Lenin ve Emperyalizm Teorisi | Birtan Polat

Emperyalizm kavramı, uluslararası Marksist hareket içinde 1890’larda geniş ölçüde tartışılmaya başlandı. Marksist partiler İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya ve Rusya’da emperyalizm kavramını belirli teorik ve siyasal ihtiyaçlar çerçevesinde tartışıyordu. Bu ihtiyacın ortaya çıkması, kapitalizmde yaşanan dönüşüm sonucunda belirginleşen sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşme eğiliminin ortaya çıkardığı ekonomik ve politik olgulardı. Sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşme düzeyindeki yükselişin yarattığı sonuçlar, yeni olguların sistematik bir analizini sosyalist hareket için yaşamsal bir ihtiyaç haline getirmişti.

Sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşme eğilimi, kredinin kapitalist üretim sürecinde edindiği işlev ve bankaların kapitalist üretim sürecinde artan rolü Marks’ın Kapital’in üçüncü cildinde geniş biçimde ele aldığı konulardı. Kapital’in üçüncü cildi Marks’ın ölümünden sonra Engels’in dağınık el yazması metinler üzerindeki yoğun çalışması sonucunda okuyucuya ulaştı. Ancak tamamlanmış değildi. Dahası, Marks üretimin giderek artan oranda uluslararasılaşmasını; kapitalist dünya pazarının gelişimi ve yapısını içerecek bölümleri Kapital’in organik bölümleri olarak tasarlamıştı. 2 Nisan 1858’de Engels’e yazdığı bir mektupta ekonomi-politik eleştirisinin altı kitaptan oluşacağını belirtmiş ve tam kapsamı hakkında şunları yazmıştı: “1-Sermaye üzerine 2- Toprak mülkiyeti 3- Ücretli emek 4- Devlet 5- Uluslararası ticaret 6- Dünya pazarı”[1]

Kapital’in üçüncü cildindeki açılımlar, yaşanan dönüşümün temel dinamiklerini kavrama noktasında sosyalist harekete güçlü bir içgörü sunmuştu. Fakat bu konuların sistematik bir analizi ve sunumu Marksist hareket önünde önemli bir görev olarak duruyordu. Marks, üçüncü ciltte anonim şirketlerin kuruluşuyla birlikte, “üretimin ve girişimlerin ölçeklerinin, geçmişin bireysel sermayeleri için olanaksız olan muazzam genişlemesine”[2] vurgu yapmıştı. Kitabı hazırlayan Engels bu noktada araya girerek bir not düşmüştü. Engels notunda, “Marx’ın yukarıdakileri yazmasından bu yana, bilindiği üzere, anonim şirketlerin ikinci ve üçüncü nesillerini temsil eden yeni sınai işletme biçimleri gelişti.” saptamasını yapmış ve “her ülkede belirli bir dalın büyük sanayicilerinin üretimi düzenlemek için bir araya gelerek kartel oluşturmaları” gelişmesine işaret etmişti. Böylece, “bir komite, her bir kuruluşun üreteceği miktarı saptıyor ve gelen siparişlerin paylaşımında son sözü” söylüyordu. Engels, kartel oluşturma yoluyla kurulan tekelci birimlerin “tek tek bazı durumlarda zaman zaman uluslararası kartellere” dönüştüğünü İngiliz ve Alman demir karteli üzerinden örnekliyordu. İngiltere’de tüm alkali üretimini tek firmada toplamış olan United Alkali Trust örneğini ele alan Engels, “Tüm kimya sanayisinin temelini, bu dalda rekabetin yerini tekel almış.” olduğunu belirtirken, bu durumun “ulusun gelecekteki kamulaştırmasının ön hazırlığı” olarak kabul edilebileceğini eklemişti. 

Marks metnin ilerleyen kısmında anonim şirketlerin gelişmesiyle birlikte sermayenin “belirli alanlarda tekel” kurmasına dikkat çekmiş, bu durumda tekellerin “devlet müdahalesini davet ettiğini” ve bankaların artan rolüyle birlikte “yeni bir mali aristokrasi”nin ortaya çıktığını saptamıştı. Marks ve Engels’in emperyalizmin ekonomik temeline ilişkin kristal netliğindeki bu analizleri, kapitalizmde yaşanan dönüşümün ana dinamiğinin temel unsurlarını açığa çıkarmıştı. Emperyalizm kavramının öz olarak tekelci kapitalizm çağı kapsamında kullanılmasından önceki dönemde yani Marks sonrası kuşağın klasik emperyalizm teorilerini üretmesinden önce, kavram esas olarak siyasal yönelimli bir kullanıma sahipti.

Emperyalizm kavramı ağırlıklı olarak siyasal bir içerikle Fransa’da ikinci imparatorluk ve Louis Bonaparte iktidarının (1852-1870) özgüllüğünü vurgulamak için İngiliz siyasal yazınında kullanılmaya başlanmıştı. 1876 yılında Kraliçe Elizabeth’in İngiliz resmi belgelerinde ilk kez Hindistan İmparatoriçesi olarak zikredilmesiyle daha geniş bir kullanım alanı kazandı.[3] Kavram, Louis Bonaparte’da sembolize olduğu düşünülen “dışarıda macera peşinde koşma”, “yanlış bir askeri ihtişam görüntüsü” verme ve “keyfi despotik bir iktidar kurma” arzusu gibi özelliklere işaret ediyordu. Marks da Haziran 1871’de yazdığı Fransa’da İç Savaş adlı eserinde kavramı bu yaygın kapsamı çerçevesinde kullanmıştı. Emperyalizm kavramı Fransa’da İç Savaş’taki kullanımında, Fransa’da kapitalist devletin ulaştığı son aşamaya işaret ederken şöyle ifade edilmişti: “Emperyalizm, doğmakta olan burjuva toplumun, feodalizmden kendi öz kurtuluş aleti olarak dünyaya getirdiği ve iyiden iyiye gelişmiş burjuva toplumun, sonunda emeği, sermayeye bir köleleştirme aracı durumuna dönüştürmüş bulunduğu bu devlet iktidarının, aynı zamanda hem en değerden düşmüş hem de en son biçimidir.”[4]

Emperyalizm kavramı imparatorluk kavramı gibi kaynağını Latince “imperium” sözcüğünden almıştı. 19. yüzyılın ikinci yarısında İngiliz egemen sınıfları kurmuş oldukları büyük sömürge imparatorluğu çerçevesinde sözcüğü sahiplenmiş, kullanmaya başlamıştı.[5] Dönemin Britanya Sömürgeler Bakanı Joseph Chamberlain Britanya İmparatorluğu’nun çıkarlarının dünyanın çıkarlarıyla örtüştüğünü savunuyor, bu nedenle Britanya’nın dünyanın değişik bölgelerinde tek taraflı ve etkin askeri müdahalelerde bulunma hakkının var olduğunu iddia ediyordu. 

Marks sonrası kuşağın kapitalizmde yaşanan dönüşümü teorik olarak kavrama çabası bağlamında yürüttüğü tartışmalar konuya ilişkin bir dizi önemli teorik eserin ortaya çıkmasını sağladı. Bunların önde gelenleri, Rudolf Hilferding Finans Kapital (1910), Rosa Luxemburg Sermaye Birikimi (1913), Nikolay Buharin Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi (1915) başlıklı kapsamlı çalışmalardı. Lenin bu tartışmaya çeşitli yazılarıyla katıldı ve 1916 yılında Emperyalizm başlıklı kitabını yayınladı. Marks sonrası kuşağın çalışmalarında emperyalizm kavramının kullanımı önemli bir değişiklik yaşadı. Lenin, emperyalizm teorisinin özünü ortaya koyarken, “tekel” demişti, “Kapitalizmdeki gelişmenin en son aşamasının son sözüdür.”[6] Lenin bu saptamanın ardından bankaların rolüne dikkat çekmiş ve “modern tekellerin” doğasını doğru kavramak için “bankalar ve yeni rollerini” titiz bir biçimde analiz etmişti.

Lenin’in emperyalizm teorisini oluştururken yararlandığı iki temel kaynaktan biri Alman sosyal demokrat hareketinin önde gelen isimlerinden Rudolf Hilferding’in Finans Kapital adlı çalışmasıydı. Hilferding çalışmasının ana tezini şu şekilde formüle etmişti: “Modern kapitalizmin en karakteristik özellikleri yoğunlaşma süreçleridir ki bu süreçler bir yandan karteller ve tröstler oluşturarak ‘serbest rekabeti ortadan kaldırmakta’, diğer yandan da banka ve sanayi sermayelerinin hiç olmadığı kadar yakın bir ilişki içine sokmaktadır. Bu ilişki yoluyla sermaye, en üst ve soyut ifadesine, yani finans kapital biçimine bürünmektedir.”[7] Lenin, Hilferding’in bu tezini geliştirerek kendi emperyalizm teorisinin ekonomik temeline yerleştirdi.

Lenin’in yararlandığı bir başka kaynak İngiliz reformist Hobson’un Emperyalizm başlıklı çalışmasıydı. Lenin, Hobson’un emperyalist ülkelerde gözlemlediği “asalaklaşma” ve “çürüme” eğilimini kendi teorisinin temel yapı taşlarından birine dönüştürdü.  Emperyalizmin “kupon kesme işlemiyle bütün dünyayı soyup soğana çeviren, özellikle zengin ve güçlü bir avuç devleti” ortaya çıkardığını belirtti ve sermaye ihracının emperyalizmin belirleyici ögelerinden biri olduğunu vurguladı.

Lenin’in emperyalizm teorisi, Marksist hareket içinde yaşanan siyasal ve teorik tartışmalarla geliştirildi. Emperyalizmin teorik olarak kavranışındaki farklılıklar çok önemli siyasal sonuçlar doğuruyordu. Kapitalizmde yaşanan dönüşümden çok farklı siyasal sonuçlar çıkarılmasının en belirgin örneklerinden biri Eduard Bernstein’ın konuya yaklaşımıydı. Marks sonrası kuşağın yürüttüğü tartışmalarda revizyonist eğilimin teorisyeni olan Bernstein, “yaşanan dönüşüm nedeniyle kapitalizmin koşullara uyum yeteneğinin sürekli geliştiğini, kredi sisteminin güçlenerek yaygınlaşmasının, ekonomide düzenleme yapma kapasitesi yüksek olan kartellerin artmasının, ulaşım ve iletişim sistemlerinin büyük bir hızla gelişmesinin, işveren örgütlerinin sürekli büyümesinin kapitalist krizleri yumuşatmakta ve kapitalist krizlerin yarattığı toplumsal ve politik çelişkileri sönümlendirmekte” olduğunu iddia etmişti.[8] Revizyonist eğilim, kapitalizmde yaşanan bu gelişmeler nedeniyle Marksizm’in gözden geçirilmesini ve eskimiş bir dizi Marksist kabulden vazgeçilmesini savunuyordu.

Emperyalist merkez ülkelerin sömürgeci işgaller aracılığıyla dünyaya yayılmasını olumlu bulan Bernstein, kendisini “her yerde Alman çıkarlarının bir avukatı ve savunucusu” olarak takdim ediyordu. Bernstein emperyalist Avrupa devletlerinin sömürge işgallerini şu sözlerle savunuyordu: “Eğer ABD’de, Kanada’da, Güney Amerika’da ve Avustralya’nın belirli kısımlarında milyonlarca insan, başka zamanlardan gelmiş yüz binlerle yan yana gelmişse; bu, Avrupa uygarlığının sömürgeci ilerlemesinden ötürüdür. Ve eğer İngiltere’de ve başka yerlerde besleyici ve lezzetli tropik ürünler halkın sürekli tükettiği başlıca gıda maddeleri hâline gelmişse ve Amerika ve Avustralya’daki büyük meralar ve tarlalar, milyonlarca Avrupalı işçiye ucuz et ve ekmek sağlıyorsa, sömürgeciliğin tüm bu girişimlerine teşekkür etmek zorundayız. (…) Ekonomimizin sömürgecilik üzerinden yaşadığı yayılma olmasaydı, bugün Avrupa’da hâlâ var olan ve bizim kökünü kurutmaya çalıştığımız yoksulluk daha da kötüleşir, onu yok etmeye dönük umutlarımız sönerdi. Bir tarafa sömürgeciliğin işlediği suçlar, diğer tarafa sömürgelerden edinilen faydalar konulsa, faydaları kat kat büyüktür.”

Emperyalizm tartışmalarının sosyalist dergilerdeki yazılarda kendine daha fazla yer bulduğu bir dönemde yazan Bernstein, bazı sosyal demokratlar tarafından kullanılan emperyalizm kavramının çok “müphem” olduğunu belirtiyor, kavramı, antik Roma İmparatorluğu ile ilişkilendiriyor, modern kapitalizmle birlikte bu kavramın farklı ele alınmasını öneriyordu. Ona göre, 19. yüzyılın son çeyreğinde modern Britanya emperyalizminin yayılma ve büyümesiyle, Britanya işçilerinin önemli ekonomik ve politik haklar kazanması birbiriyle doğrudan ilişkiliydi. Bu nedenle emperyalizme “gerici” denilemezdi. “Emperyalizmi bir günahlar kataloğuyla yargılamaktan daha basit bir şey yoktur.” şeklinde yazan Bernstein, bunu yaptıklarını düşündüğü hareketin sol kanadını eleştiriyordu.

Alman sosyal demokrat hareketinin sol kanadında yer alan Julian B. Marchlewski, Bernstein’ın emperyalizm konusundaki görüşlerini ele aldığı bir yazıda, “Emperyalizm zorunlu olarak, proletarya için er ya da geç tehlike yaratacak maceracı bir fetih politikasına, militarist sistemin yayılmasına ve devlet gücünün arttırılmasına öncülük eder.”[9] demiş, Bernstein’ı bu bağlantıyı reddettiği için eleştirmişti. Emperyalizmi teorik kavrayış farklılıklarından doğan siyasal çatışmaların en görünür hale geldiği ortam 1907 yılında düzenlenen 2. Enternasyonal’in Stuttgart Kongresi oldu. Bu kongrede savaş, militarizm ve sömürge sorunu üzerine sert tartışmalar yaşandı. Sömürge sorunu üzerine hazırlanan bir karar tasarısı emperyalist devletlerin işgallerini meşrulaştıran bir içeriğe sahipti. Lenin ve Rosa Luxemburg’un ortak inisiyatifiyle karar tasarısı düzeltildi. Lenin kongreden sonra yazdığı bir değerlendirmede konunun önemine dikkat çekti ve şunları ifade etti: “Sömürge sorunu, enternasyonal kongrelerinde ilk kez ele alınıyor değil. Şimdiye dek enternasyonal kongreleri, burjuva sömürge siyasetini, herhangi bir sınırlama yapmaksızın, her zaman, yağma ve zor siyaseti olarak suçlamıştı. Ne var ki bu kez, kongre komisyonu o tür kuruldu ki başta Hollandalı van Kol olmak üzere oportünist kişiler, komisyona egemen oldu. Karar taslağına, sosyalizm altında sömürge siyasetinin uygarlaştırıcı bir rol oynayabileceği, bu nedenle kongrenin ilke olarak her türlü sömürge siyasetini suçlamadığını belirten bir tümce eklendi. Komisyonda azınlık bir grup (Almanya’dan Ledebour, Polonya ve Rus sosyal demokratları ve daha birçok kişi) böyle bir düşüncenin taşınmasına karşı şiddetle itiraz etti. Sorun kongreye getirildi. Kongrede her iki eğilimin gücü birbiriyle öylesine yakındı ki aşırı ölçüde çekişmeli tartışmalar oldu.

“Oportünistler van Kol’un arkasında toplandılar. Alman temsilciler çoğunluğu adına konuşan Bernstein’la David ‘sosyalist’ bir sömürge siyasetinin kabulünde direndiler (…) Tartışma konusu olan şey, modern burjuva yağmasına ve zorlamasına ödün verip vermememiz sorunuydu. Kongre, ilkel toplumların bütün köleleştirilmesine dayanan bugünkü sömürge siyasetini tartışmalıydı. Burjuvazi, sömürgelere gerçekte köleliği götürüyordu; yerli halka o zamana dek görülmedik ölçüde bir çirkinlikle davranıyor, eşine tanık olunmamış bir zora başvuruyordu; frengi ve içkiyi yaygınlaştırarak, halkı ‘uygarlaştırıyordu’. Durum böyleyken, sosyalistlerin, ilke olarak sömürge siyasetini kabul etme olasılığı üzerinde kaçamaklı sözler söylemeleri bekleniyordu! Bu açıktan açığa burjuva görüşüne kapılanmak demek olurdu; proletaryayı burjuva ideolojisine, başını küstahça kaldıran burjuva emperyalizmine bağımlı kılma yolunda atılmış kesin bir adım olurdu.”[10]

Lenin’in emperyalizm teorisi dönemin siyasal sorunlarının analizinde ona çok önemli hareket noktaları sundu. Sosyalist hareket içinde militarizmin gelişimi, sömürge yağması ve emperyalist devletler arası rekabet ve paylaşım mücadelelerinin sertleşmesi başlıklarında yürütülen tartışmalar, emperyalizm teorisinin temellerini oluşturan kapitalizmde yaşanan dönüşümle birlikte Lenin’in bütünsel bir teorik yapı oluşturmasını sağladı. Lenin’in emperyalizm teorisini oluştururken başvurduğu eşitsiz gelişim yasası, onun dünyanın emperyalistçe bölünüşünü güçlü bir biçimde ortaya koymasına temel sundu. Lenin bu sağlam temele dayanarak mali sermayenin “siyasal egemenlik için çaba” gösterdiğini vurguladı ve “Siyasal gericilik her zaman emperyalizmin kendine has bir özelliğidir.” şeklinde yazdı. Emperyalist çağda “bir avuç büyük güç tarafından ezilen ulusların sömürüsünün” öneminin altını kalınca çizdi.

Lenin emperyalizm teorisini oluştururken, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin teorik önderi Karl Kautsky’nin konuya dair yazdıklarına geniş yer ayırdı. Kautsky’nin gerici ultra-emperyalizm teorisinin eleştirisi Lenin’in eserinde kendine çok geniş bir yer buldu. Bunun nedeni, Kautsky’nin teorisinin, Avrupalı sosyalistlerin ezici çoğunluğunun emperyalist paylaşım savaşı karşısında aldıkları gerici siyasi tutuma geniş bir alan açmasıydı. Kautsky dönemin en büyük ve etkili partisinin teorisini kuran kadronun en etkili unsuruydu. Kautsky’nin emperyalizm teorisinin en önemli kusuru, kapitalizmde yaşanan dönüşümün toplumsal ve siyasal ilişkiler üzerindeki etkisini hafife almasıydı. Kautsky emperyalizmi kapitalizmde yaşanan dönüşümle oluşan yeni ve daha yüksek bir aşama olarak değil, belirli sermaye gruplarının siyasi bir tercihi olarak kavrıyordu.  Kautsky’e göre, “Emperyalizm, tıpkı yerini aldığı Manchestercilik gibi, tikel bir tür kapitalist politikadır. Bu terim de, zorunlu bir şekilde bağlantılandırılsa bile özgül bir ‘ekonomik evre’yi dile getirmiyor.”[11] idi. Ona göre, “Marx’ın kapitalizm için söyledikleri emperyalizm için de geçerlidir.”

Lenin Kautsky’nin bu tezini Emperyalizm kitabında ele almış ve şunları yazmıştı: “Kautsky, 1915’te hatta 1914 Kasım’ından itibaren, -emperyalizmle, ekonominin bir ‘evre’sinin veya bir aşamasının değil, fakat bir politikanın daha doğrusu finans sermayesinin ‘tercih ettiği’ belli bir politikanın kastedilmesi gerektiğini; ‘çağımız kapitalizminin tüm olguları’ (yani karteller, himayecilik, finans temsilcilerinin egemenliği, sömürgeci politika) kastedildiği takdirde, kapitalizm açısından emperyalizmin gerekliliği sorununun ‘en yavan totoloji’ haline geleceğini, çünkü bu durumda ‘emperyalizmin kapitalizm açısından hayati bir gereklilik olduğunun kendiliğinden ortaya çıkacağını’ vb. belirterek- bizim emperyalizm hakkındaki tanımımızda ifade edilen temel fikirlere kararlı bir biçimde karşı çıkmıştır.” 

Kautsky emperyalist paylaşım savaşlarının özünün farklı finans kapital gruplarının sömürgeleri, hammadde kaynaklarını, pazarları ele geçirme mücadelesi olmasını inkara varan teorisinde, kartellerin -yani finans kapitalin- savaştan çok barıştan çıkarı olduğunu, savaşın ardından kartellerin barışçıl bir politikaya geçebileceklerini savunmuştu. Kautsky bunu şöyle ifade etmişti: “Dünya Savaşı’ndan sonra silahlanmadan elde edilen olası bazı çıkarlar haricinde kapitalist sınıf açısından bile ekonomik bir zorunluluk kalmamıştır. Tam tersine devletler arasındaki çatışmaların son derece tehdit ettiği şey, kapitalist ekonomidir. Bugün, ileri görüşlü her kapitalistin diğer kapitalistlere yapması gereken çağrı şudur: “Dünyanın bütün kapitalistleri birleşin!”.

Kautsky tüm reformistlerin yaptığı gibi, temelsiz hayallere dalarak kapitalistlere akıl veriyordu. Ultra-emperyalizm teorisiyle, Lenin’in emperyalizm teorisinin tam karşısında konumlanmıştı. Lenin Kautsky’nin bu yazdıklarını Buharin’in Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi başlıklı kitabına yazdığı önsözde ele almış ve şunları ifade etmişti: “Bununla beraber, soyut olarak emperyalizmi kapitalizmin yeni bir aşaması, yani ultra-emperyalizm aşaması ‘düşünülebilir’ dense, buna itiraz edilebilir mi? Hayır. Soyut düzeyde böyle bir aşama düşünülebilir. Bununla beraber, pratikte geleceğin yumuşak meselesi adına günümüzün zor meselelerini inkar eden oportünisttir. Teorik olarak bu, günümüz yaşamında karşılaştığımız gelişmelere dayanacağına, rüyalara dalmaya benzer. Gelişimin, istisnasız tüm işletmeleri ve devletleri içine alacak tek bir dünya tröstünün kurulması yönünde olduğundan şüphe yoktur. Ama bu yöndeki gelişme öylesine stres, tempo, antagonizmalar, çelişkiler ve tepe taklak gelişler içinde -sadece ekonomik değil, fakat aynı zamanda politik, ulusal vs.- gelişmektedir ki ulusal finans kapitallerin dünya çapında bir ultra-emperyalizm yapısında birleşmesinden önce, emperyalizm kaçınılmaz olarak yok olacak ve kapitalizm kendi karşıtına dönüşecektir.”[12]

Lenin’in emperyalizmin kaçınılmaz olarak yok olmasına ve kapitalizmin kendi karşıtına dönüşmesine vurgu yapmasının kaynağında yine Kapital’in üçüncü cildinde Marks’ın kapitalizmdeki dönüşüme dair saptamaları bulunuyordu. Marks yaşanmakta olan dönüşümün, “kapitalist üretim tarzının kendi içinde ortadan kaldırılması” olduğunu ve bu durumun “kendisini sadece yeni bir üretim biçimi yönündeki bir geçiş noktası olarak ortaya koyması” anlamına geldiğini belirtmişti. Bu Engels’in tamamlayıcı notunda, “Rekabetin yerini tekel almış ve toplumun bütününün, ulusun gelecekteki kamulaştırmasının ön hazırlığı en sevindirici şekilde yapılmış durumda.” ifadesiyle işaret ettiği olguydu. Üretimin uluslararasılaşması ve toplumsallaşmasındaki muazzam genişleme sosyalizmin önkoşullarını yaratıyordu. Lenin bunu Emperyalizm kitabının son sayfasında, “Üretimin toplumsallaşmasıyla karşı karşıya bulunduğumuz açıktır. Özel ekonomik ilişkiler ve özel mülkiyet ilişkileri, artık içeriğine uymayan bir kabuktan çıkarılması yapay olarak geciktirilirse kesinlikle çürüyecek olan, bu çürüme durumunu oldukça uzun sürdürse de (en kötü olasılıkla, oportünist çıbanın iyileşmesinin uzun zaman alması halinde) sonuçta kesinlikle atılacak olan kabuktan ibarettir.” şeklinde ifade etmişti.

Lenin’in emperyalizm teorisi, zengin ekonomik ve siyasal analizleriyle ona dönemin temel siyasi sorunlarına yaklaşımda sağlam bir temel sundu. Emperyalist paylaşım savaşının sınıfsal ve siyasi doğasını son derece berrak ortaya koyabilmesi ve bundan hareketle savaşa karşı enternasyonalist devrimci siyasi taktiği gür sesle hiç yalpalamadan savunmasında geliştirdiği teorik çerçevenin sağlamlığı büyük önem taşır. Avrupa sosyalist hareketine oportünizmin ve sosyal-şovenizmin hakim olmasını açıklarken başvurduğu emperyalist merkezlerde işçi aristokrasisine sunulan rüşvetlerin kaynağındaki ekstra-kar olgusu, doğrudan dünyanın emperyalistçe bölünüşüne dair tezinin organik bir parçasıdır.

Bolşeviklerin Ekim Devrimi’ne uzanan siyasal yolu büyük ölçüde Lenin’in “devrimin güncelliği”ni esas alan perspektiflerinin ürünüydü. Bunun temelinde de emperyalizmin sosyalizmin önkoşullarını oluşturması ve çelişkileri derinleştirerek devrimci eyleme zemin yaratması saptamaları bulunuyordu. Komünist Enternasyonal’in kurulması ve dünya halklarına emperyalizme karşı ortak mücadele vaat etmesi hep bu teorinin organik ürünleriydi.

20. yüzyıl sosyalizm deneyimlerinin başarısızlığı sonrası solda yaşanan gerileme ideolojik düzeyde önemli etkiler yarattı. Leninist emperyalizm teorisinin zengin analitik araçları yerini çeşitli kılıklara bürünmüş burjuva küreselleşme teorilerine bıraktı. Kautsky’nin ultra-emperyalizm teorisinin kabulleri yine farklı kılıklar altında dolaşıma girdi. Bugünün dünyasının temel ekonomik ve politik eğilimlerinin analizinde Leninist emperyalizm teorisi verimli analitik araçlarıyla devrimcilerin hizmetindedir.

1916 ile kıyaslandığında günümüzde çok daha devasa boyutlar kazanmış tekelleşme ve tekellerin hakimiyeti teorinin gücünün, dayanıklılığının en açık göstergesidir. Çürüme ve asalaklaşma herhalde en çarpıcı görünümünü günümüzde finansal devlerin doymak bilmeyen iştahında bulacaktır. Toplumsal ve ekonomik çelişkilerin keskinleşmesini son otuz yılın olaylarından daha iyi ne anlatabilir? Deneyimler yenilmiştir, sosyalist hareketler çok zayıf bir konumdadır. Bu koşullarda, sosyalizme geçişten söz edilebilir mi sorusu sorulabilir. Bu sorunun yanıtı yine Lenin’in devrimci pratiğinde bulunmaktadır. Lenin, devrimi solun dibe vurduğu, dünyanın kan gölüne döndüğü zamanlarda zayıf bir partiyle zorlamış ve gerçekleştirmiştir. Bugün devrimlerin zemini çok daha güçlenmiştir. Dünyanın dört bir tarafında arka arkaya patlayan isyanlar, kitle hareketleri bunun en açık göstergeleridir. Devrimin güçlenen zemininden devrimleri çıkarmak büyük ölçüde devrimci örgüt, devrimci teori ve devrimci eylem bütünlüğünü kurmayı başaran öncü güçlerin işi olacaktır. Leninist emperyalizm teorisi canlılığıyla öncü güçlerin zengin perspektifler geliştirebilmesine olanak sağlamaya devam edecektir.    


[1]

                        [1] Karl Marx-Friedrich Engels, Seçme Yazışmalar 1, sf. 118, çev. Yurdakul Fincancı, Sol Yay 1995

[2]

                        [2] Karl Marx, Kapital 3. Cilt, sf. 439, çev. Mehmet Selik-Erkin Özalp, Yordam Kitap 2015

[3]

                        [3] Translated, edited and introduced by Richard B. Day and Daniel Gaido, Discovering Imperialism Social Democracy to World War I, sf. 18, ,Historical materialism book series, Leiden 2004

[4]

                        [4] Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, sf. 263, çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, Ankara 2012

[5]

                        [5] Richard Koebner, The Concept Of Economic Imperialism, The Economic History Review, England 1949

[6]

                        [6] Lenin, Seçme Eserler Cilt 5, sf. 36, çev. Süheyla Kaya, İnter Yayınları 1995 

[7]

                        [7] Rudolf Hilferding, Finans Kapital, sf. 21, çev. Yılmaz Öner, Belge Yayıncılık 1995

[8]

                        [8] Eduard Bernstein, Evrimsel Sosyalizm, sf. 116-121, çev. B. Alkım Cerit-Evren Bülaycı, Kavram Yayınları 1991

[9]

                        [9] Discovering Imperialism Social Democracy to World War I, sf. 306-307

[10]

                        [10] V.İ. Lenin, Ulusal Sorun Ulusal Kurtuluş Savaşları, sf. 25-26, çev. Yurdakul Fincancı, Sol Yayınları 1998 

[11]

                        [11] Karl Kautsky, Seçilmiş Politik Yazılar, sf. 100, çev. Celal Alkanat, Kavram Yayınları 1991

[12]

                        [12] Nikolay İ. Bukharin, Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi, sf. 5, çev. Uğur S. Akalın, Spartaküs Yay. 1996