Neoliberalizm, Kadın Emeği ve Özgürlük | Cemre Abrek

Materyalist tarih öğretisinin temeline göre tarihin nihai belirleyici etmeni gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Tüm tarihsel sürecin temel dinamiği üretim üzerinden şekillenir. İnsanın üretim biçimi, üretimin ve üretici güçlerin şekillenişi, üretim araçları üzerindeki hakimiyet ve buna bağlı olarak üretimin sağlayıcı temel unsurlarından biri olan insan emeğinin tarihsel gelişimi ve sömürüsü tarihin kendisine tekabül eder.

Kadın emeği ve bunun devinimi de bu tarihin belirleyenidir. Tüm süreçlere dair genel aktarımda her ne kadar tarih anlatımı -bir bütün olarak- aynılaştırılmış, emeğin sömürülme biçimlerinde kadınların yeri ve toplumsal gelişimdeki önemi ağırlıklı olarak silikleştirilmiş olsa da kadınlar tarihin temel öznelerindendir. Keza diğer taraftan yaşanan tüm tarihsel süreçler ve insan emeğini belirleyen gelişmeler ‘özne’ olarak kadınlar açısından da belirleyicidir.

İnsan emeği ve buna bağlı olarak toplumlar, tarihsel devingide bir dizi değişkenlikten geçtiler. Siyasal ve ekonomik süreçler tüm bu tarihsellik içinde, insanların yaşayış biçimlerinde, üretim ilişkilerinde esaslı değişimler yarattı. İlksel komünal dönemin ardından ortaya çıkan köleci dönem, feodalite ve onun içinden çıkan kapitalizm süreçlerinde tarih, insan emeği ve onun sömürüsü üzerinden ilerledi. Bütünüyle bu süreçler kadınlar açısından da bir dizi gelişmeyi beraberinde getirdi. Sınıflı toplumların ortaya çıkmasından önce biçim değiştirmeye başlayan, kadınların emek ve beden sömürüsü tarihin ve toplumsal hayatın değişim/ ilerleyiş sürecinin öznelerinden birini oluşturdu. Sonal olarak kapitalizm dönemindeyse, ailenin örgütlenmesi ve işleyişinde önemli değişlikler yaşandı. Kapitalizmde ailenin üretimdeki rolü azalırken, işlevi tüketim birimi olarak, emek gücünün bakımı ve yeniden üretimiyle sınırlanır. Bu değişiklik doğrudan kadın emeği ve ezilmişliğine dair dönüşümleri de beraberinde getirir.

Kapitalizmde sistemin devamlılığı için kadınların karşılıksız emeği ve beden sömürüsü patriyarka ve kapitalizmin kendi dinamikleri tarafından ikili bir sömürüyü oluşturur. Biz yazımızın kapsamı gereği kadın emeğinin kapitalizm öncesi dönemlerdeki yerinden ve değişiminden ziyade; patriyarkal kapitalizm ve kadın emeği eksenli bir değerlendirme yapmaya çalışacağız.

Bildiğimiz üzere kapitalizmin var olmasının ön koşulu yeniden üretimdir; kadınlar ve dolayısıyla kadın emeği de belirleyen dinamiklerden biridir. Yukarıda da bahsettiğimiz üzere kapitalizmde, feodal dönemden ve diğer eski dönemlerden farklı olarak ev ve bakım işleri, toplumsal üretimden ayrıştırılmış bir alan yaratır. Cinsiyete bağlı iş bölümü nedeniyle sermaye tarafından daha yoğun sömürülen kadınlar, evde de patriyarkal sömürüyle karşı karşıyadır. Kadın emeği bu bağlamda sermayenin ve erkeğin fayda sağlaması yönüyle sistemin temel dayanaklardan birini oluşturur ve sistemin  sürdürülebilirliği için kadın emeğinin ‘kilit’ rolü’ söz konusudur. Bu rolü kısaca artı değerin üretilmesinde kritik bir önemi olan, emek gücünün sermaye dışında kadınlar tarafından ve ücretsiz üretilmesinin sağlanması olarak tarifleyebiliriz. Salt evdeki üretimle sınırlı kalmayan kadın emeği, istihdam alanlarında da aynı patriyarkal kaynaktan beslenerek, başka dolayımlarla sömürüye, eşitsizliğe tabi kılınır. Kadın emeği, sistemin devamlılığı için tarihsel kriterlerden birini oluşturur.

Patriyarkal kapitalizmin özünü anlamadığımız bir kadın emeği okuması/yazını yetersiz kalacaktır. Buradan yola çıkarak patriyarkal kapitalizmi şöyle özetlemek gerekir; patriyarka ile kapitalizm, karşılıksız emek dolayımıyla tarihsel olarak bir bütün oluşturur. Patriyarkal kapitalizmde kadın emeği esas halkayı oluşturur ve patriyarkal kapitalizm kendini kadın emeği üzerinden örgütleyerek güçlendirir. Patriyarka, kendi sistematik eğilimleri ve dinamikleri olan tarihsel olarak kapitalizm tarafından devralınmış, belli yanlarıyla dönüştürülmüş ve maddi temeliyle eklemlenmiş bir sistemdir. Erkeğin kadın emeği üzerindeki denetiminin sağlandığı toplumsal yapıların tamamı patriyarkanın maddi temelini oluşturur. Patriyarka; sadece kadın ve erkek ilişkilerine dair bir özellik olma niteliği taşımaz, farklı tarihsel koşullarda somut biçimde tanımlanması gereken somut bir olgudur. Patriyarka tıpkı kapitalizm gibi kurucu bir egemenlik ilişkisidir. Patriyarkanın kapitalizmde dayandığı maddi temel, erkeklerin kadın emeği üzerindeki denetimleri olarak ifade edilir. Bu denetim vasıtasıyla erkekler kadınların üretim kaynaklarına erişimini engeller ve bedenleri üzerinde denetim sağlar.

Patriyarkal kapitalizmde kadınlar; karşılıksız emek sömürüsü ve cinsiyetçi iş bölümü vesilesiyle sermayenin ve erkeğin doğrudan kar sağlamasını, yaşamın gelecek nesillere aktarımını, devamlılığını ve örgütlenmesini sağlarlar. Evdeki karşılıksız emek kapsamı yalnızca  aile içi çocuk bakımı, yaşlı bakımı, günlük işlerin düzenlenmesi ve takibiyle sınırlı ele alınamaz. Evdeki patriyarkal üretim; erkeğin kadın emeğini denetlemesini ve tahakkümünü kapsar. Kadın emeği üzerindeki erkek denetimi, kadınların bedenleri üzerindeki erkek denetimiyle iç içe girmiştir. Bu nedenle evdeki karşılıksız emek sömürüsü çoğu defa erkek şiddetiyle de bütünleşir. Patriyarkal kapitalizmde erkekler kadınların karşılıksız emeği sayesinde daha fazla zamana ve imkana sahip olurlar. Kendilerini siyasal, kültürel, akademik olarak geliştirme fırsatları artar ve işlerinde kadınlara oranla daha hızlı yükselerek, daha fazla sermaye biriktirme şansı yakalarlar. Bu durum kadınların iş gücü piyasasındaki konumlarını doğrudan belirler.

Burada ayrıca vurgulamak isteriz; patriyarka ve kapitalizmin birbirleriyle olan ilişkisi birbirlerini besleme biçimleridir. Aynı zamanda, patriyarkal kapitalizmi ayrıştırmanın, iki sistemden birini öncellemenin ya da iki sistemin tamamen birbiri içinde eriyerek bütünleştiğinin ifadesi yanıltıcıdır. Kapitalizm ve patriyarka arasındaki ilişki tarihsel dolayımı ve güncel somutluğuyla gerilimleri ve uzlaşıları bulunan, içiçe geçmiş bir sistem niteliğindedir. Yazının ilerleyen kısımlarında ayrıntılı biçmiyle ele alacağımız kapitalist üretim biçiminde yaşanan değişikliklerin kadın emeği ve ezilmişliğine dair yansımaları/dönüşümleri “kapitalizmin” ana belirleyen olduğu bir hat tarifini ve yalnızca kapitalizme karşı mücadelenin kadın kurtuluşunun koşulu olduğu sonucunu taşımaz. Yazı, patriyarkal kapitalizmin somutluğunda bir ilerleyiş ve tarihsel süreç  okuması hedefiyle analiz yapma gayretindedir.

Kapitalist topumlarda  kadınlardan farklı olarak ücretli erkek iş gücü evrensel bir niteliğe sahiptir. Erkek çalışma süreci boyunca öğrenme, uzun süreli, tam-gün çalışma, çalışamayacak duruma geldiğinde emekli olma hakkına sahipken, kadınlar erkeklere eşlik eden, ücretsiz ev işçisi olarak emeklerine ve bedenlerine patriyarkal sömürü ve denetimle beraber ağırlıklı olarak ev eksenli işlerle sömürülürler. Eril bir kamusal alan ve kadınla içiçe geçmiş bir özel alan kapitalist toplumun kurucu unsurudur. Bu açıdan baktığımızda özel alan-kamusal alan ayrımına paralel olarak var olan üretim-yeniden üretim ayrımı da sınıfsal bir zemini olduğu kadar esasında cinsiyete dayalı bir ayrımdır. Bu nedenle sermayenin çıkarları doğrultusunda şekillenen iş gücüne dair yaşanan değişimlerin doğrudan ve dolaylı biçimleriyle kadınlara yansımaları söz konusudur.

Emperyalizm aşamasına geçen kapitalizmin, sermaye yoğunlaşması, ucuz emek ve pazar ihtiyacının ortaya çıkması, bunun karşısında proletaryanın ve sömürge halkların sömürüsünün artması gibi sonuçları ve kendi iç dinamikleri vesilesiyle kadınlara, kadınların emek ve sömürülerine dair  de sonuçları mevcuttur.

Sermayenin merkezileşmesi, üretimin yoğunlaşması, tekelleşme ve eşitsiz gelişme 20. yy boyunca artan bir hızla günümüze kadar büyük krizler ve savaşlar eşliğinde süregeldi. Aynı zamanda bu durum dünyanın emperyalist güçlerle paylaşılmasına yol açarak ve bu sürecin kaçınılmaz sonucu olarak savaşlar, işgal ve katliamlar ortaya çıktı. Savaşın emperyalist aşamada kilit rolü ve sonucu ise hiyerarşiye dayalı siyasal gericilik, sömürü ve şiddet olarak tarif edilebilir. Bu sonuçlar kaçınılmaz ve doğrudan kadınlara yönelik baskı, sömürü ve şiddet biçimleri oluşturdu.

Keza emperyalizmin yapısal krizleri tüm dünyayı etkileyen büyük sonuçlar yarattı. Kriz, emperyalizmin olağan sonucu olması niteliğiyle daimileşti. Yaşanan krizlerin süreklilikleri ve derinlikleri sebebiyle kadınların iş gücündeki sömürülerinde farklılaşmalar ortaya çıktı.

Emperyalizmin Yapısal Krizleri ve Kadın Emeği

Emperyalist kapitalizmin 1970’li yıllarda ortaya çıkan petrol kriziyle yaşamaya başladığı yapısal krizinin yansımaları emek piyasalarını doğrudan etkiledi. Pazarların daralması ve rekabetin sertleşmesi sonucu geleneksel sanayiler tasfiye edilip teknolojiye yönelim artarken aynı zamanda  1970’li yılların sonlarında İthal İkameci Birikim modeli yerini İhracata Dayalı Birikim modeline bıraktı. İhracata dayalı birikim stratejisi, sermaye birikim sürecinde yaşadığı krize yanıt olarak geliştirilerek, sermayenin ve üretimin önündeki engellerin, üretimin parçalanmasını sağlayacak biçimde kaldırılması hedeflendi.

Sanayide egemen olan üretim biçimi olan Fordist üretimden esnek üretime geçiş başladı. Bu sermaye birikimi stratejisi rekabete dayalı, esnek emek sömürüsü ve teknolojik gelişmelerle bütünleşerek küçük üretimin, atölyelerin, evlerde üretimin özetle enformel dediğimiz alanın gelişmesini perçinledi. Üretimin böylece parçalanmış olması sendikalaşmanın da önüne geçerek güvencesiz bir çalışma alanı oluşturdu.

Emperyalist krizin bu döneminde öne çıkan özellikleri şöyle özetlenebilir;

1) İhracata yönelik sanayiyi benimseme,

2) Ülke içi pazarların dünya pazarlarıyla bütünleşmesini sağlayacak düzenlemeler,

3) Kamu harcamalarının kısılması ve devletin kamu alanından çekilerek küçülmesi,

4) Özelleştirme,

5) Piyasaların etkin işlemesini önleyen sınırların kaldırılması,

6) Uluslararası düzeyde rekabet edebilmek için emek maaliyetlerinin düşürülmesi ve sendikaların zayıflatılması.

Yaşanan krizden çıkabilmek için ciddi ekonomik değişikliklere gidilerek, yeni sermaye birikim modelinin yeniden örgütlenmesi sağlandı. Krizi aşmak,  toplumsal güç dengelerini sermaye lehine yeniden düzenlemek maksadıyla aynı zamanda neoliberal politikalar hayata geçirildi. Yukarıda yaptığımız alıntıda da vurguladığımız üzere sermayenin ihtiyacına uygun olarak bu dönemde; devlet müdahalesinin en aza indirilmesi, piyasa ekonomisine işlerlik kazandırılması, “dünya ölçeğinde meta, para ve sermaye akımlarına karşı her türlü engelin ortadan kaldırılması”, sermaye üzerindeki vergi yükünün azaltılması, devlet harcamaları bölüşümü düzenlemek yerine sermaye birikimini arttırmaya yönelik planlanması ve serbest piyasanın egemen anlayış olarak tesis edilmesi süreci örgütlendi. Bu çerçevede sermaye lehine üretim ve emek yapısında bu sürece uygun düzenlemelere gidildi.

Emperyalist krizden çıkmak için yapılan dönüşümler bir bütün olarak dünya piyasalarını değiştirdi. İhracata dayalı sanayileşme modelinin ayakta kalabilmesi iş gücü maliyetinin düşük olmasını zorunlu kılar. Bu süreç tüm emek piyasalarını etkilerken kadın emeğini ve istihdamını cinsiyetçi iş bölümü dolayımıyla ayrıca etkilediğini belirtmek gerekir. Sermaye birikim modelindeki değişiklik akabinde ortaya çıkan neoliberalizm ve yine aynı krizin sonucunda gelişen kentleşme ve göç kadınlara yönelik emek ve istihdamda yeni sömürü biçimleri oluşturan diğer etmenlerdir.

“Çini, Hindistanı ve interneti unutun; ekonomik büyümeyi kadınlar sağlamaktadır”. [1]

Bu sürecin öne çıkan temel özelliğini; ihracata yönelik üretim yapan büyük firmaların, iş gücü maliyetlerini düşürebilmek için mevcut işi parçalara bölerek, merkezde küçük bir çekirdek iş gücü barındırırken, işin büyük kısmını küçük atölyelerde ya da evlerde yaptırmaya başlamasıdır. Çok uluslu şirketlerin emek-yoğun üretim aşamalarını firma dışına taşıması ve fason bağlantılar üzerinden emek maliyetlerini düşürme yoluna gitmeleri vergi, sigorta, iş güvenliği, toplu sözleşme gibi yükümlülüklerini olabildiğince azalttı. Uluslararası emek piyasasında yaşanan bu değişiklik emek gücünün ‘esnekleşmesini’ sağladı. Özellikle geri kapitalist ülkelerde, krizden çıkış yolu olarak ihracata dayalı sanayileşme starejisi benimsendi. Böylece geri kapitalist ülkeler dünya piyasalarına ancak rekabet edebilir nitelik taşıyan sektörlerle açılabilirse başarılı olabilirler ve ayakta kalabilirlerdi. Bunun gerçekleşmesi için de ucuz iş gücü ve hammaddeden yararlanarak, bunların yoğun kullanıldığı sektörlerle dışa açılmak mümkündü. Bu da, daha fazla kadın ve çocuk emeğinin daha ucuza istihdam edilmesi demekti.

Sermayenin ihtiyacına ve dönemin dönüşümüne uygun olarak, ucuz ve daha örgütsüz niteliği sebebiyle kadın emeğine yönelim yoğunlaştı. 1980 sonrası üretimde esnekleşmenin ve kuralsızlığın hakim hale gelmesiyle, dünya genelinde kadınların istihdama katılımında ciddi bir artış yaşandı. Yürürlüğe giren ekonomik politikalarla beraber ‘hane’ geçiminin zorlaşması ayrıca kadınların istihdama katılımında da belirleyici oldu. Tek maaşla –erkek maaşıyla- geçinemeyen haneler çift maaşlı hanelere dönüştü. Yapılan araştırmalara göre; dünya genelinde 1970’lerde yaşanan ekonomik kriz döneminden, 1990’lı yılların ortasına kadar kadın istihdamı, iki misli artarak 2,5 milyara yükseldi.

Sermayenin krizden çıkmak için kadın istihdamını artırması, kadınların evlerden çıkarak, ücretli istihdama dahil olmaya başlaması evdeki erkek sömürüsünün azalması, kadının aileye bağımlılığının görece silikleşmesi gibi görünebilir. Bu durum, kadınlar açısından kimi özgürlükler yaratsa da doğrudan cinsiyet eşitsizliğinin azaldığı sonucunu çıkarmaz. Patriyarkanın, kamusal alanda karşılıksız emeğin üretildiği evden farklı  ve bağımsız dinamikler ve mekanizmalar taşıdığını hatırlamak gerekir. Kadın ve erkek iş gücü arasındaki eşitsizlik, ücret, iyi kazandıran işlere girme açısından bakıldığında erkek egemenlik sınırlı bir gerileme gösterir. Kadınların iş gücüne  katılımı oranında görülen ciddi sayısal artış, bizi kadın sömürüsünün azaldığı sonucuna ulaştırmayacaktır. Aksine kadınlar istihdama katılabilseler de diğer taraftan patriyarkal kapitalizm tarafından erkeğe tabi kılınmaya çalışılırlar.

Ayrıca kadınlar büyük oranda ev emeğinin izin verdiği ölçüde ve sürelerde çalışarak erkek iş gücünden farklı bir profile sahiplerdir. Kadınların kısmi zamanlı ve esnek işlerde çalışmaları, evlenme ve doğum süreçlerinde çalışmaya ara vermek zorunda olmaları ya da işten çıkmaları, erkeklerden farklı işlerde çalışmaları, erkekler gibi sosyal güvenlik haklarından yararlanamamaları, eşdeğer işlerde ücretlerinin daha düşük olması iki farklı ücretli çalışan kategorisi olduğunu gösteririr. Özetle; çeşitli önlemlerle kadınların bakım yükünün hafifletilmesi bu yapısal olguyu değiştirmez.

Kadınların dönüşüm politikalarına uygun mahiyette istihdama katılımları güvenceli, sistemli işlere değil ‘niteliği düşük’ enformel istihdamda kendini gösterdi. Ayrıca üretim sürecinde yaşanan dönüşüm ve teknolojik yatırımlar daha evvel yoğunlukla erkeklerin çalıştığı iş kollarında kadın istihdamına da bir düzey alan açtı. Cinsiyetçi iş bölümünün bir sonucu olarak dolayısıyla esnek çalışmaya uygun ve ağırlıklı olarak evdelerde yapılan üretimin büyük kısmı (endüstriyel ve fason üretim) çoğunlukla kadınlar tarafından gerçekleştirildi. Böylece kadınlar, çoğunlukla kayıt-dışı olarak çalıştıkları için hiçbir yasal korumadan ve sosyal güvenceden yararlanamadıkları bir üretim biçimine dahil oldular. Kadın istihdamı böylece, enformel istihdam biçimlerinin en güvenilmez, en istikrarsız gelir elde edilen, sosyal güvenlik sistemi kapsamı dışında kalan, kötü çalışma koşulları olan işlerde yoğunlaştı. Ev eksenli üretim neredeyse kadına özgü bir üretim biçimi olarak yaygınlaştı.

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) “ev eksenli çalışma” tanımı “kendi evinde veya işverenin işyeri dışında kendi seçtiği bir başka mekânda teçhizatı, malzemeyi ve kullanılan diğer girdileri kimin sağladığı önemli olmaksızın, işveren tarafından belirlenen bir ürün veya hizmetle sonuçlanan çalışma” dır.

Enformel alanda, küçük atölye ve evlerde çalışan kadınlar, evde herhangi bir karşılık almaksızın yaptıklarına benzer nitelikte ve toplumsal cinsiyet rollerinin tezahürleri olan; örgü, dikiş, ürün temizliği, ayıklama, paketleme gibi işler yaparlar. Bunun yanı sıra üretim mekanının ev olması nedeniyle kadınlar tarafından yapılan çocuk bakımı, evin ihtiyaçlarının karşılanması, temizlik, yemek vb. işlerin de aynı zamanda yapılması sağlanır. Kadınlar için evde çalışma dinlenme ve çalışma saatlerinin iç içe geçtiği bir üretim biçimidir. Kadınların bu alanda harcadıkları emek, karşılıksız, görünmeyen emek niteliği taşımaz ancak toplumsal cinsiyet rollerinin sonucu itibariyle görünmeyen emekten izler taşıyan ücretli emek olarak değerlendirilmelidir. Kadınların ev eksenli çalışmaları aynı zamanda patriyarkayı yeniden şekillendirir. Kadınların evde çalışmaları ‘iş’ olarak görülmeyerek, aile bütçesine katkı, ‘ek gelir’ boyutuna indirgenir ve haliyle kadın emeğinin silikleşmesi sonucunu doğurur. Kadınlar üzerindeki patriyarka ve kapitalizmin sömürüsü yoğunlaşır.

Tekstil, hazır giyim gibi hemen akla gelebilecek emek yoğun sanayi dalları ve hizmet sektöründe yoğunlaşan kadın istihdamı; kadın emeği hem “ucuz emek” olmasının hem de patriyarkanın bir sonucu olarak kadınların bu alanlarda çalışabilmek  için gereken eğitim, teknik donanım ve bilgiye ulaşmalarının daha zor olmasının sonucudur. Kadınlar düşük ücretli, vasıfsız ve sosyal güvenceden yoksun bir çalışma hayatı kıskacına dahil edilmişlerdir. Bu iş kolları zaten ‘kadın işleri’ olarak görüldüğü için kadınların düşük ücretli çalıştırılmaları sağlanır. Sosyal güvencenin olmayışı ve uzun çalışma süreleri bu sömürüyü katmerlemiş, oldukça yaygın olan bu üretim biçimi ağırlıklı olarak istatistiklerin dışında bırakılarak, kadın emeği üzerindeki ‘görünmezliği’ ve değersizleşmeyi pekiştirir. Burada belirtmemiz gerekir ki kayıt dışı, enformel sektörde, esnek ve güvencesiz koşullarda çalışma kadınların tercihi değil patriyarkal kapitalizmin bir sonucu olarak kadınlar açısından zorunluluktur. Belirttiğimiz üzere, kadınlar düzenli ve güvenceli iş bulma olanaklarına erkeklere nazaran, daha az ulaşırlar. Dolayısıyla kamusal alanda ve istihdamda yaşadıkları ayrımcılık daha fazla sömürüye zemin hazırlar.

Maliyeti düşük emek gücü ihtiyacı ve bunun kadınlar üzerindeki olumsuz etkilerine odaklanırken aynı zamanda patriyarkanın yeniden üretilme biçimlerinin deşifrasyonu yapılmalıdır. Bu süreç kapitalizmin patriyarkadan yararlanırken onu yeniden-ürettiği durumlara bir örnek oluşturur.

Emperyalist kapitalizmin ihtiyacına  uygun olarak gelişen neoliberalizmin bir sonucu da daha önce devletin kısmi olarak üstlendiği yaşlıların, çocukların bakımı gibi sosyal hizmetlerin bu sürecin beraberinde evlerde ücretsiz olarak kadınlar tarafından yapılmasıdır. Neoliberal politikalar yalnızca özelleştirmeyi, devlet müdahalesinin geri çekilmesini kapsamaz. Kaçınılmaz olarak neoliberalizm muhafazakarlığı, hiyerarşiyi de örgütler. Bu etmenler doğrudan kadınları hedef alır. Ailenin güçlendirilmesi, muhafazakarlığın erkek egemenliğini beslemesi açısından yürütülen neoliberal  politikalar kadınların hayatını adeta sarmalar.

Gıda, konut, istihdam, eğitim, sağlık hizmetleri ve sosyal güvenlik hizmetlerine erişim haklarından uzaklaşan neoliberal söylemde kadınlar, yoksulluğun şiddetini erkeklerden daha yoğun yaşamaktadır. Yoksulluğun neoliberal politikalarla temel bir sorun haline geldiğini ve küreselleştiğini söylemek mümkün. Ancak kadınların yoksulluğu diğer dezavantajlı gruplardan daha şiddetli ve derin yaşadığını vurgulamak gerekir. Dünyada yoksul 1,5 milyardan fazla insanın %70’i kadınlardan oluşur.

Emperyalist kapitalizmin devamlı krizleri neticesinde artan işssizlik ve yoksulluğun da ilk hedefi kadınlardır. Sermaye birikiminin sürdürülemez hale gelmesi sonucu emperyalist sistem uzun süreli etkileri olan krizler yaratır. Yazının ilk bölümünde anlatılmaya çalışıldığı üzere, sermayenin yeniden yapılanma süreçleri kadın emeği üzerinden gerçekleşir. Sermaye yaşadığı krizinden çıkmak için her dönem kadın emeğini stratejik olarak değerlendirir. Nihayetinde her kriz işssizlik ve yoksulluk demektir. Yaşanan kriz dönemlerinde en yoğun sömürüye tabii tutulanlar kadınlar olurlar. Erkek iş gücünün işsizliğinin artması kadınların yaşadığı erkek şiddetine, denetim ve baskısının artmasına neden olur.  Kadınların işsiz kalması ise kadınları ya doğrudan eve hapseder ya da daha kötü iş kollarında çalışmalarına sebebiyet verir. İşsiz kalan kadınların eve hapsolması daha fazla görünmeyen emek sömürüsü demektir. Evlerde yapılan çocuk bakımı, yaşlı bakımı, evin sürdürebilirliğinin sağlanması doğrudan kadına yüklenir. Patriyarkaya uygun olarak şekillenmiş cinsiyetçi iş bölümü  böylece pekiştirilir. Örneğin kriz dönemleri artan yoksulluğun etkisiyle market alışverişini azaltma, dışırıda değil ağırlıklı olarak evde yemek yeme, terzi yerine evde onarım, dikim yapma gibi kısıtlamalarla evdeki kadın emeği daha da artar. İhtiyaç olan ürünler evde kadın emeği  tarafından ücretsiz olarak sağlanır. Kadının işsiz kalması vesilesiyle varsa çocuk, hasta, yaşlı bakımı da  kreş, bakımevi ya da hastane yerine kadın emeği üzerinden yapılarak  bu giderler olabildiğince en asgari düzeye çekilir. Böylece cinsiyetçi iş bölümü pekişirken hem de karşılıksız emeğiyle yapılan üretimle sermaye doğrudan kar elde eder.  Keza sömürüye ek olarak yukarıda da belirttiğimiz üzere erkek şiddeti de kriz süreçlerinde artar. Çünkü kadınların evlerdeki sömürüsü patriyarkal dinamik ve ilişkilerle şekillenir. Kadınların emeğini karşılıksız olarak erkek sömürüsüne tabii kılan  patriyarka kadınların emeklerinin yanı sıra bedenleri üzerindeki erkek tahakkümünü de örgütler.

Kısaca özetleyecek olursak; ihracata dayalı üretim, serbest piyasa ekonomisi, Fridmancı ekonomi politikaların hayata geçirileşi vb. uygulamalarla kendini kurtarmaya çalışan sermaye, çıkış olarak kadın istihdamını kendi lehine artırmayı hedefledi. Emperyalist kapitalizmin krizden kendini kotarmak için ortaya koyduğu dönüşümler ve çözümler, cinsiyetçi iş bölümünün yardımıyla hayata geçirildi. Sermaye krizinden çıkış arayışında kadın emeğinin, istihdamının etkisi yadsınamaz bir önem arz eder. Bu durum sadece emperyalist kapitalist sistemin bu dönemine özgü bir nitelik değildir. Geçmiş dönemlerde de kadınların istihdama çekilmesiyle üretimin sürekliliğinin ve sermaye karının sağlanması hedeflenmiştir. Bu durum patriyarka ve kapitalizmin uzlaşısının bütünlüğünün bir sonucudur.

Yaşanan her ekonomik krizin ve değişim sürecinin bir bütün olarak sınıfları etkilediği bilinir. Bu etkilenme düzeyi üretici güçlerde farklılıklar taşır. Ezilen sınıflar her kriz ve dönüşüm sürecinde emperyalist kapitalizmin karlılığının artırılması temelinde daha yoğun sömürülürler. Sistem krizlerinin faturası sermayenin çıkarlarına uygun olarak proletaryaya yüklenir. Bu sınıfsal temele ek olarak yukarıda özetlemeye çalışıldığı üzere kadın emeği  de kriz dönemlerinde ayrıca cinsiyet temelli sömürü ve tahakküme tabi tutulur. Ucuz emek gücü ve karşılıksız emeğin sağlayıcısı niteliğiyle kadın emeği patriyarkal kapitalizme doğrudan kar sağlar. Görünmeyen emek vasıtasıyla evlerde  kadınlar tarafından karşılıksız yapılan işlerden erkekler fayda sağladığı gibi sermaye de ucuz ve niteliksiz iş gücü olarak kadın emeğinden çıkar sağlamaktadır. Kadınların karşılıksız emeği ve emek beden sömürüsü var olduğu sürece ücretli emeğe katılımları da kadınları aile ve karşılıksız emek sömürüsünden kurtaracak bir zemin yaratmaz.

Karşılıksız ev emeğininin güçsüzleştirdiği kadınlar, ancak düşük ücretli , sosyal güvencesi olmayan işlerde, kesintili olarak çalışıyorlar. Bu işler, onların aileye ve erkeklere bağlılığını da örgütlüyor. Bu bağımlılık sürdükçe, iş gücü piyasalarındaki konum değişmiyor. Ve kadınlar bir kez daha karşılıksız emeğe mahkum oluyor… Bu döngüye günümüzde gittikçe yaygınlaşan bir olgu daha eklendi: Kadınlar, krizle ve sosyal hizmetlerin çökmesiyle birlikte artan ev içi yüklerinin yanı sıra, artık ev eksenli üretim, mikro kredi destekli çalışma gibi ‘ek’ gelir getirici işlere de itiliyorlar. Kısacası, bu kıskaç içinde harcadıkları emek katlanarak artıyor.

Bu kıskaçtan çıkış için kadınlara tek bir çözüm yolu kalıyor; mücadele. Bu zamana kadar kadınlar tüm ekonomik ve yaşamsal haklarını ancak bu yolla kazanabiliyor. Eğitim, çalışma hakkı gibi ilk akla gelebilecek temel haklar kadınların uzun süreli ve ‘bedel’ ödedikleri direnişlerinin sonucu kazandıkları haklar. Çalışmada eşitsizliğin ortadan kaldırılmasına yönelik de yıllardır süregelen bir kadın mücadelesi söz konusu. Kadınların mücadelesi sadece kamusal alanda çalışma eşitsizliğinin ortadan kaldırılmasıyla da sınırlı değil. Patriyarkal kapitalizm olarak tanımladığımız  ve sadece kadın emeği üzerinde değil çoklu mekanizmalara sahip bir tahakküme karşı bütünlüklü ve örgütlü mücadele hattı kadınlar için özgürleştirici ve kazandırıcı olacak. Kadınların ‘erkeklerle’ eşit koşullarda çalışması ve yaşaması için aynı fırsatlardan yararlanabilmesi aynı koşullara sahip olabilmesi gerekiyor. Kadının karşılıksız ev emeği varlığını korudukça bu ‘eşitlik’ tam manasıyla mümkün değil. Karşılıksız ev emeğinin ortadan kaldırılması sadece kapitalizmi öne çıkararak mücadele etmeyi değil patriyarkayı da hedef almayı zorunlu kılıyor. Keza diğer taraftan patriyarka ve kapitalizmi birbirine indirgemeden, bilumum bütünlüğü olan  patriyarkayal kapitalizme dair kadınların yıllardır sürdürdükleri mücadeleyi yükseltebilmek ‘patriyarkal kapitalizmin’ bütünlüğünü doğru analiz edebilmek demek. Yani kadınların sadece kapitalizm dolayımıyla sömürülmediklerini,  hatta sınıfı fark etmeksizin tüm kadınları sarmalayan bir bütünlüğü olan patriyarkayla kapitalizmin ilişkisini görmek gerekiyor.  Kimi yasal düzenlemeler, çalışma şartlarının modernleşmesi, sosyal haklar, uyum politikaları yürürlüğe girse de bahsettiğimiz üzere kadınları bu kıskaçtan çıkaracak bir mahiyete sahip değiller. Bu nedenle bütünlüklü bir kadın mücadelesini örgütlemek, var olan kadın direnişini büyütmek, kıskacı kadınların özgürlükleri ekseninde kırmaksa patriyarkal kapitalizmin hedef aldığı tüm kadınların özne olduğu ( sınıf, ırk, renk ve başka dolayımlar fark etmeksizin) kadın mücadelesinden geçer. Özetlediğimiz bağ itibariyle de bizlerce; kadınların kurtuluşu için kapitalizmin ortadan kaldırılması ön koşuldur. Bu bağlamda, patriyarkal kapitalizme karşı militan, örgütlü, sınırları zorlayan ve koşulsuz olarak kadınların mücadelesi  görüngelere ve alanlara sıkıştırılmadan yükseltilmelidir.

Emperyalizmin Kaçınılmaz Sonucu Olarak Savaş ve İşgalin Kadına Yansımaları

Leninist emperyalist teoriye göre, sermayenin yoğunlaşması, tekelleşme ve eşitsiz gelişme, dünyanın emperyalist güçlerce paylaşılmasına yol açar ve bu sürecin kaçınılmaz sonucu savaştır. Savaş, emperyalizmin yapısal sonucudur.  Emperyalist aşamadaki sömürge ve işgal biçimi daha önceki süreçlerden farklı olarak bir yıkıcılığı beraberinde getirir. Savaşın kadın üzerindeki tahribatı ve olumsuz sonuçları sadece emperyalist kapitalizme içkin bir durum olarak değerlendirilemez. Sınıflı toplumların varlığından itibaren egemen sınıflar tarafından yürütülen savaşlar ve savaş politikalarının kadınlara dair yaptırımları/etkileri söz konusudur.  Savaşın erkek karakterinin tarihselliği mevcuttur.

Buna ek olarak kadınlar, savaş dönemlerinde nesne konumuna itilirler. Genel erkek egemen algı; savaşa katılan erkeğin bıraktığı işleri yerine getiren, ‘vatansever’ kadın rolü üzerinedir. Kadınlar, cephe gerisinde ‘vatan savunması’ için verilen görevleri yerine getirirler, ‘erkek işi’ olan savaşın dışında tutulurlar. Ayrıca savaş dönemlerinde mevcut üretimin sürekliliği de kadınlar üzerinden sağlanmaya çalışılır. Daha önce kadınlara açılmayan iş kollarında kadınlar istihdam edilir. Örneğin İkinci Emperyalist Savaş döneminde sermaye, savaşa giden erkek iş gücünün yerini kadın istihamıyla doldurmak zorunda kaldı. Savaşın ilk dönemi  kadınlar, daha basit iş kollarına yerleştirilirken savaşın beklenenden uzun sürmesiyle birlikte durum değişti. Savaşın ilerleyen dönemlerinde kadınlar ağır sanayi, metal sanayi, makinistlik, polislik gibi alanlarda da çalışmaya başladılar. Erkeklerin savaştan dönmesiyle kadınlar planlandığı gibi ‘evlerine’ dönerek işlerini erkeklere devretmek yerine çalışmaya devam etmek istediler ancak patriyarka ve kapitalizimin uzlaşısı sonucu evlerine geri gönderildiler. 

Emperyalist savaşlar kadınlar üzerinde kaçınılmaz olarak çok boyutlu, yoğun bir sömürü hali yaratır. Savaş olgusu doğrudan kadınlara yönelik muhafazakar ve ırkçı yaklaşımları, vatan savunmasının kadın namusuyla ilişkilendirilmesini getirir. Kadın bedeninin savaş ganimeti olarak sayılması, erkekliği üretmesi, son süreçte Rojava’da yaşadığımız savaş sürecinde gördüğümüz üzere kadınların pazarlarda satılması bizlere emperyalist savaşın erkek yüzünün net fotoğraflarını verir.

Emperyalist savaşların sonuçları itibariyle yıkım, katliam, yoksulluk gibi kadınları doğrudan etkileyen sonuçları söz konusudur. Sadece sonuçları gereği değil emperyalist savaşlar ve çatışma süreçleri de kadınlara yönelik cinsiyetçi yaptırımları bünyesinde barındırır. Savaş dönemlerinde kadınlar cinsel sömürü ve şiddeti en ağır boyutlarıyla yaşarlar. Vietnam’da, Bosna’da, Kore işgalinde, Irak ve Afganistan’da kadınların yaşadıkları toplu tecavüzler, işgal bölgelerinde faillerinin bizzat NATO askerleri olduğu bilinen alıkoyma ve tecavüzler, bölgede yaşayan kadınların ‘savaş ganimeti’ olarak başka bölgelere götürülmesi gibi erkek egemen saldırılar Uluslarası Af Örgütü’nün  belgelerine dahi yansıdı. Örneğin, Bosna’nın, bir dönem işgal bölgelerinden getirilen kadınların satıldığı merkez haline geldiği bilinir.

Kadınlar açısından yarattığı tahribatın ağırlığı nedeniyle savaşın bir diğer sonucu da göç olgusudur. Mülteci kadınların dünya genelinde yaşadıkları ayrımcılık, cinsel şiddet ve sömürü, emperyalist savaş politikalarının bir sonucudur. Özellikle Ortadoğu’da yaşanan savaş bölgelerinden ayrılan kadınların kaçak yollarla yer değiştirme süreçlerinde yaşadıkları zorluklar, uluslararası mülteci kamplarında yaşanan erkek egemen saldırılar sık sık gündeme yansır. Göçmen ve mülteci kadınlar eğitim düzeyleri fark etmeksizin gittikleri ülkelerde ağırlıklı olarak ucuz iş gücü olarak görülürler. Gündelikçilik, temizlikçilik, hasta bakımı gibi işler göçmen/mülteci kadınlara daha ucuza yaptırılır. Güvencesiz, kayıt dışı ve emek yoğunluklu çalışan mülteci/göçmen kadınlar emek sürecinde yaşadıkları sorunlara, taciz, tecavüz gibi saldırılara karşı da savunmasız bırakılırlar.

Özcesi; emperyalist savaşların karakteristik özelliklerinden biri de erkek egemenliğidir.  Emperyalist savaşlar kadınların savaş döneminde nesne olarak görülmeleri, savaşın kadınlar üzerinde yarattığı bedensel ve emek tahribatı olarak sırabileyeceğimiz nice olumsuz etkileri barındırır ve örgütlerler. Bu nedenlerle kadın mücadelesinde savaş karşıtlığı yıllardır öne çıkar. Kadınların savaş karşıtlığı savaşın dışına itilmiş, mağdurlar olması gibi algılansa da aslında savaşın tüm gerici tezahürlerini yaşarlar.  Bu kapsamda ele aldığımız emperyalist savaş yıkıcılığı; savaş karşıtlığına, kadınların topyekün direniş, silahlı ayaklanma ve devrimci savaş karşıtı oldukları manasına gelmez. Keza dünyanın çok yerinde kadınlar, patriyarkayal kapitalizme karşı silahlı mücadelelerde yer aldılar. İç savaşlar, ayaklanmalar, çatışma dönemleri hatta ve hatta poleterya diktatörlüğünün kuruluş aşamalarında,  enternasyonel direnişlerde erkek tarih silikleştirse de kadınlar hiç azımsanmayacak oranda var oldular.

Hayır bayım, patriyarkal kapitalizme karşı silahlı mücadele!

Kadınların savaşa katılmaları özellikle silahlı çatışmalarda, örgüt ve direnişlerde yer almaları konusu ayrıntılı ve güçlü bir tarihsel sürece haizdir. Yazımızın kapsamı vesilesiyle; işgal ve sömürgeciliğe karşı mücadelede kadın özneliğini ele almaya çalışacağız. Bu doğrultuda yakın tarihin en net örneği Rojava Devrimi ve kadınların bu süreçte aldıkları rol olarak karşımıza çıkar.

Bu anlamda Rojava’nın özgünlüğü sadece kadınların gerilla haraketine dahil olmaları – ki tarih boyunca pek çok gerilla hareketine kadınlar katılmıştır-  hatta bunun bir ileri aşaması olarak kendi ordularını, savaş güçlerini oluşturmalarıyla sınırlanarak ele alınamaz. Rojava Savaşı boyunca kadınlar aynı zamanda toplumsal dönüşüm ve inşa sürecindeki eylem ve mücadeleleriyle ‘yeni hayatı’ örgütlediler. Bölgenin Ortadoğu’da yer alması, güçlü patriyarkal ilişkilere rağmen kadınların kolektif yeni yaşamı örgütlemede aldığı rol bize aynı zamanda tarihi bir referans oluşturuyor.  Rojava’da kadınlar sadece erkeklerle eşit oranda savaşa dahil olmanın ve IŞİD, cihadist çeteler, Türk Ordusu gibi güçlerle çatışmalara girmenin ötesine geçerek, ‘kurucu’ aşamada da önemli adımlar attılar. Cinsiyetçiliğe karşı, kolektif, ekolojik bir toplumsal inşanın ve özyönetimin kurucu dinamiği/öznesiydi. Bu dönüşüm  kadınların yönetim mekanizmalarına dahil edilmesi, erkek egemen saldırılara karşı güçlü organların geliştirilmesi, erkek egemenliğe dair her bölgede eğitimlerin başlatılması, bölgede yaygın olan çok eşliliğin yasaklanması gibi önemli dönüşümleri de kapsıyor.

Rojava’ya dair işgalci, sömürgeci saldırılar ciddi savaş ve direnişlerle karşılık bulsa da devam ediyor. Son olarak yaşanan Serekaniye Savaşı’nda Hevrin Halefi’nin katledilmesi, kadın gerilaların T.C. destekli cihadist çetelerce rehin alınarak işkence görmesi hafızalardaki yerini koruyor. Bu saldırılarda aynı zamanda Rojava’da yükselen kadın mücadelesi ve özneliğinin hedef alınmadığını söylemek çok güç. Nihayetinde emperyalizm için bölgede kapitalizme alternatif bir yaşamın örgütlenmesi, inşada ve mekanizmalarda ortaya çıkan kadın rolü temel dinamikleri açısından ayrı ayrı tehdit oluşturuyor. Böylece sistematik olarak yürütülen Rojava saldırı ve savaş konseptinin,  hedeflerinden birinin  örgütlenen kadın direniş ekseni olduğunu unutmamak gerekiyor.

Sonuç yerine:

Yazı boyunca emperyalizmin krizleri vesilesiyle kadınlara yönelik yaptırım ve tahakkümlerini tariflemeye çalıştık. Emperyalizm aşamadaki kapitalizmin kadınlar üzerindeki emek-beden-kimlik sömürüsünün teşhiri sayfalarca sürebilir. Lakin en net haliyle veczedecek olursak; patriyarkal kapitalizmin sarmaladığı şiddet, görünmeyen emek sömürüsü, katliam, cinsel suçlar, cinsiyetçiliğin pekiştirilmesi ve kadın emeğinin türlü biçimde sömürüsünün katmerlenmesidir.

Sistem var olduğu sürece devrimci ve kadın perspektifli bir kopuş olmadıkça, tüm saldırganlığıyla kendini koruma yöntemlerini devreye koyacak. Bu krizler başka krizleri tetikleyicisi olarak kendi yörüngelerinde yeni çıkış yolları arayacak ve her biri ezilenlere ağır yaptırımlar olarak dönecek. Sözün özü emperyalizmin krizi; dünya halklarının sömürüsü, işçi sınıfının yoksulluğunun derinleşmesi, kadınların emek ve bedenlerinin ağır biçimlerde saldırıya uğraması, yıllardır süren mücadeleler sonucunda edinilmiş haklarının tek tek kaybıdır.

Burada şu soruyu soralım; Peki ya kadınların özgürleşmesi? Kadınlar bu sömürü kıskacından kurtuluşu nasıl sağlayacak?

İlk başlıkta işaret ettiğimiz gibi kadınları sarmalayan sistemin çetrefilliği nedeniyle kadınların kurtuluşunun tek çözüm yolu direniş. Mevcut kadın dinamizminin eylemliğini militan bir hatta taşımak ve örgütlü bir bütünlüğe sahip erkek egemenliğine karşı mevzi kazanmak, kadınların kurtuluşunun mihengini oluşturuyor. Diğer taraftan örgütlü erkek egemenliğe karşı mücadelenin kazandırıcı bir niteliğe sahip olması yine örgütlülükten geçiyor. Doğrudan patriyarkal kapitalizmin bütünlüğünü hedef alan saldırıları örgütleyebilmek; ne kadınların kurtuluşunu salt sınıfın kutuluşuna indirgeyen ne de salt patriyarkayı hedef alarak kapitalizmin dinamiklerini, mekanizmalarını es geçen hattan ayrışmayı da zorunlu kılıyor. Kendini en üst dereceden hissettiren patriyarkal kapitalizme karşı mücadeleyi bugünün bir üst aşamasına taşımadan, bunu tüm ezilenlere cesaret veren bir militanlıkla ve örgütsel zeminle inşa etmeden kadınların kurtuluş mücadelesini büyütmek mümkün değil. Kendini savunmaya kitleyen bir kadın hareketinin, bu saldırılara karşı başarılı bir  mücadele yürütmesi de aynı şekilde imkansız. Bu nedenle tehdit altındaki kazanılmış haklarını ve mevzilerini geri alan ve bunun ötesine geçmeyi tahayyül eden bir tarzla hareket etmek gerekiyor. Kadınlara karşı tüm mekanizmalarını işleten, kadın emeğinin sömürüsüyle doğrudan maddi kar sağlayan, kadınlara karşı en gerici, insanlık dışı yaptırımları ve anlayışı örgütleyen patriyarkal kapitalizm var oldukça kadınların tüm mevzilerinin, haklarının ve yaşamlarının tehlike altında olduğunu unutmadan bunu alt üst edebilecek militan kadın mücadelesini örgütleyebilmek bu açıdan kadın örgütlenmesinin temel görevini oluşturuyor.

Militan kadın perspektifi, erkek egemenliğine karşı taaruzu temel alarak askeri-politik bir bütünlüğe tekabül eder.  Erkek egemenliğinin kadınlara yönelik her saldırısına aynı yerden cevap üretmeyi mevcut mücadele düzeyini zorlamayı ve kadınlar lehine kazanımlar sağlamayı gerektirir. Kadınların mücadelesini örgütlü ve güçlü bir militanlıkla harmanlayarak etkin kılmak, her koşulda, her ‘ani’ gelişme ve saldırı durumunda, ‘beklenmedik’ süreçlerde süreğenliğini koruyan, gelen saldırılara karşı yanıt olabilecek karşı hamleyi örgütleyebilecek potansiyeli temsil eder. Vurgulamak istediğimiz, cesur ve yaratıcı bir pratikleşme sürecidir. Bu nedenle kadın mücadelesi sistematik bir pratiği ve örgütlenmeyi teşkil etmelidir. Aynı yerlerde belli zamanlarda yürütülmeye çalışılan, kendini belli taleplere sıkıştıran anlayış yerine; yayılan kadın öfkesine ve mücadelesine öncülük etmeyi hedef alan anlayışı hakim kılmak, bunu yaparken de sokağa çıkan kadın dinamizmini lafzi gerekçelerlendirmelerle dıştalamayarak bütünleşmeyi içerir. Bu açıdan feminist mücadelenin geçmiş kazanımları, deneyimleri ve bugünkü politik zemini açısından yarattığı dinamizm önemlidir. Kadın mücadelesinin yetersizliklerinin, sıkışmışlıklarının, klasik araç yetmezliklerinin teşhiri üzerinden değil kadınların örgütlü zemininin militan hattını ilerletmek esaslı bir tarif yapıyoruz. Bir diğer taraftan güncel koşulların ‘zorluklarına’, ‘sıkışmışlıklarına’ dair argümanlara ve izah çabalarına da sırt çevirmeliyiz. Kadın perspektifli bir kopuştan bahsediyorsak bu koşulsuz olarak sistem uzlaşılarından, reformizmden ve pasifizmden uzak olmalıdır. Objektif koşulların doğru analizini yapabilen ve o doğrultuda politik askeri adımlar kaydeden bir örgütlülük zemini olmadığı sürece erkek egemenliğe karşı savaşım kazandırıcı niteliğe bürünmeyecektir.

Kurtuluş esaslı bir mücadelede; patriyarkal kapitalizme karşı kadınların adalet, özgürlük ve kurtuluş mücadelesinin araçlarını birbirinden ayrıştırmadan, örgütlenmeyi, öncüleşmeyi, taaruzu esas alan, zora dayalı olmalıdır. Zorun inşası da ancak patriyarkal kapitalizmin saldırılarına ve rollerine karşı, patriyarkal tüm kurumları hedef alan, militan kadın öncülerle hayata geçebilir. Patriyarkal kapitalizmin kadınlara çizdiği tüm sınırları zorlayarak aşan, silahlı kadın mücadelesinin örgütleyiciliğiyle erkek egemenliğin şiddetine ‘şiddetle’ karşılık verebilen öncüleşmeyle kurtuluşumuz mümkün.

Bizlerin feminist kurtuluş mücadelesinin özü, Kadın Komünarlar Birliği’nin kurucu öncüsü Aynur Ada’nın tariflediği gibidir ;

‘’Ölçüt, eylem ve örgütlenmedir. Bunu yapacak cesaret ve cürete sahip bir militanlaşmadır. Bugün militanlıkta yaşanacak herhangi bir tıkanmanın düşmanın gücünden kaynaklandığı anlayışını kabul etmiyor. Eksiklik oyun içinde olma ısrarından gelmektedir. Militanlıkla kadın mücadelesini birlikte ele almak için argüman üretmeye çalışan örgütsel ve politik tartışmalar her ne kadar metni olumluyor gözükse de oldukça gereksiz ve geri. Görünmeyen bir militanlık, üstencilik, bir değere yaslanarak yaşama olgusu kof ve ileri derecede teslimiyete götürecek kadar tehlikeli. Başarı düşmanda yarattığı gerileme ve kadın mücadelesindeki ilerleme ile görülebilecek kadar netken, eyleme geçmekten başka şansı olmayan bizler “oyunun dışına çıkmaktan” önce kendimize görevler çıkarmayı anlamalıyız. İşe kendi hücrelerimizi parçalayarak başlıyoruz.’’


[1] * Neoliberalizm ve feminist politikada sınıf tutum arayışları- Aynur Özuğurlu