Emperyalizmin Gerilla Hareketine Dönük Tasfiye Pratiği | Mustafa Adalı

Giriş

Tarih boyunca ezilen sınıflar ile ezen sınıflar arasındaki iktidar mücadelesi hep devam etmiştir. Bu durum sınıfların oluşumundan bugüne süregelen somut bir olgudur. İnsanın birbirini ilk sömürüsüyle birlikte ezme ezilme ilişkisinin sürdürülmesi meselesini gündeme taşımıştır. Ezen sınıflar sömürü ilişkilerini sürdürebilmek ve üretim araçlarına sahip olma durumlarını sürekli kılabilmek için bu ilişkiyi mevcut toplumsal üretim ‘kuralları’yla desteklemişlerdir. Bu ilişki en genel anlamıyla toplumsal bir rızaya dayandırılmaya çalışılmıştır. Elbette bu rıza tek başına bir rıza değildir; sömürü ilişkisinin korunmasını güvence altına alan bir kolluk kuvvetine dayanmaktadır. Hakim sınıflar bu ilişkiyi devam ettirebilmek için kolluk kuvvetleri üzerinden bir zor örgütlenmesini sürekli kılma yöntemini izlemişlerdir.

Bir kere sömürü ilişkisi başladıktan sonra ezilenlerin aleyhine sömürenlerin lehine bir işleyiş yukarıdan aşağıya şekillenmeye başlamıştır. Bu şekillenme en genel anlamıyla devlet aygıtının oluşması sürecidir ve sömürü ilişkilerinin meşrulaşması/süreklileştirilmesi anlamına gelmektedir. Sömürü ilişkilerinin süreklileştirilmesi konusunda ezilen sınıfların karşı koyuşu ve doğalında da değişik şekillerde somutlaşan sınıf mücadelesi tarihin seyrinin ilerleyişinin katalizörüdür. Bu yönüyle ezilenler cephesinde, ezenlerin kolluk güçleriyle karşı karşıya gelmesi sınıf mücadelesinin bir aşamasında zorunluluk haline gelmiştir.

Gerilla mücadelesinin tarihteki gelişimini ve zaman içerisinde aldığı biçimleri de böyle değerlendirmek gerekmektedir. Mevcut sömürü ilişkilerine güçlü bir karşı koyuş arayışı olarak gerilla mücadelesi, tarihin değişik dönemlerinde ezilenler tarafından verilmiş; birbiriyle ilişkileri asimetrik olan güçler arasındaki savaşın yürütülmesinde önemli bir faktör olmuştur. Bu yönüyle gerilla mücadelesi özellikle 2. Paylaşım Savaşı sonrasında gelişen ulusal kurtuluş mücadelelerinin gelişimi sürecinde de önemli bir misyona sahiptir. Gelişen ulusal kurtuluş hareketleri, emperyalist sömürgecilere karşı yürüttükleri kavgada gerilla mücadelesiyle doğrudan var olmuşlardır. Özgürlük mücadelesi hem emperyalist sömürücülere karşı hem de özgürlük mücadelesi veren ezilen uluslar içerisinde işbirlikçi güçlere karşı verilmiştir. Ezilen ulus hareketlerinde de egemen sömürücülere ve onların içerideki işbirlikçilerine karşı mücadele birlikte yürütülmüştür. Tarihsel olarak özgürlük mücadelesinde nihayete ermiş bütün ulusal kurtuluş hareketleri esasen hem iç hem de dış düşmana karşı başarı kazanmışlardır.

Özellikle Asya, Latin Amerika ve Afrika’da bugüne değin uzanan özgürlük mücadelelerinin yürütücüsü olmuş güçlü devrimci hareketler ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde Orta Doğu’da özgürlük mücadelesinin geliştiği önemli coğrafyalardan biridir. Emperyalist sömürücülere ve onların işbirlikçi rejimlerine karşı mücadelede zorun örgütlenmesi Orta Doğu halklarının her zaman gündeminde olmuştur. Bu yönüyle Filistin halklarının ve Kürt halkının özgürlük mücadeleleri, Orta Doğu ezilen halklarının hafızasında kalıcılaşmış önemli pratiklerdir. Emperyalizmin ise tarih boyunca ezilen halklara/ sınıflara dönük yaklaşımı düşmancadır ve onların mücadelesini kendisi için tehlike olarak görmüştür. Daima mücadelelerini zayıflatma ve kontrol altına alma isteği duymuş bu nedenle her zaman mevcut statükoyu koruma çabası içerisinde olmuştur.

Emperyalizmin Tarih Boyunca Orta Doğu’daki Sosyalist ve Ezilen Ulusların Hareketlerine Yaklaşımı

Emperyalizm tarih boyunca sosyalist hareketleri ve ezilen ulusların kurtuluş hareketlerini kendisi için tehdit olarak görmüştür. Özellikle Ekim Devrimi sonrasındaki süreçte, bütün dünyada ezilen ulusların kurtuluş mücadeleleriyle işçi sınıfı mücadeleleri arasındaki ortaklık emperyalizmin buraya yönelimlerini güçlü kılmıştır. İşçi sınıfı hareketleri ile ezilen ulus hareketleri arasında kurulacak mücadele ortaklıkları, emperyalist güçlerin çekindiği olguların başındadır. Sovyet iktidarının kuruluşundan itibaren Doğu’nun mazlum halklarına dönük özgürlük ve mücadele çağrıları; Doğu halklarını köleleştirmiş olan emperyalist sömürücüler cephesinde büyük korku yaratmıştır.

Orta Doğu coğrafyasının haritası Sykes-Picot Antlaşması’yla emperyalistler tarafından çizilmiştir. 1. Paylaşım Savaşı devam ederken yapılan bu antlaşma İngiliz ve Fransız emperyalistleri tarafından Orta Doğu’nun paylaşımının belgelere dökülmesidir. Bu antlaşmanın önemi, genel hatlarıyla bugüne taşınan Orta Doğu haritasının ana resmini çizmiş olmasıdır. Sonrasında Sovyetler Birliği’nin 2. Paylaşım Savaşı’ndan büyük bir zaferle çıkması; emperyalistlerin bütün diğer planlarını bozduğu gibi Orta Doğu coğrafyasına dair planlarını da bozmuştur.

Dünya, emperyalist güçler arasındaki çelişkilerin bir süre için geri planda kaldığı; emperyalist blokla sosyalist blok arasındaki çelişkilerin belirginlik kazandığı bir tarihsel döneme girmiştir. Bu dönemde ABD, İngiltere’nin emperyalist dünya içerisindeki başat rolünü devralmıştır. ABD, dünya planında emperyalist bloğun lideri konumuna geldikten sonra sömürge ve yarı sömürge uluslarda gelişen ulusal kurtuluş mücadeleleri karşısında İngiltere’den farklı bir strateji izlemiş; açık işgal yerine, sömürgelerin siyasi bağımsızlık haklarını -sözde- tanıdığını söyleyerek onları her açıdan kendisine bağımlı kıldıran politikalar sürdürmüştür.

Özellikle ulusal kurtuluş hareketleri açısından gerilla mücadelesi 2. Paylaşım Savaşı döneminde yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Emperyalizme ve işbirlikçi rejimlere karşı gerilla mücadelesi birbiri ardına Asya’dan, Afrika’ya ve Latin Amerika’ya yayılarak güçlenmeye ve gelişmeye başlamıştır. Orta Doğu coğrafyası da gerilla mücadelesinin güçlü bir şekilde geliştiği coğrafyalardandır. Filistin özgürlük mücadelesi açısından silahlı mücadele, çok yaygın bir kitle desteğiyle birlikte örgütlenmiştir. Siyonist İsrail Devleti’nin emperyalist güçlerden aldığı desteğin karşısında Sovyetler Birliği’nden destek gören Filistin özgürlük mücadelesi, Orta Doğu coğrafyasında gerilla hareketinin gelişimi açısından önemli bir pratik ortaya koymuştur. Aynı zamanda aralarında Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimcilerinde bulunduğu, dünyanın birçok coğrafyasından gelen devrimciler, enternasyonalist dayanışma temelinde Filistin gerillalarıyla omuz omuza savaşmışlardır. Bu yönüyle enternasyonalist temelde özgürlük mücadelesinde dayanışma ilişkileri gelişirken aynı zamanda gerilla mücadelesi ve silahlı mücadele konusunda da önemli bir tecrübe aktarımı sağlanmıştır. Genel bir bakışla Filistin mücadelesi, 1970’li yılların başından itibaren dünya genelinde devrimci ve sosyalist örgütlenmelerin sahiplendiği bir dava olmuştur. O dönemde islamcı örgütlenmeler Filistin özgürlük mücadelesine karşı son derece mesafeli ve karşı bir tutum içerisindeydiler. Filistin davası esasen devrimci örgütler ve sosyalistlerle anılmaktadır.

Orta Doğu’da diğer bir mazlum halk olan Kürtler de esasen 1970’li yıllardan itibaren silahlı mücadele pratiği içerisinde olmuştur. Lozan Antlaşması’yla dört parçaya bölünmüş olan Kürdistan topraklarında özgürlük ve bağımsız mücadelesi Güney ve Kuzey Kürdistan örgütlenmeleri üzerinden gelişmeye başlamıştır. KDP Güney Kürdistan’da Kürt halkının gerilla mücadelesinin yürütücüsü olurken; Kuzey Kürdistan’da PKK Kürt halkı adına silahlı mücadele yürütme konusunda ön plana çıkmaya başlamıştır.

12 Eylül darbesi döneminde Lübnan sahasına giderek burada gerilla mücadelesinin hazırlık çalışmalarını yürüten PKK, 1984’de Kuzey Kürdistan’da silahlı mücadeleyi başlatmıştır. 15 Ağustos 1984 eylemleriyle Kürtler, Kuzey Kürdistan topraklarında Türk devletine karşı verecekleri ve bugüne kadar uzanacak olan özgürlük mücadelesinin ateşini yakmış oldular. Kürt halkının PKK çevresinde örgütlenmesine ve silahlı mücadeleye başlamasına, Türk devleti sömürgeci politikalarını derinleştirerek karşılık vermiştir ve -ABD başta olmak üzere- NATO güçleri tarafından desteklenmiştir. Türk devletinin NATO’dan doğrudan destek alması PKK’ye karşı yürüttüğü savaşa uluslararası bir nitelik katmıştır. Uzun süredir devam eden savaşta Kürt halkı büyük bedeller ödeyerek Türk devletine karşı, tarihte benzeri az görülen, kararlı bir mücadele yürütmüş ve yürütmeye devam etmektedir.

PKK’nin geliştirdiği gerilla mücadelesi Kuzey Kürdistan’da ciddi bir halk desteği elde ederken cephe gerisi olarak Rojava ve Başur Kürdistanı’nda da önemli bir etki alanı yaratmaya başlamıştır. PKK bu yönüyle gerilla mücadelesinin Orta Doğu coğrafyasında gelişmesi konusunda önemli bir pratik sergilemiş ve böylece gerilla mücadelesinin uygulayıcısı olarak başta Orta Doğu’da sonrasında da dünyada tanınan bir hareket haline gelmiştir. PKK’nin yürüttüğü mücadele, taşıdığı Marksist-Leninist düşünce geçmişi nedeniyle ABD ve Avrupa emperyalistleri tarafından sürekli olarak hedef alınmıştır. Çok erken bir tarihte Avrupa devletleri düzmece bir cinayet iddiasıyla PKK’yi terör örgütü ilan etmişlerdir. Aynı zamanda ABD, Kürt direnişinin başlangıcından itibaren her daim Türk devletini desteklemiş ve onun yürüttüğü savaşın her türlü lojistik kaynağının sağlayıcısı olmuştur.

Emperyalizm açısından Orta Doğu’da Kürt halkının emperyalizmin hegemonyasından bağımsız bir şekilde örgütlenmesi ve mücadele etmesi asla kabul edilebilir bir durum değildir. Emperyalizm her zaman kendisine bağımlı ve kendi politikalarını destekleyen güçleri var etmek, güçlendirmek istemiştir. Kendisinden bağımsız hareket eden özgürlük hareketlerine ve sosyalist hareketlere dönük tavrı her zaman onları zayıflatmaya ve tasfiye etmeye çalışmak olmuştur.

Türk devleti PKK ile savaşı boyunca -gerek sınırları içerisinde gerekse de dışında- yaptığı bütün askeri operasyonlarda NATO’nun ve özel olarak ABD’nin tam desteğini almıştır. Bu yönüyle Türkiye faşist rejimiyle emperyalizm arasındaki ilişki, özellikle Kürt özgürlük hareketine karşı tutum alış meselesinde, 1984 silahlı eyleminden bu yana faşist rejimin emperyalist güçler tarafından desteklenmesidir.

Sovyetler Birliği’nin Yıkılışı Sonrası Süreç

Sovyetler Birliği’nin yıkılışını ABD emperyalizmi mutlak zaferini ilan ederken bazı tarihçiler vakitsiz öten horoz misali “tarihin sonunu” ilan ettiler. Bu son, kapitalizmin mutlak zaferini işaret etmekteydi. Kapitalizmin insan doğasına uygun bir sistem olduğunu ve sosyalizmin ise insan doğasına uygun olmadığını dillendirdiler ve elbette ki bu aceleci değerlendirmeler alıcı bulmuştu. Sonuç olarak dünya planında ABD emperyalizmi artık kendisini rakipsiz görmekte, dünya planında tek hakim olduğunu açık bir şekilde ifade etmekteydi. Bugün bu değerlendirmelerin ne kadar aceleci ve mesnetsiz olduğunu görebiliyoruz. Ancak o günlerde sosyalizm mücadelesine ve genel olarak devrimciliğe sırt çevirme konusunda adeta bir yarışa girme durumu yaşanmaktaydı. Sovyetler Birliği’ni kıble olarak alan birçok sol örgütlenme büyük bir kriz ve çözülme sürecine girmeye başladı.

Emperyalizm ise dünya planında elde ettiği hegemonyayı sonuna kadar değerlendirme arayışı içerisine girdi; ne olursa olsun sosyalizmin izleri yer küreden silinmeli ve kalıntıları kazınmalıydı! Zira Sovyetler Birliği çözülse de sosyalizm idealleri insanlara umut olmaya devam etmekteydi. Dolayısıyla sosyalizmin bir düşünce sistemi olarak savunulması ve dünyanın değişik coğrafyalarında sosyalizm ideallerini savunan partilerin varlığı emperyalizm açısından halen ciddi bir tehdit oluşturmaktaydı.

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra, ABD başta olmak üzere, emperyalist güçler özellikle devrimci nitelikteki ulusal kurtuluş hareketlerine dönük kapsamlı bir kuşatma ve tasfiye süreci başlatmışlardır. Bu yönüyle silah bırakma ve legalleşme dayatmasını İRA, ETA ve FKÖ başta olmak üzere birçok örgüt yaşamıştır. Emperyalizmin buradaki amacı, örgütlerin kendisiyle uyumlu olmalarını ve kendi politik hesaplarına göre hareket etmelerini sağlamaktır. Bu anlamda emperyalizm belirli noktalarda başarılar elde etmiştir. Sosyalizmden etkilenmiş birçok ulusal kurtuluş hareketini zayıflatmış, geriletmiş ve bir kısmını kendi kontrolüne alma konusunda önemli kazanımlar elde etmiştir. Elbette emperyalizm ile uzlaşma içerisinde olan hareketler zayıflayıp paralize olurken; bu kez de emperyalizm ile uzlaşmayan ve onunla çatışma içinde olan yeni aktörler sahneye çıkmıştır. Bu konuda özellikle Filistin mücadelesi ciddi bir örnektir.

ABD dünya planında yeni askeri eylemlere imza atarken Orta Doğu’da da işgal ve savaş politikalarını derinleştirmektedir. Kendisini adeta köpeksiz köyde değneksiz gezebileceğine inandırmış durumdadır. Var olan durumu da dünya halklarına ‘yeni dünya düzeni’ olarak sunmaktadır. Oysa ortada olan büyük bir düzensizlikten öte bir şey değildir.

Bu tarihsel dönemde emeğin üzerindeki baskılar artarken savaş ve işgaller birbiri ardına yaşanmaya başlamıştır. Bu koşullar altında dünyanın değişik coğrafyalarında isyanlar ve özgürlük arayışları yeniden belirlemeye başlamıştır. Sosyalizmi var eden tarihsel koşullar devam ettiği sürece devrim ve sosyalizm idealleri insanlık için bir kurtuluş umudu olmaya devam edecektir. Gerilla mücadelesi de bütün emperyalist kuşatmaya rağmen, adeta dünyayı dolaşan bir hayalet gibi coğrafyanın değişik ülkelerinde ön plana çıkmaya devam etmektedir.

Bugün Zayıflayan ABD Ekseni

ABD emperyalizminin 1990’lı yılların başındaki tek hakim güç olma pozisyonunu kaybettiğini ve bir bütün olarak ekonomik/siyasal alanda gerileme içerisine girdiğini görmek gerekmektedir. Aynı zamanda askeri açıdan da eski gücünü korumakta zorlanmaktadır. Bütün bu gelişmeler ABD’yi daha da saldırgan bir pozisyona itmiştir. 11 Eylül Saldırısı sonrasında gerçekleşen Afganistan ve Irak işgalleri ABD açısından, sonuçları itibarıyla, büyük bir fiyaskoya dönüşmüş; Afganistan’da 20 yıl boyunca kurulmaya çalışılan yönetim, ABD güçlerini çektikten 11 gün sonra çökmüş, Irak bir türlü istikrar ve düzen sağlayamamıştır. Bütün bunlar ABD işgallerinin acı sonuçlarıdır. Demokrasi getirme adına gerçekleşen ABD işgalleri mazlum halklara kan, ölüm ve gözyaşından başka bir şey getirmemiştir.

Birçok alanda gerileyen ABD emperyalizmi büyük bir hegemonya kaybı yaşamaktadır. Biden yönetimi bu geriye gidişi durdurmak için daha hareketli bir dış politikaya yönelmiş; Ukrayna krizi, Çin ile Tayvan krizi ve İran’la nükleer anlaşma gibi meselelerde atak bir ABD yönetimi görüntüsü çizmiştir. Elbette müttefikleriyle ilişkilerinde de önemli bir daralma yaşamaktadır. Burada önemli olan emperyalist güçler arasında çelişkilerin daha da güçlenmesidir. Özellikle Avrupa cephesinde ABD’nin başına buyruk politikalarına karşı bir tepkisellik oluşmaya başlamıştır. Avrupa kendi ekonomik ve siyasi çıkarları gereği belirli konularda ABD ile farklı bir konsepte yaklaşmaktadır. Bu, Soğuk Savaş’tan itibaren ABD’ye bağımlı bir dış politika izleme durumunun terk edilmesi anlamına gelmektedir. AB, her durumda ABD’nin yedeği olma durumundan rahatsızdır. Rusya’dan enerji alımı başta olmak üzere bir dizi meselede bu durum kendisini göstermiştir.

Bu, elbette ABD’nin bir anda gerilediği ve dünya siyasetinde söz söyleyemeyecek duruma geldiği anlamına gelmemektedir. Yani değerlendirmeyi siyah ve beyaz şeklinde yapmamalıyız. ABD’nin durumu 20. yy.’ın ilk yarısındaki İngiltere’nin durumuna çok benzemektedir. Ekonomik ve askeri anlamda bir gerileme sürecine girmiş bulunmaktadır. Bu gerileme sürecinin dünya sistemindeki lider pozisyonunu kaybetmekle sonuçlanıp sonuçlanmayacağını önümüzdeki süreç gösterecektir.

Türk Devletinin PKK’ye Karşı Savaşında Emperyalizmin Rolü

Türk devleti bugün NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahiptir. Bölgedeki pozisyonu esasen ABD emperyalizmi ve onun müttefiklerine bağlı bir pozisyondur. Türk ordusunun kullandığı silah envanteri ağırlıkla ABD ve NATO menşeilidir. AKP-MHP faşist iktidarı son dönemde Rusya ile kurduğu ilişkiler üzerinden farkı silah teknolojileri temin etme arayışına girmiştir. Bu arayışın sonucu olarak S-400 füze savunma sistemlerinin alımı ABD ile ilişkilerde büyük bir gerilime sebep olmuştur. Bu durum ABD-Türkiye ilişkileri açısından 1970’li yılların ortasından itibaren en gergin döneme gelindiği anlamını taşımaktadır.

Bütün bu çelişkilere rağmen mesele PKK’ye karşı mücadele konusuna geldiğinde ABD, Türk devletine bu konuda ciddi bir destek sunmaktadır. Türk devleti PKK’ye karşı yürüttüğü bütün askeri operasyonlarda ABD’nin doğrudan desteğini ya da onayını almaktadır.

PKK’nin üç lider kadrosunun üzerine para ödülü koyulması, faşist rejimin mazlum bir halka karşı yürüttüğü savaşta emperyalizmin verdiği açık desteği göstermektedir. Bugün Güney Kürdistan’da devam eden savaş ve işgal siyaseti Türkiye, KDP ve NATO ortak operasyonudur. Bu yönüyle ABD ve AB birçok açıdan Türk devletine ciddi bir destek vermektedir. Güney Kürdistan hava sahası ABD’nin kontrolündedir ve bu hava sahasını kullanan Türk savaş uçakları/keşif araçları bölgede nerdeyse her gün saldırılar gerçekleştirmektedir.

Türk ordusu son olarak gerçekleştirdiği Avaşin, Zap ve Metina’ya dönük işgal saldırısında gerillanın direnişi karşısında önemli kayıplar vermiş, gerilla tarafından birçok yerde durdurulmuştur. Bu noktada sıkışan Türk devleti gerillaya karşı kimyasal silah kullanmak dahil her türlü saldırı yöntemini kullanmıştır. Kimyasal silah kullanımı uluslararası hukuk tarafından yasaklanmış olsa da Türk devletinin kimyasal silah kullanmasına dair dünya kamuoyunda büyük bir sessizlik yaşanmaktadır. ABD ve AB meseleyi gündemlerine bile almamakta ve görmezden gelmektedir.  Bu durum aslında üstü örtülü bir destek anlamına gelmektedir.

KDP Türk devletinin işgaline destek vermekte ve ona istihbarat sağlamakta; son dönemde gerilla ile doğrudan çatışmaya girmekte ve gerilla cenazelerine el koymaktadır. Bu yönüyle doğrudan Kürtler arası bir savaşın zeminini zorlamaktadır. ABD ve AB tarafından IŞİD ile mücadeleye destek adı altında peşmergeye verilen silahlar gerillanın bulunduğu Medya Savunma Alanları’nı kuşatmada kullanılmaktadır. KDP gerillaya karşı savaşta doğrudan rol almaktadır. ABD PKK’yi tasfiye etme ve onu İran eksenine karşı savaşmaya teşvik etme arayışında olduğundan Güney Kürdistan’daki varlığını baskılamaya, bir çizgiye getirmeye çalışmaktadır. Aynı şekilde Şengal üzerinden KDP-Irak ve Türk devleti arasında yapılan anlaşma doğrudan ABD’nin teşviki ile gerçekleşmektedir. Burada PKK yabancı bir unsur olarak görülmekte ve varlığının sonlandırılması için çabalanmaktadır.

ABD emperyalizmi PKK’yi tasfiye etme konusunda Türk devletine verdiği destekle aslında Türk devletini de yeniden kendi eksenine çekme arayışındadır. ABD ve Türkiye arasında yaşanan çelişkilerden biri de Orta Doğu siyasetinde Türkiye’nin alacağı rolün sınırlarıdır. Kürtler üzerinde izlenecek siyaset konusunda iki güçte genel hatlarıyla anlaşmaktadır. Bu konuda iki gücün ortaklaştığı genel yaklaşım KDP ekseninin Kürt mücadelesi içerisinde hakim güç olması yönündedir. Özellikle Rojava Devrimi’ne dönük olarak ABD müdahalelerinde bu durum kendisini fazlasıyla göstermektedir. Devrimin kuşatılması ve ENKS’nin iktidar ortağı yapılma çabasının arkasında bu vardır.

ABD, Orta Doğu gelişmelerinde kendi eksenini var etme çabası içerisindedir. PKK’yi tasfiye edemediği noktada onu kendi çizgisine çekmek istemektedir. Bu yönüyle Kürt özgürlük hareketinin tasfiyesi konusunda Türk devletine önemli destekler vermekte ve özellikle askeri açıdan gerçekleştirdiği operasyonlarda onun önünü açmaktadır.

Gerilla Mücadelesi Açısından Tekniğin Rolü

   AKP-MHP faşist rejimi 24 Temmuz 2015’den itibaren Kürt özgürlük hareketine karşı çok büyük ve kapsamlı bir savaş başlatmış durumdadır ve bu savaş halen devam etmektedir. Özyönetim direnişleri; Afrin, Serakaniye ve Gri Spi işgalleri, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da yürütülen şiddetli savaş politikaları böylesi bir konseptin ürünüdür. Faşist rejim yürüttüğü bu savaşta yoğun bir teknik kullanmaktadır. Keşif uçakları, savaş uçakları vb. gibi teknik silahların kullanılmasına Türk devleti ciddi bir ağırlık vermektedir. Gerçekleşen işgal saldırılarında kendisi açısından bir başarı elde etti ise esasen bu yoğun teknik kullanımının elde ettiği başarıdır.

İHA ve SİHA teknolojilerini kullanma konusunda Türk devleti ciddi bir yoğunlaşma içerisindedir. Bugün kendi üretimi olan SİHA’ları kullanmaya hatta bu silahları başka ülkelere de satmaya başlamıştır. Bu teknolojilerin kullanımı konusunda Türk devleti ABD ve İsrail’in doğrudan desteğini almıştır. İlk kullanılan silahlar doğrudan onların ürettiği ve onların kiraladığı silahlardır. Sonrasında Türk devleti kendi SİHA’larını üretmeye başlamıştır. Üretilen bu silahların birçok parçası ithal ürünlerdir. Bu parçaların temininde de ağırlıklı olarak AB ülkeleri başta olmak üzere emperyalist ülkelerin desteği bulunmaktadır. Almanya başta olmak üzere birçok ülke Türk devletine silah satışı yapmakta ve dolaysıyla onun yürüttüğü kirli savaşı desteklemektedir.

Bütün bu desteğe rağmen Türk devleti gerilla karşısındaki mücadelede istediği sonucu elde edememektedir.  Düşmanın bütün teknik üstünlüğüne rağmen gerilla mücadelesinde moral değer teknik üstünlüğü dengelemektedir. Bu yönüyle asimetrik olan savaş moral üstünlükle dengelenmektedir. Türk devletinin harcadığı milyarlarca dolara rağmen PKK karşısında istediği sonuçları alamamasında bu durumun payı büyüktür. Gerilla mücadelesinde moral değer inanç faktörüdür. Düşmanın bütün saldırılarına rağmen gerilla inançla her türlü zorluğu göğüslemektedir. Bugün devletin bütün olanaklarını kullanan faşist rejim, yürüttüğü savaşta büyük bir tıkanma içerisine girmiştir.

Gerilla Avaşin, Zap ve Metina’da Türk devletinin işgal saldırıları karşısında savaş tünelleriyle önemli bir yenilik yaratmıştır. Düşmanın keşif ve savaş uçağı saldırıları bu yönüyle sonuç almada yetersiz kalmaktadır. Savaş tünelleri pratiği gerilla savaşında yeni ve sonuç alıcı bir direniş dinamiği olarak ön plana çıkmaktadır. Gerilla mücadelesi düşmanın bütün kara propagandasına rağmen devam etmekte ve her geçen gün farklı pratiklerle daha güçlü bir zeminde kendini yeniden üretmektedir. Düşmanın teknikleri karşısında gerillanın geliştirdiği karşı-teknikler, mücadeleye yeni bir nitelik kazandırmaktadır. Düşmana karşı kendi yeni teknikleriyle önlemler alan gerilla, birçok pratiğiyle düşmanı boşa çıkarmaktadır.

Sonuç Yerine

İçinde bulunduğumuz tarihsel anda emperyalist-kapitalist sistem ile işçi-emekçi sınıflar arasındaki çelişkilerin git gide daha da keskinleştiğinin tespitini yapmak gerekmektedir. Merkez kapitalist ülkeler dışında, eskinin sömürge ve/veya yarı sömürgeleri şimdinin ise sömürü ilişkilerini değişik formlarda hisseden coğrafyalarında da çelişkiler ciddi biçimde derinleşmektedir.

ABD başta olmak üzere emperyalizmin genel politikası işçi sınıfı ve ezilenlerin özgürlük mücadelelerini zayıflatmaktır. Bu amaçla özellikle Kürt özgürlük hareketi çok yönlü bir tasfiye konseptiyle karşı karşıyadır. Bu tasfiye hedefi 24 Temmuz 2015 tarihinden itibaren sistematik bir şekilde hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Hedeflenen model Sri Lanka modeli denilen ve Tamil Kaplanları’na uygulanan modeldir; gerilla hareketini kuşatarak yalnızlaştırıp tasfiye etmeyi amaçlamaktadır. PKK’nin varlığını emperyalizm kendi sistemi için tehdit görmekte bu nedenle KDP modelini Kürt halkı içerisinde yaygınlaştırmak, kendi hedefleri olmayan işbirlikçi bir Kürt eğilimini güçlendirmek istemektedir.

PKK’nin kuşatılarak yalnızlaştırılması ve tasfiye edilmesi AKP, KDP ve NATO ekseninin ortak hedefidir ancak bugün itibarıyla Kürt özgürlük hareketini tasfiye planı gerçekleşememiştir. Burada gerillanın direnişinin payı büyüktür. Bu koşullar altında PKK’yi zayıflatma ve bölgede ABD eksenine alarak etkisizleştirme hedefi hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. PKK’nin zayıflatılması ya da tasfiye edilmesi dünya planında gerilla mücadelesi ve silahlı mücadele konusunda ısrar eden güçler açısından önemli bir gerilemeye tekabül edecektir. Bu yönüyle Orta Doğu’da önemli bir devrimci seçeneğin tasfiyesi doğrudan emperyalizmin ve sömürgeci rejimlerin istediği bir gelişme olacaktır.

Orta Doğu siyasetinde her gelişme çok yönlü etkenlerle beraber değerlendirilmek zorundadır. Bu yönüyle bugün Kürt hareketinin temel düşmanı AKP-MHP faşist rejimidir ve onun askeri olarak yenilgisi hem Kürt halkı için hem de bölge halkları için önemli devrimci olanaklar yaratacaktır. Mevcut durumuyla faşist rejim bölgede statükoculuğun en önemli koruyucuları arasındadır. NATO içerisindeki konumuyla da emperyalizmin bölgedeki en önemli ileri karakollarından biridir. Rojava Devrimi’ne dönük saldırılarda da görüldüğü gibi faşist rejim var olduğu sürece bölgedeki her türlü devrim hareketinin karşısında onu boğmak üzere konumlanacaktır. Sözün kısası; bu rejimin askeri açıdan yenilgisi ve yıkılması bölge devrimi için büyük bir sıçrama olanağı yaratacaktır.

Türkiye ve Kuzey Kürdistan toprakları ezenle ezilen arasındaki çelişkilerin derinleştiği önemli bir tarihsel süreç içerisindedir. Yaşanan ekonomik krizle birlikte işçi sınıfı ve emekçilerin insanca yaşam için mücadeleleri daha güçlü bir şekilde kendini duyurmaktadır. Bu yönüyle Türkiye önümüzdeki dönemde birleşik devrim mücadelesi açısından önemli gelişmelerin yaşanacağı bir ülkedir. Artık ekonomik gelişmeler de faşist rejimin iflasın eşiğine geldiğini; yaşanan döviz krizi, fiyat artışları, ekmek kuyrukları, akaryakıt pahalılığı ve ön görülen gıda sıkıntısı faşist rejimin sıkıştığını göstermektedir. Faşist rejimin Kürt özgürlük mücadelesi karşısında başarısızlığının derinleşmesi ve güçlü bir askeri yenilgi alması çözülüşünü hızlandıracaktır.

Birleşik devrim güçleri Türkiye coğrafyasında bugün önemli bir tarihsel konjonktür içerisindedir. Bugün verilen her mücadele, ödenen her bedel yarına dair önemli bir çıkış imkanı sunacaktır. Rüzgar, faşizmin aleyhine halk güçlerinin lehine esmeye başlamıştır. Birleşik devrim güçleri bu dönemde rolünü doğru oynarsa önemli bir tarihsel sorumluluğu yerine getirmiş olacaktır. Emperyalizmin ve faşizmin Kürt özgürlük hareketini tasfiye planı son tahlilde Türkiye ve Kuzey Kürdistan birleşik devriminin gerçekleşmesiyle tamamen tarihin çöplüğüne gönderilmiş olacaktır.