren kavgayı geleceğe taşımak için üzerine düşen görevi yerine getirme bilinciyle, feda kuşağına layık bir direniş sergileyerek ölümü öldürüyor, ölümsüzleşiyordu. Bu destansı direniş karşısında katiller sürüsünün faşist şefleri kendi televizyon yayınlarını engelleyerek yaşadıkları büyük yenilgiyi halkın gözlerinden de uzak tutmaya çalışıyorlardı. Ama nafile; Orhan Yılmazkaya’nın söylevi ve silahının tarakası Türkiye’de 90’dan beri artık tartışılmaz bir hegemonya kurmuş olan devletin yenilmezliği fikrini en uzaktaki işçiden en yakındaki devrimciye kadar bilinçlerde ağır bir yenilgiye uğratmıştı bile.

Bostancı direnişinden bir kaç gün sonra gelen 1 Mayıs’ta, Taksim’de devrimci gösterileri yasaklayan devlet kararına rağmen devrimci örgütler çeşitli kollardan “Orhan yoldaş ölümsüzdür” sloganlarıyla alanı ele geçiriyor ve dört bir yanını kızıl bayraklarla süslüyorlardı.

Devrim mücadelesi her anı binbir bedelle yaşanan bir yolculuktur. Bu yolda pek çok komünist yoldaşımızı ölümsüzlüğe uğurladık. Her biri bizlere mücadeleyi daha ileri taşıyabilmemiz için güç verdi, dayanak oldu. Bununla birlikte bu ölümsüz öncülerimiz içinde öyle yoldaşlarımız vardır ki onlar bizler için sadece güç kaynağı olmakla kalmazlar yürümemiz gereken devrimci doğrultuyu da gösterirler. Mustafa Suphi, ’70 önderleri Mahir, Deniz, İbo gibi yoldaşlarımız bize yönümüzü gösteren birer işaret fişeği olmuşlardır. Mustafa Suphi, burjuvaziye karşı proleteryanın öncülüğünü, ’70 önderlerimiz bu öncülük için devrimci savaşımın gereğini bize göstermiş, öğretmişlerdir.

Bostancı’daki savaşta da Orhan yoldaş, sadece feda kuşağına layık olmakla kalmıyor,  mücadelede yeni dönemin doğrultusunu gösteren Orhan Yılmazkaya olarak önümüze düşüyordu. Onun aydın parıltısı, kararlılığı ve cesareti gösterdiği yolun doğruluğu konusunda hiçbir kuşkuya yer bırakmıyordu. Düşman güçlüydü ama artık atılan taş yerini bulmuştu bir kere.

Türkiye devrimci hareketinin bir dönemi, 1920’lerden beri gelen bir yola koyuluşla belirlenmişti. Ortodoks Marksizmi Leninci enternasyonale bağlı yürütmekte belki başarılıydılar ama bu yönelim teorik doğruların pratik karşılığına pek tekabül etmedi. Derken dünyada ve ülkemizde güçlü bir devrimci rüzgar esmeye başladı. Che’nin ve Ho Amca’nın Türkiye’deki bayraktarları Deniz, Mahir, İbo’lar oldu. Onlar bize sadece burjuvaziye karşı proleteryadan yana tavır almanın yeterli olamayacağını, bunun için burjuva devlete karşı silahlı bir mücadele hattının kurulmasını canları pahasına gösterdiler, öğrettiler. Bununla birlikte onların önderlik pratikleri o denli bir devrimci parlaklık taşıyordu ki bu ışığın arkasından milyonlarla koşanlar ülkede üzerine “yaşasın sosyalizm” yazılmamış bir tek duvar, sokaklarında silah sıkılmamış bir tek mahalle bırakmamalarına karşın daha ilk kuşaktan beri gelen teorik Marksizm’in burjuva devlete karşı partiyle ve proletaryayla birlikte örgütlenmeye dair temel yönelmelerinde gereken yoğunlaşmayı gösteremedikleri için emperyalizmin ve oligarşinin karşısında ağır bir yenilgi yaşamaktan kaçınamadılar.

Emperyalizm ve oligarşi, zaten proletaryadan maddece uzak kalan bu devrimci kuşağın yenilgisini burjuvazinin ideolojik ve siyasal tahkimat alanına çevirmekte pekte zorlanmadı. Türkiye devrimci hareketi daha yenilgilerinin sıcaklığını yaşıyorken uluslararası emperyalizm, uluslararası sosyalizmin çöküşüyle “tarihin sonu”nu ilan etmişti, bile: yeni dünya düzeni bir kez daha burjuvazinin yörüngesinde yeniden yapılandırılacaktı. Liberal solcular, yenik solcular, oportünistler ve revizyonistler, yani emperyalist burjuvazinin 5. kol özneleri hep bir ağızdan proletaryanın artık dünya insanlığı için bir gelecek vaadinde bulunamayacağını söyleyerek “proletaryaya veda” törenleri, festivalleri düzenlemeye başladılar.

Türkiye dünyadan başka bir yıldızda değildi. Uluslararası düzeyde egemen olan bu gidiş Türkiye solunda da karşılık buldu. Tekelci burjuvaziye karşı orta sınıf bir mücadele çizgisinin daha güvenli olduğuna karar veren sol muhalefet, kendinden önceki iki dönemin başarılı ve üstün yanlarını, yani teorik ortodoksiyi ve öncü devrimci atılganlığı reddederek başarısız ve yenilgin yanlarını, yani yasalcı ve kendiliğindenci beklentileri yeni dönemin postmarksist-postmodern teorik sapmalarıyla sentezleyerek sosyalist sol tarihimizde yeni bir dönem inşa etmeye başladılar. Türkiye sol-sosyalist hareketi bu üçüncü dönemde toplumsal değişimi burjuvazinin sığ sularında, onun müsaade ettiği seferlerde aramayı tercih ederek burjuva düzen içinde siyasal demokrasi arayışına yönelmeyi esas aldı. Sosyalizm artık bir kulüp faaliyetinin ötesinde bir mücadele, burjuva demokrasisinden daha ilerde programatik bir hedef içermiyordu.

Türkiye sosyalist hareketi kendi iç seyrindeyken emperyalist kapitalizm içinde bulunduğu derin bunalımdan çıkış için doğu pazarlarındaki yayılımını ve hegemonyasını geliştirmek ihtiyacındaydı. Yeni milenyum emperyalist kapitalizmin Ortadoğu işgaliyle açıldı.

Bu hamlenin Türkiye’de doğrudan karşılıkları kaçınılmazdı. Birinci olarak, emperyalist kapitalizmin Ortadoğu’daki seferlerine yataklık yapacak yeni bir iktidar düzenlemesine gidildi. AKP-RTE düzenlemesiyle emperyalizm bölgesel lojistiğini ve manevra alanını sağlamış oluyordu. Ve bunun yanı sıra özellikle Kürt devrimi mutlaka emperyalizmin bu doğrultusuna koşut olarak ya yeniden yapılandırılmalıydı ya da tasfiye edilmeliydi. Bu sürecin açılışı zaten daha 98 yılında halk önderi Öcalan’ın tutsaklığıyla açılmış durumdaydı. Ancak Kürt devrimi bu sürecin tasfiye çizgisini 2004 Haziran kararlarıyla kırarak yeni bir diriliş hamlesini yönelmişti.

Türkiye sosyalist hareketi bütün bu gelişmeler karşısında tümüyle emperyalist burjuva politikalara angaje, siyasal demokrasi ve aydınlanmacı oyalanmalar içindeydi.

Yılmazkaya bu emperyalist konjonktürün temel yöneliminin İran olduğunu belirleyerek Türkiye proletaryasının ve Kürt devriminin böyle bir girdaba sürüklenmesinin önündeki en temel barikatın metropolde yasalcı, düzen içi sol liberalizmin hegemonyasının dağıtılarak yeni bir devrimci dönemin inşasını ve devrimci tarihimizden beri gelen doğru devrimci çizgide, doğru devrimci militan bir pratikle yeniden inisiyatif almanın gereğini öngörüyordu. Bunun için küçük bir müfrezeyle hem siyasal alan tutmak hem de zorlu sürece gereken hazırlıkları yapabilmek için önce özgür Kürdistan alanlarına yerleşti, ardından hızla bu hazırlıkları ülke sahasında pratik bir gerçekliğe çevirmeye yöneldi. İstanbul’da emperyalizmin sömürge işbirlikçisi Türk ordu karargahına, AKP merkezine, Gazze’ye yönelik siyonist katliamcı “dökme kurşun operasyonu”na karşı bir İsrail hedefine yönelik başarılı saldırılarıyla üçüncü dönemin oportünist hegemonyasında büyük bir yırtılma yaratmayı başardı. Ne ki, bu öncü hamlenin etrafı sadece oligarşi tarafından değil liberaller ve liberal solcular tarafından da kuşatılmıştı. Yılmazkaya’nın komutasındaki süreç hegemonyayı dağıtacak bir güce, bir siyasal gelişkinliğe dönüşemezken düşman kuşatması iyice daralmış ve Bostancı’da büyük bir savaşa dönüşmüştü.

Bütün bu siyasal arkaplanı itibariyle Orhan Yılmazkaya’nın Bostancı direnişi sadece bir militanının oligarşinin katil sürüsüne karşı bir direnişi olmaktan çıkarak bir manifesto değeri kazanmıştır. Bostancı direnişi sadece bir feda kuşağına aidiyetin kutsal bir ritüeli değil, aynı zamanda savaşkan sosyalizmin bundan böyle üzerinde yürümesi gereken yolu da gösteren bir kilometre taşıdır.

Yılmazkaya’nın öncü devrimci süreci 90’lardan beri Türkiye devrimci mücadelesi üzerine tahakküm kuran oportünist-revizyonist düzen çizgilerinin dışındaki arayışları hızla geliştirdi. Gezi Haziran’ı bu devrimci öfkenin yeni bir devrimci dönemi inşa etmek için inisiyatif almaktaki ilk girişimi oldu. Devletin bütün kuşatmasına karşın komün orada bayraktarlarını öne çıkardı. Yılmazkaya’nın Kürt devrimiyle metropol devrimi arasındaki bağıntıyı inşa etmek açısından geliştirdiği inisiyatifi Gezi Haziran’ında öne çıkan devrimci önderlik çizgisi tarafından Kobane direnişiyle devrimci bir siyasal çizgi kimliğiyle Rojava topraklarına taşındı.

O güne kadar daha çok yasal alan tarzlarında faaliyet gösteren bir devrimci birikim, Gezi birikimiyle yüklü Ulaş’ların önderliğinde sadece kendi varoluş zemininde değil, Türkiye’nin önemli bir devrimci geleneğini temsilen genel olarak Türkiye sosyalist hareketinin oportünist üçüncü döneminde devrimci bir kopuş yaratarak devrimci dördüncü dönemin siyasal açılışını tamamlamış oluyordu.

Türkiye devrimci hareketinin Rojava’daki cephe savaşları Ulaş’ların da varlığıyla Türkiye ve Kürdistan devrimleri arasında yeni bir birleşik devrim hattı oluşturduğu andan itibaren ise artık hem Kürt devrimi açısından hem de Türkiye devrimci hareketi açısından tarihsel bir senkron yaratacak tarzda ortaya çıkan devrimci dördüncü dönemin damgası mücadele tarihine vurulmuş oluyordu. Orhan Yılmazkaya’nın Zap’taki mangasında yazılı olan “ya bir yol bulacağız ya yeni bir yol açacağız” yönelimi birleşik devrimin ilanıyla başarılmış bir süreç olarak kayda geçiyordu; artık yol açılmıştı.

Elbette hem genel olarak sınıf mücadelesi hem de bunun en zor yürüyüşlerinden biri olan devrimci savaş tarzı düşmanın saldırılarıyla her an büyük tehditler altında bir alandır. Yeni devrimci dönemin Rojava’da açılan cephesi de Türk sömürgeci oligarşisinin çete ve ordu yığınakları nedeniyle orada sağladığı birikimleri ülke sahasına aktarmakta büyük zorluklar yaşamaktaydı. Buna rağmen devrimci bir yol savaşçılar tarafından işler kılınmalıydı ki yığınlar o yolun üzerindeki yürüyüşleriyle yolu genişletsinler, yolun zafer doğrultusunu pekiştirip kendi yürüyüşlerini zafere ulaştırabilsinler. Mehmet yoldaş, Gezi Haziran’ında yoğurulmuş siyasal tecrübesiyle bunu en iyi bilenlerimizdendi, düşman barikatlarını aşmayı savaşın gündemine aldı. DKP/BÖG’e bağlı Meryem Güler müfrezesi belirlenmiş hedefleri vurmak üzere düşman bölgesine sızdı. Meryem Güler, 1997 yılının 28 Nisan’ında Dersim’de PKK’li yoldaşlarıyla birlikte şehit edilen bir gerillaydı. Şimdi onun adına yürüyen müfreze 2017’nin 27 Nisan günü Türk beslemesi çetelerle girdiği savaşta “teslim olmayan bir feda kuşağı”nın liyakatıyla ölümsüzleşiyordu. İdil Güler (Özge Bali), Zahide Rosa Suk (Asiye Özlahlan), Cömert Nafiz Efe (Cenk Kılagöz), Cihan Efe (Yusufbaş Akay) yoldaşlarımız Meryem Güler’den Orhan Yılmazkaya’ya uzanan devrimci atılım ve devrimde ısrarın yolunu yeni evrede bir kez daha pekiştirdiler. Bu yol Bedreddin’lerden Mahir’lere süren kavganın nasıl bitimsiz olduğunu bizlere gösteriyor. 

Nisan şehitlerimiz, Mart’ta Mahir’lerden öğrendiğimiz öncü devrimci atılımı ve Mayıs’ta proletaryada gördüğümüz kitle ruhunu sanki birbirine ulaştırır gibi devrimci kitle eylemini yükseltecek bir devrimci kadro çizgisini somutlarcasına birleşik devrimci savaşın eylemcileri, komutanları, kılavuzları olarak yaşamımızda yer aldılar. Yolu açtılar, açık tuttular. Bundan böyle birleşik devrime ve onun savaşçılarına düşen bu yolu zafere ulaştırmaktır. Bu yolda yakın hedef, Bostancı’da, Dar Azza’da yükselen savaş narasını Taksim’de 1 Mayıs bayrağı olarak dalgalandırmaktır.

Kavga Sürüyor.