Emperyalizm Çöküyor, Enternasyonal Kopuş Hemen Şimdi! | İsmail Güldere

Karl Marx’ın kapitalizm tahlilini emperyalizm tahlili ile geliştiren Lenin, emperyalizm için şu ünlü belirlemeyi yapıyor; “Emperyalizm, kapitalizmin özgün bir tarihsel aşamasıdır. Bunun özgün niteliğinin üç yönü vardır: Emperyalizm, (1) tekelci kapitalizmdir; (2) asalak, ya da çürüyen kapitalizmdir; (3) can çekişen kapitalizmdir.” Bu tespit emperyalizmin bugünkü krizinin yeni olmadığı, kapitalizmin emperyalizme olan evriminin de bir krizin ürünü olduğunu gösteriyor. Kapitalizmin su üstünde yüzen krizinin emperyalizm ile devam eden dönemi için yaşananlar, emperyalizmin güncel durumunun tespiti ve buna uygun mücadele hattını zorunlu kılıyor. Emperyalist devletlerin bağımlı ülkeler üzerinde kurduğu hegomonik varlığın sonu yaklaşıyor. Dünya yönetimi, Amerika’nın gerileyişi yeni güç dengelerinin doğması ve güçlenmesi ile ilerlerken emperyalist savaşımında yeni bir evresine doğru kapının açıldığını gösteriyor.

Emperyalizmin Güncel Pozisyonunun Kısa Evrimi

Amerikan emperyalizminin dünya üzerindeki ekonomik, siyasi, askeri güç olarak varlığı Sovyetler Birliği’nin dağılması ile güçlenirken, tam hakimiyet koşullarının oluşmayacağı kısa zaman içinde görüldü. Dünya paylaşımının tamamlanmış olması, Kautsky’in tarif ettiği “ultra emperyalizm” ya da “dünya barışı” gibi mutlak kapitalist egemenlik, demokrasi ve özgürlükler ile sonuçlanmadığı gibi Sovyetler  Birliği’nin dağılması ile de Amerika dünyanın tek hakimi ve süper gücü olamadı. Emperyalist ABD’nin sömürü çarkı en hızlı dönemini yaşasa da krizlerin merkezi olmaya devam etti. Soğuk savaş döneminde oluşan “anti-komünizm” üzerine gelişen “tehdit ve düşman” kavramı üzerine şekillenen Amerika savaş makinası, Amerikan kapitalizmi ve yayılmacılığı Truman Doktrini çerçevesinde “Nerede Amerika çıkarlarını tehdit varsa ona karşı örgütlenme” şeklinde oluşturuldu. Marshall Planı ile desteklenen ve geliştirilen bu doktrin “anti-komünizm” üzerine Amerika siyasetinin dünya ile kurduğu ilişkilerde belirleyici oldu.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra kısa süreli zafer sarhoşluğu yaşayan ABD için tüm ekonomik gücünü soğuk savaş üzerine kurmanın yarattığı etki ekonomik krizlerle karşı karşıya kalınmasını beraberinde getirdi. Sovyetler Birliği’nin dağılması bu anlamıyla Amerika savaş sermayesinin konumlanmasında boşluklar yarattı. Soğuk savaş dönemi yükselen silahlanma yarışının yarattığı siyasi atmosferin Amerika sermaye güçleri lehine korunması ve sürdürülmesi gerekiyordu. Bu da ABD için yeni düşman, yeni tehditler bulma yoksa da yaratma ihtiyacını ortaya çıkardı. ABD çarkının dönmesi artık dünyada başka “tehdit ve düşman” unsurlarının oluşmasına bağlıydı.

Aranan “tehdit ve düşman” pek tabi petrol ve bilumum enerji kaynaklarına sahip Orta Doğu coğrafyasında bulundu.

11 Eylül saldırılarından sonra geliştirilen ve 20 Eylül 2002 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi başlığı ve W. Bush imzası ile yayınlanan tüm dünyayı bir savaş alanı olarak gören “Yeni Amerikan Milli Güvenlik Stratejisi”ne göre; potansiyel tehdit oluşturduğu ileride problem çıkarabileceği düşünülen her oluşum ya da ülkeye karşı nerede olursa olsun “vurulmadan önce vurma” çerçevesinde bir tez geliştirerek askeri karşılık verme ve düşman devletlerdeki rejimleri Amerika çıkarları lehine değiştirme temelinde bir doktrin oluşturuldu. Amerika sermayesi çarkları döndürecek siyasi manevrayı yapmak için bu şekilde zemini yaratmış oldu. Bu zemini oluşturan mantığı David Harvey “Kapitalizm, doğurduğu krizleri kendi lehine çevirebilmekte, sermaye dağılımını ‘yaratıcı bir yıkım’ aracılığıyla yeniden düzenleyebilmektedir.” şeklinde ifade ediyordu. Emperyalizmin, kapitalizmin krizinin bir ürünü olarak devam ettiğini Lenin’in ifadeleri ile belirtmiştik. Burada da Harvey’in tespitinden krizin sürdürülebilirlik koşullarının düzenlenmesi vurgusu önemli bir başlık olarak duruyor. Ancak bu sadece emperyalist dönemin kendi politik dizaynında kurduğu planların tek yönlü verisi olmaktadır. Bu krizler için gerçek olan şu ki bir sonraki daha büyük krize kadar iş görüyor olmalarıdır. Bu nedenle “Amerikan yüzyılını” baltalayan Afganistan savaşı bu doktrin kapsamında gelişti ve bir krizin yeniden yapılandırmasında gelinen nokta sonuçları açısından bugün daha açık görülebiliniyor.

Korona virüs, doğal afetler, etnik çatışmalar, iklim sorunu vb. bunların hepsinin yarattığı kriz üzerinden yeniden şekil almaya çalışan emperyalist-kapitalist sistem, işçi sınıfı ve ezilen halklar üzerinde yarattığı yıkım karşısında “yıkılma” karşıtlığı ile bu sürecin kriz unsuru olarak varlığını sürdürüyor. Bu emperyalist saldırganlığın tüm sonuçları ağır bedeller ile hem Amerika hem de ittifakları için kaçınılmaz yenilgilere doğru ilerliyor. Çılgınca silah, bomba kullanımı ve yağmalanan kaynaklar ile gerçekleştirilen işgaller Irak’ta, Afganistan’da olduğu gibi sona doğru yaklaşıyor. Dönem Amerika ve ittifakı merkez emperyalist ülkeler İngiltere, Almanya ve Fransa için açık krizlere sahne oluyor. Vurulan ABD üsleri, terk edilmek zorunda kalınan sahalar, geride bırakılan askeri envanter, kaçarcasına çekilmenin yaşandığı bölgelerde; ABD süper gücünün sonuna işaret ediyor, kaybettiği prestijin somut parametresi oluyor.

ABD tarafından açıklanan rakama göre sadece askeri harcamaları kapsayan 88 milyar dolarlık yardımla desteklediği Afganistan ordusu tek mermi atamadan hüsrana uğradı. Joe Biden’ın “Artık ülkelere askeri müdahalelerle sonuç alamıyoruz, 20 yıllık askeri müdahalenin sonuna geldik.” değerlendirmesi “süper gücün” krizini ortaya koyuyor. Bu durum Amerikan işgalciliğinin dayandığı saldırı doktrinlerinin başarısızlığını ve yine emperyalizmin kalesi ABD’nin hem çöküşünü hem de çöküşü engelleyecek bir makas değişikliği sürecine girdiğini gösteriyor. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken bu yılın Mart ayında yaptığı açıklamasında, Amerika’nın yeni dış politika stratejisi için “Demokrasiyi, pahalı askeri müdahaleler ya da otoriter rejimleri güç kullanarak devirme girişimleri ile yüceltmeye çalışmayacağız. Bu taktikleri eskiden kullandık. Ancak iyi niyete rağmen başarılı olamadılar. Demokrasinin yüceltilmesine kötü bir nam kattı bunlar ve Amerikan halkına olan güveni zedeledi. Biz işleri farklı yapacağız.” dedi. Yenilgiyi kabul eden ve dümen değiştirmeye çalışan bu açıklama Çin’in büyümesini ve gücünü de kabul ederek devam ediyor. ABD stratejisi kaybettiği noktalar üzerinde yeniden varlık göstermeye çabalıyor. Askeri yenilgi ve başarısızlık temelinde Afganistan’da yeni bir Vietnam’la tanışan ABD için ne Orta Doğu’da ne de dünyanın geri kalanında işlerin yolunda gitmediği, gitmeyeceği apaçık görülüyor. Irak ve Afganistan işgallerinin başarısızlığının yanında ABD için bir de devleşen Çin ekonomisi, yükselen Rus savaş makinası ve esas “mezar kazıcıları” sömürge ülkelerde direnişe geçen milyonlarca işçi sınıfı ve ezilen halklar var.

Çin ve Rusya’nın gelişimi yeni bir savaşı başlatacak potansiyeli de taşıyarak ilerliyor. Özel sermaye yerine kamu sermayesini güçlendirerek güçlü devlet ve güçlü ticaret hacmi sağlayan bu iki ülke emperyalist ABD kampına karşı kendi kampını uzun süredir örgütlüyor. Bu iki ülke için dahil oldukları pazar paylaşımında ve hegomanya mücadelesinde taşıdıkları ABD karşıtlığı ya da “kamusalcılığı” ona ne anti-emperyalist ne de anti-kapitalist bir muhteva yüklemiyor, kendi ülkelerinin işçi sınıfı ve halklarını sömürmedikleri, servet birikimini emeğin talanı üzerinden gerçekleştirmedikleri, küresel ölçekte yayılmacı askeri ve mali bağımlılık ilişkileri geliştirmedikleri anlamına gelmiyor. Yine Çin ve Rusya emperyalist gelişim dinamiğine doğru istekli bir şekilde hareket ediyor. Bu gerçeklik emperyalizme karşı mücadelenin çerçevesini belirlemek açısından önemli bir yerde duruyor. ABD ve merkez emperyalist ülkeler olan Almanya-Fransa-İngiltere’ye karşı Çin-Rusya-İran düellosu dünya ticaret yollarının hakimiyetinden uzay yollarının denetimine kadar büyük bir genişlikte sürerek hem yeni nükleer savaş tehlikesini canlı tutuyor hem de milyonlarca insanın hayatını hiçe sayacak düzeyde büyük bir sıcak savaşa doğru ilerliyor. Bu savaş dinamiği içinde 21.yy için ileri sürülen tespitlerden biri olan “Amerikan yüzyılı” ABD’nin zirveden kayan yıldız olarak tarihe geçeceği dönem olarak somutluk kazanıyor. Batı’nın üstünlüğünü savunan Fukuyama gibi liberaller ‘Tarihin Sonu ve Son İnsan’ tezi ile Sovyetler Birliği’nin dağılması sonucunda erken bir “Amerikan zaferi” ni talihsiz şekilde ilan etmişlerdi. Batı’nın zaferi ve “uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin” bitişi olarak vurgulanan bu tez, işçi sınıfının ve ezilen halkların sınırsız mücadelesinden sentezlenerek bugün anti-tezini devrimler çağı, özgür insan, komün toplum temelinde ifade ediyor. Kaldı ki Sovyetler Birliği’nin dağılmasının üstünden henüz elli yıl bile geçmemiş olmasına rağmen onun karşısındaki en büyük güç Amerika sona doğru yaklaşıyor.

Emperyalist-kapitalist oburluğun doymak bilmediği gezegende ulaşabildiği her noktada tükettiği kaynaklar, artık tüm insanlığın en güncel sorunu ve mücadele nedeni halini alıyor. Emperyalist saldırganlık sonucu yaşanan savaşlar, sömürgecilik, işçi sınıfının sömürüsü, salgın hastalıklar, ekolojik yıkım, iklim krizi, kadın düşmanlığı, doğa ve insan geleceğini yok ediyor. Emperyalist azınlık karşısında milyonları bulan işçi sınıfının, sömürge ülkelerde ezilen ulusların, ülkelerinde savaşlardan kaynaklı göç etmek zorunda kalarak mültecileşen halkların, patriyarkanın zalimce saldırıları altında ezilen kadınların, ekolojik yıkım ve iklim krizi karşısında ekoloji hareketinin direnişleri büyüyor. Tüm dünyada parçalı şekilde gelişen bu direnişlerin açığa çıkardıkları mücadele dinamikleri uluslararası hakimiyeti olan emperyalizme karşı sınırları aşan enternasyonalist bir örgütlenmeyi ve mücadeleyi zorunlu kılıyor. Bu zorunluluk, sınıf çelişkilerinin derinliği ve tüm toplumsal meselelerin açığa çıkarttığı politik düzey gereği “enternasyonal” mücadelenin nasıl olması gerektiği tartışmasını önümüze bir görev koyuyor ve emperyalizme karşı mücadelede sorumluluk almayı zorunlu kılyor.

Enternasyonal Mücadelenin Tarihsel Kopuş Noktaları

Kuruldukları dönem itibariyle dünya devrimci mücadelesinde önemli yer tutan enternasyonal birlik ve örgütlenmeler işçi sınıfının sömürüsüne ve kapitalist-emperyalist saldırganlığa karşı halkların birleşik mücadelesine zemin yarattı. Her dönem bir önceki dönemden kopuş ve mirasla yol aldı.

Bu kopuşun önemli örneklerinden birini Engels, I. Enternasyonal’in 1872-74 dönemlerinde genel sekreterliğini yapan aynı zamanda Engels ve Marx’a yakın dostluğuyla tanınan Friedrich Adolph Sorge’ye 1874 yılında yazdığı bir mektupta “Bu dönem proletaryanın kozmopolit çıkarlarının ön plana geçebildiği bir momentti. (…) Enternasyonal 10 yıl boyunca Avrupa tarihinin her tarafına, egemen oldu ve yaptıklarına gururla bakabilir. Ancak o eski biçimiyle artık zamanını doldurdu. Öyle inanıyorum ki, bir sonraki enternasyonal -Marx’ın yazdıkları birkaç yıl etkisini gösterdikten sonra- doğrudan komünist olacaktır ve bizim ilkelerimizin üzerinde yükselecektir” diyerek ifade etti. Öyle ki, enternasyonal mücadeleye temel fikrini veren Marx ve Engels’in ünlü Komünist Manifestosu’nda yer verdiği “Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!” ve “proletarya diktatörlüğü” bir slogan olarak değil işçi sınıfının uluslararası örgütlenme perspektifi olarak I. Enternasyonal deneyiminde temel kazandı ve tartışmasız dünya işçi sınıfının temel sloganı ve örgütlenme hedefi haline geldi.

Bugün için adı az telaffuz edilen, ancak dünya işçi sınıfını ve devrimcilerini buluşturan bu büyük enternasyonal deneyimlerini hatırlamadan günümüz enternasyonal deneyimlerini yorumlamak ve emperyalizmi yıkma kararlılığında dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarının iktidarını kuracak bir enternasyonali tartışmak zor olur. Enternasyonal tartışması elbette ne bizim için ne de dünya işçi sınıfı ve ezilen halkları için yeni bir gündem değil, ancak eksikliğini acil bir ihtiyaç olarak hissettiren mücadele aracı olarak an be an kendini dayatıyor. Marksizm’in işçi sınıfına öncülük etmesi için sunduğu ideolojik zemin kendini ilk olarak 1864-76 yılları arasında I. Enternasyonal’de sınıf çelişkilerinin en yüksek yaşandığı noktalardan gelen işçilerin, kapitalist sömürü çarkına karşı buluşması ile oluştu. Özellikle İngiltere, Fransa ve Almanya’da kapitalist birlikler karşında gelişen, kongreler düzenleyen Enternasyonal, başka bir dünyanın mümkün olduğu fikrini geliştirdi. Paris komünarlarına ilham oldu, burjuvaziye karşı en güçlü çarpışmalarından birini burada verdi. Ancak 72 günün sonunda yenilen komün, I. Enternasyonal’in de yeniden başlamak üzere sonu oldu. Aynı zamanda I. Enternasyonal yürüttüğü tartışmalar itibariyle işçi sınıfının partisi, eylemin örgütlenmesi, işçi iktidarı, özel mülkiyetin kaldırılması gibi başlıklara zemin oldu. Yürütülen bu tartışmalar daha sonra gelen enternasyonal birliklerin de temel gündemlerini oluşturmaya devam etti. I. Enternasyonal içinde barındırdığı farklı fikirlerin ayrışması açısından da önemli bir adım oldu. Marksizm ile anarşizmin, Marksizm ile milliyetçiliğin, Marksizm ile reformizmin buluşma zeminleri ideolojik mücadelenin arenasına dönüştü ve bunlara karşı Marksizm’in mücadelesi de keskinleşti.

II. Enternasyonal ise büyüyen Avrupa sermaye sınıfı karşısında işçi örgütlenmelerinin geliştiği, sendikal hareketlerin güçlendiği ve geniş kitleler içinde sınıf ajitasyonunun yükseldiği bir dönemde, 1889’da kuruldu. II. Enternasyonal’in gelişim aşamasında etkili olan ekonomik eksenli mücadele, kapitalizmin yıkılması fikrini geriletti. Aksine kapitalizmle birlikte yaşam fikirleri gelişti. Bu da II. Enternasyonal’in çöküşünü hazırlayan temel ideolojik sebeplerden biri oldu. Aynı zamanda işçi sınıfının kaderi burjuva devletlerin kaderi ile birleştirilerek, işçi sınıfının gücü emperyalist savaşın motoru haline getirildi. Kendi ülkesinin devletini koruma amaçlı işçi sınıfı içerisinde geliştirilen bu eğilim, sosyal şovenizm zehri ile milyonlarca insanın öldüğü, bir avuç burjuva azınlığın ayakta kaldığı bir kıyıma dönüştü. II. Enternasyonal 24-25 Kasım 1912’de İsviçre’nin Basel kentinde düzenlediği olağanüstü kongrede bu savaşa karşı işçi sınıfının konumlanmasını ele alan bir bildiriyi oy birliğiyle kabul etmişti. Bildiri emperyalistlerin hazırlamakta oldukları savaşın yağmacı amaçlarını açıklıyordu ve işçileri savaş tehlikesine karşı mücadeleye çağırıyordu. Bildiriye göre, emperyalist bir savaşın çıkması halinde, sosyalist bir devrimin çabuklaştırılması için sosyalistlerin ekonomik ve politik bunalımlardan yararlanmalarını salık veriyordu. Basel Kongresi’nde Kautsky ile Vandervelde ve II. Enternasyonal’in öteki liderleri bildiriye oy verseler de 1914’te savaş çıkar çıkmaz oportünistçe, kendi emperyalist hükümetlerinden yana tutum aldılar. Lenin, Basel bildirisini hiçe sayan bu tutum için II. Enternasyonal’in çöküşünü Sosyalizm ve Savaş adlı eserinde “Bütün dünya sosyalistleri, 1912’de Basel’de, Avrupa’da yaklaşmakta olan savaşı, bütün hükümetlerin ‘canice’ ve gerici bir girişimleri olarak gördüklerini ve bu girişimin devrimi hızlandırarak kapitalizmin yıkılmasını çabuklaştıracağını ilan etmişlerdir. Savaş çıktı ve birlikte bunalımları da getirdi. Devrimci taktikler yerine sosyal-demokrat partilerin çoğu, gerici taktiklere saptılar ve kendi hükümetleri ile burjuvazilerinin yanında yer aldılar. Sosyalizme karşı bu ihanet, II. Enternasyonal’in (1889-1914) çöküşü demekti” diyerek ifade etti.

Savaşın başlangıcından sonra Zimmerwald Konferansı’nda sosyal demokratlara karşı savaşta tavır üzerine yürütülen tartışmalarda yükselen III. Enternasyonal ihtiyacı doruk noktasına ulaştığında, Lenin Nisan Tezleri eserinde şu belirlemeyi yaptı. “Zimmerwald batağına daha çok hoşgörü gösterilemez. Zimmerwald ‘Kautskicileri’ nedeniyle, Plehanov ve Scheidemann’ların şoven enternasyonali ile daha uzun zaman yarı-bağlılık içinde kalınamaz. Bu enternasyonalden hemen kopmak gerekir. Zimmerwald’de yalnızca gözlemci olarak kalmak gerekir. Gecikmeden yeni bir enternasyonal, devrimci, proleter bir enternasyonal kurmak, açıkça bize, açıkça bugünkü güne düşüyor; daha doğrusu, bu enternasyonalin zaten kurulmuş olduğunu ve çalıştığını açıkça ilân etmekten çekinmemeliyiz. (…) Önemli olan sayı değil, gerçekten devrimci proletaryanın siyaset ve fikirlerinin doğru dışavurumudur. Asıl önemli olan enternasyonalizmi ‘ilan etmek’ değildir; asıl önemli olan, en güç zamanlarda, gerçek enternasyonalistler olmasını bilmektir.”

Lenin’in enternasyonalist mücadeleye olan inancı ve devrimin güncelliği yaklaşımı, II. Enternasyonal’den hem devrimci bir kopuş gerçekleştirerek hem de kendi ülkesinin emperyalist emellerle yürüttüğü savaşa pratik olarak karşı çıkarak Bolşevik Parti’nin çağrısıyla 1919’da Komintern’i, yani III. Enternasyonal’in kurulmasını sağladı. Dünya devrimci hareketinin yeni devrimci merkezi oluşturuldu. I. Emperyalist savaştan sonra ve II. Enternasyonal’in çöküşü üzerinden kendini bir proleter devrimle yere sağlam basarak var eden III. Enternasyonal tüm dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarının devrim umudu ve yol göstericisi oldu. Yarattığı etki ile tüm dünyada devrimci dinamizmi açığa çıkardı. Lenin bu etkiyi III. Enternasyonal’in ilk kongresinde yaptığı açılış konuşmasında “Burjuvazi, büyüyen devrimci proletarya hareketinin karşısında paniğe kapılmış durumda. Bu anlaşılır bir olgudur. Çünkü emperyalist savaşın sonundan beri, olayların gelişimi, devrimci proletarya hareketini güçlendirmektedir ve bütün ülkelerde dünya ihtilali başlamakta ve büyümektedir.” olarak ifade etmişti. Soyut bir devrimci heyecan ve devrimci coşku gibi kavramların ötesinde ilk defa emperyalizmin ayak bağlarını çözen bir mücadele pratiği açığa çıktı. Komintern’in bu başarısı dünya işçi sınıfı ve ezilen halkların önündeki devrimler çağının engellerini kaldırdı. Çin başta olmak üzere tüm dünyada devrimci ayaklanmalar ve devrimler peşi sıra birbirini takip etti. Enternasyonal mücadele, başarı üzerine inşa edilen III. Enternasyonal’le pusulasını bulmuş oldu. Pusulanın kalibre edildiği aşamaları Lenin Seçme Yazılar -III. Enternasyonal ve Tarihteki Yeri- başlıklı yazısında dönemlere ayırarak ” I. Enternasyonal (1864- 1872) işçilerin sermayeye karşı devrimci bir taarruzunun hazırlanmasına yönelik bir uluslararası işçi örgütlenmesinin temellerini attı. II. Enternasyonal (1889- 1914) proleter hareketinin, genişlemesine büyüyen uluslararası bir örgütlenmesiydi; bunun bedeli, devrimci düzeyde bir düşüş, oportünizmin geçici bir güçlenmesi ve sonuçta bu Enternasyonal’in yüz kızartıcı bir tarzda çöküşü oldu. III. Enternasyonal aslında 1918’de, oportünizme ve sosyal şovenizme karşı uzun yıllar boyunca, özel olarak da savaş sırasında verilen mücadele, bir dizi ülkede komünist partilerinin kuruluşuyla sonuçlanınca ortaya çıktı. Bu Enternasyonal’in en özel yönü, Marksizm’in ilkelerini yerine getirme, uygulama ve sosyalizmin ve işçi sınıfı hareketinin zamanın sınavından geçmiş ideallerini gerçekleştirme misyonudur…” ifadesi ile vurguladı.

Enternasyonal’in programı, göğüs gerdiği zorlu görevler Hitler faşizminin saldırılarının gölgesinde kaldı. Stalin dönemi III. Enternasyonal faaliyetleri savaşın çıkması ile birlikte yavaşladı. Savaşın güncel durumu ve Sovyetler’in savunulması ağırlık kazandı. Tarihin gördüğü en büyük savaşlardan birine tanıklık eden Sovyet toprakları, faşizm karşısında sosyalist, devrimci düşüncenin zaferini kazandı. Ancak savaşın açığa çıkardığı ağır yıkım ve Amerika emperyalizminin yeni bir aktör olarak güçlenmesi Sovyetler için farklı bir dönemi zorunlu kıldı. Soğuk savaş olarak adlandırılan bu dönem, askeri ve ekonomik çevreleme politikaları ile kuşatılan sosyalizmi nefessiz bırakmaya yönelikti. Sovyetler’in tek devrim ülkesi olarak yalnızlaşması, Lenin ve Stalin gibi devrimci önderlerin kaybı, Marksizm ve Leninizm’den giderek uzaklaşan yönetimleri örgütledi. Bu süreç Sovyetler Birliği’nin dağılmasına giden yılları örgütlerken, Komintern’in fikirleri, programı, tüzüğü güncelliğini korumaya, 21. yy devrim mücadelesine kılavuz olmaya ve kendisini aşacak devrimci kopuşlara gebe olmaya devam ediyor.

21. yy Enternasyonalist Kopuş ve Yükseliş Dönemi Kendi Devrimi Üzerinde

Proletaryanın enternasyonal deneyimi kendi tarihsel koşulları içinde önemli işlere imza attı, geleceğe büyük bir tarihsel miras bıraktı. Ancak 20. yy ikinci yarısı dünya devrimci hareketi açısından bir geriye doğru düşüş ve ideolojik bunalım dönemi oldu. Bu gerileme dönemi, yeni bir enternasyonal örgüt kurma konusunda bugünlere kadar dişe dokunur bir adım atılamamasına da yol açtı. Sovyetler’in III. Enternasyonal’le taçlandırdığı devrim başarısı yeniden doğmak üzere küllerini dünyanın dört bir tarafında ki devrimcilerin üzerine bıraktı. Şimdi 21. yy ilk yarısında emperyalizm çöküyor, enternasyonalin üzerinde bulunan liberal, reformist toz bulutunu dağıtacak kopuş küllerinden doğmak için sadece rüzgarın esmesini bekliyor. Tüm devrim rüzgarları kuşkusuz mücadelenin her dönemi için kendi dinamiğini, gelişim seyrini açığa çıkarttı ve ilerledi. Dünya enternasyonal deneyimleri bu mücadele dinamikleri etrafında gelişti. Özellikle işçi sınıfının belirginlik kazandığı yıllar ve emperyalist paylaşım savaşlarının olduğu yıllar hem işçi sınıfının birleşik örgütlenmesine hem proletaryanın devrimlerine hem de ulusların kendi kaderlerini tayin etme ve kazanma mücadelelerine tanık oldu. Bu anlamıyla mücadelenin ritmini belirleyen dönemlerin politik seviyesi oldu. Burjuvazi ile işçi sınıfının savaşımı, emperyalizmle sömürge ulusların savaşımı, ezen ulus devletleri ile ezilen ulusların savaşındaki nitelik, güçlerin birbiri üzerindeki hegemonyasını belirlemede etkili oldu.

Clausewitz’e göre savaşın tanımı; “Düşmanı irademizi kabule zorlamak için bir kuvvet kullanma eylemidir.” olarak tarifleniyor. Genel savaş tanımı olarak da kabul gören bu sav doğrultusunda, sınıf mücadeleleri açısından savaş, sermaye ve emek arasındaki çelişkinin aynı zamanda eşitsiz ilişkilenme ve gelişimin yürütülemez duruma ulaştığında meydana gelen isyanlar, ayaklanmalar, toplumsal şiddet olayları sonucu bunun karşısında oluşan devlet şiddetiyle karşı karşıya geldiğinde açığa çıkan irade çarpışmasını ifade ediyor. Yani sınıf çelişkilerinin düzeyi, kapitalist üretim ilişkilerinin hem halklar hem de ülkeler üzerinde eşitsiz gelişiminin doğal ve olağanüstü koşulların sonucu olarak bu savaşlar gelişiyor. Tekrar Clausewitz’in tanımıyla “politikanın başka araçlarla devamı olan savaş”, politik sonuçlara doğrudan etki eder ve politik değişimin en yüksek düzeyde önünü açar. Aynı zamanda mücadelenin de başka araçlarla sürdürülmesi gerektiğini açığa çıkartan temel olgu olarak mekanın, örgütlenmenin, stratejinin belirleyici unsuru olur.

Emperyalist ülkeler ve sömürge ülkeler arasındaki savaşımın kritik başlığı olan -eşitsiz gelişme- aynı zamanda emperyalist ülkelerin kendi sınıf dinamiklerinde ve yine sömürge ülkelerin kendi sınıf dinamiklerinde benzer yasayı işletir. Burada önemli olan kısım bu eşitsiz gelişim koşullarında açığa çıkan mücadelenin, çarpışmanın niteliği olur. Hem emperyalizme karşı mücadele hem de Türkiye için Mahir Çayan’ın tanımıyla “Emperyalizm, içsel bir olgudur.” tezi mücadelenin soyut bir emperyalizm kavramıyla dövüşme şeklinde değil, emperyalizmin sömürgeleştirip, yönetimlerini belirlediği, ekonomik planlarını yaptığı iktidarlarla da dövüşmeyi gerektirir. Bu açıktan açığa burjuva devlet aygıtına karşı bir savaşı da içerir. Sınıf savaşımlarının düzeyini kavramak açısından önemli olan bu kısım, enternasyonal mücadelenin geliştiği coğrafyayı, örgütlenme sorunlarını ve stratejik tartışmalarını anlamak bakımından gereklidir.

Çünkü sınıf savaşımlarının en şiddetli yaşandığı günlerde enternasyonal doğdu ve gelişti. İngiltere’de büyüyen kapitalist üretim ilişkileri içinde işçi sınıfının örgütlenmesi ve mücadelesi nasıl tesadüf değilse sermaye yoğunlaşmasının, tekelleşmenin, yayılmacılığın I. Dünya Savaşı’nı takiben Avrupa’da gelişmesi de bu anlamıyla tesadüf olmadı. Emek-sermaye arasındaki çelişkinin derinleştiği noktalarda reaksiyonlar gerçekleşti. Bu tarihin, reaksiyonun ham maddesi sınıf mücadelesinin hem derinliğinde hem de iradi olarak yönetilmesi gereken tarz ve taktiğinde, stratejisinde gizlidir. Bu anlamıyla III. Enternasyonal de savaşa, savaşın niteliğini kavrayan devrimci bir müdahale olarak kuruldu. Kapitalist yoğunlaşmanın daha tam olarak gelişmediği yıllarda işçi sınıfı sınırlı gücü ve örgütü ile bu sürece müdahale etti. Gerçek bir enternasyonal duruş sergiledi. Keza Paris Komünü böyle bir deneyimin ilk örneklerinden biri olarak işçi sınıfının tarihine “göğü fethe çıkan komünarlar” olarak çoktan yazılmıştı. Tüm bu dönemler kendi gelişim koşulları içerisinde hem bulundukları coğrafyayı hem dünyayı hem de geleceği etkileyen önemli bir kesiti ifade ediyor.

Şimdinin devrimci mücadele zemini ve enternasyonalini yeniden kurmak açısından, işçi sınıfı ve ezilen halklarının politik durum tespitinde gelişmeler mekânsal, örgütsel, stratejik farklılıklar gösteriyor. Dünya devrim mücadelesinin merkezi haline gelen Avrupa, artık dünya emperyalizminin merkezi özelliğini taşıyor. İşçi sınıfının durumu sömürge ülkelerdeki işçi sınıfı üzerinden ekonomik koşulların iyileşmesi, yabancılaşma ve eşitsiz gelişmesi sonucu, kendi özünden koparılıyor. Üretim ilişkilerindeki neoliberal politikaların yarattığı esnek ve kopuk çalışma tarzı, işçi sınıfını parçalıyor. Almanya’da üretim yapan işçinin geleceği, Türkiye’de üretim yapan işçinin emeği üzerinden yükseliyor. Bu da işçi sınıfının aynı fabrikanın başka şubelerinde yaşanan sorunlara karşı birleşik ve uluslararası mücadele yürütmesini kendisi için bir sınıf olma bilinci yükseltilmediği koşullarda zorlaştırıyor. İşçi sınıfının güncel pozisyonu ve ezilen ulusların özgürlük mücadelesi emperyalist saldırganlığın altında kırılmaya çalışılıyor. Savaşlar sonucu göç etmek zorunda kalan halkların direniş dinamizmi parçalanıyor, halklar ucuz iş gücü haline getiriliyor, özel savaş ve kontra faaliyetlerde kullanılmak üzere esirleştiriliyor. Bu durumun en net ifadelerinden birini AKP Genel Başkan Danışmanı Yasin Aktay “Türkiye, Suriyeli mültecilerle yaşamak zorunda. Bu bir kader biraz da (…) Bundan kaçamadığımız gibi, bu bir imtihan. Bizim onları nasıl yönettiğimize bakmamız gerekiyor. Bir açıdan baktığımızda göç bir toplumu dirilten bir şeydir. Canlandıran bir etki de yapar. Bakın Türkler’in Alman ekonomisine yaptığı katkıdan bahsediliyor. Bu yönde çalışmalar var. Beyin niteliğinde Türkler yetişiyor orada. Belki Suriyeliler’in de ilk gelenleri sanayi, inşaat alanında çalışanlar olarak kalacaklar ama Suriyeliler’in Türkiye’ye yaptığı katkı ile Türkiye Arap dünyası ile arasında çok ciddi bir köprü oluşturacak. Çok önemli bazı yerlerden Suriyelileri bir çekin, Suriyeliler bir gitsin ülke ekonomisi çöker.” diyerek özetliyor.

İşçi sınıfının ve ezilen ulusların kaderi bu anlamıyla birleşik mücadele zemininin yaratılmasında kilitleniyor. Emperyalist-kapitalist sistemin gelişmesindeki yeniliklerde yaşanan bu durum tespiti çöküş dönemi olarak tarif ettiğimiz aşamanın aynı zamanda krizini ifade ediyor. Ve bu aşamada ideolojik netlik olduğu sürece kaygılandırıcı bir durum yok, aksine bu saldırganlık enternasyonal mücadelenin gerekliliği azmini bileyen bir ivmeyi ifade ediyor. Esas kaygılandırıcı aşama hem emperyalizmin ideolojik yüklemesine maruz kalıp hem de kendi “eylem” tablolarında emperyalizme karşı “sol, devrim, sosyalizm, komünizm” adına faaliyet yürüten kah partiler kah enternasyonal birliklerde açığa çıkıyor. Bu durum günümüz devrimci mücadelesinin baş düşmanlarından biri olarak, işçi sınıfı ve ezilen halklarda özgürlük gücü yerine uzlaşmacı, beklemeci-ertelemeci, kendiliğinden, pasifist hareketleri örgütlüyor. Temel çelişkilerin üstü kapitalizmin “eşitlik, demokrasi, özgürlük” safsatalarına yaslanılarak yani kapitalizmden dayanak alınarak yapılıyor. O halde enternasyonalin en önemli ve ilk zemini buradan mutlak bir kopuşla olabilir.

Devrimci bir enternasyonale ulaşmak için ikinci tehlike ise bu çarkta yer almayan, ancak bu çarkın döndüğü sistemden kopamayan parti ve enternasyonal birliklerde açığa çıkıyor. İşçi sınıfı iktidarı hedefinden uzaklaşan, mücadeleyi zamana yayan, mücadele ihtiyaçlarını örgütsel ihtiyaçlara yeğ tutan, statükocu konumlanmalardan kopuş ve ideolojik mücadele gerekiyor.

Üçüncü olarak ise düzen sınırlarının bir adım ötesine çıkarak hem sistem ilişkilerin tahribatından hem de hegemonyasından koparak enternasyonal mücadelenin güncel, devrimci iktidarı hedefleyen hattının gözümüzün önünde kurulabileceğini görmek gerekiyor. Bu temelde enternasyonal birliklere bir bakalım, tüm dünya devrimci hareketlerinde bu noktada bir hareketlilik var. Yıllardır enternasyonaller toplanıyor ancak hangisi hem kendi ülkelerinde hem de dünyada gerçek bir enternasyonalist duruş gösteriyor ya da gerçek anlamda bir başka ülkenin işçi sınıfı ile ezileni ile dayanışma kuruyor? Hangi eylem emperyalizm karşısında ciddi bir tehdit oluşturuyor? Hangi faaliyet sosyalizmi amaçlıyor? Bu başlıklar bugün güncel devrimci ihtiyacı en fazla dışa vuran özellikleri taşıyor. Bu satırların arasında İspanya iç savaşına, Filistin mücadelesine, Rojava devriminin enternasyonalist karakterine göz atmak gerekiyor. Bu dönemler enternasyonalizmi kurmak bir kenara enternasyonalist karakterde bir devrimci duruş için turnusol işlevi görmüş tarihleri ifade ediyor. İspanya iç savaşında faşist Franco’ya karşı İspanya halkı ile dayanışmak için 58 ülkeden 32 bin kişi gönüllü olarak devrimci mevzilerde konumlanarak enternasyonal tugayı kuruyor. Tarihin gördüğü en üst düzeyde bir enternasyonalist dayanışma örneği faşizme karşı savaşla sağlanıyor. Aynı zamanda tugayın örgütlenmesinde Komintern’in rolü küçümsenemez, tüm organizasyon Komintern tarafından yapılıyor. Filistin özgürlük mücadelesi için ise Siyonist İsrail rejiminin saldırıları karşısındaki konumlanma Filistin halkı ile sınırlı kalmıyor, eşit olmayan güçler arasında sürdürülen bu savaşa özellikle Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimciler de katılarak enternasyonalist bir inşa ve mücadelenin önünü Orta Doğu devrimci dayanışması için açmış bulunuyor. Filistin cephelerinde yer alan Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının mevzilenmesinde açığa çıkan enternasyonalist bilinç ile Mahir Çayan ve arkadaşlarının İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’u kaçırıp cezalandırmaları aynı enternasyonalist bilinci, mücadelenin berraklığını ve düzeyini ifade ediyor. Güncel örneklerden biri olarak Rojava devrimi ise aslında sadece Rojava’yı değil tüm dünyayı tehdit eden IŞİD çetelerine karşı mücadelede ön plana çıkıyor. Bu mücadelenin Kobane ile başlayan günleri IŞİD’in barbar saldırganlığı karşısında seferberlik halinde harekete geçen devrimci, yurtsever güçlerin başarısı ile sonuçlanıyor. Burada Kürt güçleri ile dayanışmayı sadece bir slogan değil mevzi paylaşmak üzerinden tanımlayan Türkiyeli sosyalistler ve dünyanın farklı noktalarından gelen devrimciler Enternasyonalist Özgürlük Taburu’nu kuruyor. IŞİD çetelerinin yenilmesi, Rojava devriminin korunması, faşizme karşı mücadele başlıklarında enternasyonalist devrimciler Kobane başta olmak üzere Rakka, Minbiç, Afrin, Serekaniye, Tel Abyad savaşlarında yer alarak sürekliliklerini koruyor, onlarca verilmiş bedeli omuzlayarak savaşmaya devam ediyor.

Bugün dünyada çeşitli düzeylerde faaliyet gösteren, Uluslararası Marksist-Leninist Parti ve Örgütleri Konferansı-Birlik ve Mücadele (CIPOML-Unity&Struggle), Uluslararası Marksist-Leninist Parti ve Örgütler Konferansı -Uluslararası Bülten (ICMLPO), Komünist ve İşçi Partileri İnisiyatifi, Uluslararası Komünist ve İşçi Partileri Topluluğu (IMCWP), Sosyalist Enternasyonal, İlerici Enternasyonal, Devrimci Parti ve Örgütlerin Enternasyonal Koordinasyonu (ICOR), Halk Mücadeleleri Enternasyonal Birliği (ILPS) ve bir dizi Anarşist ve Troçkist gelenekten gelen yapıların da enternasyonal örgütlenmeleri bulunuyor ve bir sonuç ifade ediyor. Her bir örgütlenmenin geldiği tarih, mücadele pratiği, enternasyonal iddiaları ve güncel mücadelede tuttukları yer ayrı bir tartışma konusu olsa da mevcut durumda ulaşmak istediğimiz devrimci enternasyonalin yıkıcı hedefinden uzak oldukları, enternasyonalist duruştan kopuklukları, eylem pratikleri ve emperyalizme karşı konumlanmalarının zayıf oldukları söylenebilir. Bu uluslararası birlikler içerisinde elbette bazı halk hareketlerini ve Marksist-Leninist partileri de ayrı tutmak ve değerlendirmek gerekir. Ancak onların da örgütsel zayıflığının ve katılım zenginliğinin genel tabloda belirleyici bir faktör olduğunu unutmamak gerekiyor.

Bu enternasyonal birliklerin birçoğunun vizyonunda devrim ve sosyalizm fikrinden uzaklaşma bariz bir şekilde gözlemleniyor, bunun yerini işçi sınıfının ve ezilen halklarının durumunun iyileştirilmesi, emperyalist saldırganlığa karşı kamuoyu oluşturulması ve yeşil bir dünya mücadelesi için yasalar çerçevesinde faaliyetler ön plana çıkıyor. Kendi ülkemizden bu birlikler içerisinde yer alan birkaç örgütü sıralayalım ve pratiklerine bir bakalım. SYKP, TKP, EMEP ve benzeri sistem içi mücadele araçlarıyla yol yürüyen diğerleri… Marksizm ve Leninzm’e ait en radikal en popüler teori öbeklerini kullanan bu yapılar yanı başlarında direnen işçiden, ezilen Kürt’ten, mültecileşen halklardan, katledilen kadınlardan, yok edilen doğadan “basın açıklaması” mesafesinde “kınayarak” duruyorlar. Bu örgütlerin “sol” soslu menüsü işçi sınıfı ve ezilen halkların mücadeleye, başarıya, zafere, iktidara olan açlığını kapatacak düzeyde servis ediliyor. Bu örgütler için temel handikap sistemin çarklarını kırmak değil, bu çarklarla beraber yaşayabilecek iyileştirme reform hesabı ile ilintilidir. Bugün Türkiye’nin yaşadığı politik yoğunluğun üçte birinin içinde yer almayan bu reformist örgütler için ideolojik mücadelenin derinleşerek, devrimci siyaset temelinde öne geçmesi gerekir.

Dünya üzerinde işçi sınıfı ve ezilen halkların hareketliliğinin yarattığı son on yıldaki sarsıntılar dahi düşünüldüğünde yürüttüğümüz tartışmanın bir devrim dalgasını, tsunami gibi bir ayaklanmayı örgütlemek olduğunun anlaşılması gerekir. Bu temelde günümüz enternasyonalizminin hizmet etmesi gereken ana hedef, emperyalist-kapitalist sistemin yıkılmasını sağlayacak mücadele düzeyini yaratmak ve yerine “nasıl bir sosyalizm”e cevap üretmek olmalıdır. Bugünün mücadele dinamiklerinin temel handikaplarından birisini yukarıda da ifade ettiğimiz üzere verilen mücadele stratejisinden kopukluk oluşturuyor. Kapitalizmin bir sonucu olarak vuku bulan iklim krizi, afetler sonucu yıkımlar, ekolojik dengenin bozulması gibi başlıklar kapitalizmin içinde çözülebilirmiş gibi bir yanılgı açığa çıkartıyor. Emperyalist zirveler “G-8, G-20” gibi başlıklarla iklim krizini çözmek adına toplantılar yapıp, dünya planı çıkartıyorlar. Eylemciler bu zirvelerin önünde yaklaşan felakete karşı destek bulmak istiyorlar ancak hedeflerine varmak için barikatları geçmiyorlar. Sadece taleplerini duyurup bir adım geriye çekilerek “yeşil” eylem içinde kalıyorlar. Değiştirici devrimci sınıf olan proletaryanın  “kızıl” eylem için harekete geçirilmesi gerekiyor. Emperyalist-kapitalist sömürü politikalarının yarattığı bu sorunların çözümünü, sistem içinde aramak bir sonraki yıkıma kadar sadece bir yama işlevini ifade ediyor. Emperyalist dönemin karakteristik özellikleri sermaye yoğunlaşması, tekeller ve yayılmacılığın önünde kapitalist sistemin hiçbir varyantının bu yıkımı engellemek adına bir başarı sağlamayacağı doğası gereği kesindir. Keynesçi politikalara dönüşten, büyük sıfırlama hamlesinden, yeşil yeni anlaşmadan çıkacak hiçbir sonuç neo-liberal politikaların sürdürülmesine engel olmak için değil onu sürüdürülebilir kılmak üzere yapılandırmanın arayışlarıdır. Buradan çözüm beklemek tamamen küçük-burjuva iyimserliği ve burjuvazinin asalak aldatmacalara dayalı bir yöntemini kabul etmek anlamına gelir. Bu noktada toplum mühendislikleri, kapitalist kurnazlık devreye girer ve “bilinemezciliğe” ve “kendiliğindenliğe” doğru kitleleri iradesinden, iktidar hedefinden ve iradesini teslim edeceği örgütsel düzlemden koparır. Kaldı ki Avrupa solu merkezli bu sözde enternasyonal birliklerinin beklentileri sadece kendi nefes aldıkları alanla sınırlı, dünyanın geri kalanına dayanışma mesajlarının ötesine geçme niyetinde değildir.

Güncel pozisyonda birçoğu Avrupa sınırlarına dayanan mültecilere karşı ırkçı, faşist politikaların dolayımıyla bir parçası olmaktan kurtulamayan ve  II.Enternasyonal’in benzer savrulmasını üreten “sol”, sosyal şoven örgütlenmelerinde oluşmasının önünü açıyor. Emperyalist saldırganlığın işçi sınıfı ve ezilen halklara yönelik özel savaş taktiklerinden oluşan bu tarz; turuncu devrimler, desteklenen liberal “sol” örgütler kitlelerin esas öfkesini ve gücünü dalga kıran misali kırma temelinde gelişiyor. Bu nedenle doğru strateji, doğru örgütlenme ve hedefe varma kararlılığında birleşme için emperyalizm karşısında ne istiyoruz ve nasıl ulaşırız sorusu elzemdir. Bu sorunun cevabı hiçbir şekilde emperyalist-kapitalist uzlaşmayı kabul etmeyen, onu yıkıp işçi sınıfı ve ezilen halkların özgür, adil, eşit dünyasının tek adresi olan sosyalizmi kurmak olabilir. Lenin, “Kapitalizmin emperyalizmi izleyecek bir başka aşaması yoktur. Emperyalizmden çıkış, ancak sosyalizme geçiş ile birlikte olanaklıdır. Yani emperyalizm, sosyalizmin ön koşullarının oluştuğu, kapitalizmin sosyalizme geçiş için olgun hale geldiği aşamadır. Emperyalizm bu yüzden ‘çürüyen’ ya da ‘can çekişen’ kapitalizmdir. Başka bir ifadeyle, emperyalizm ile sosyalizm arasında bir başka tarihsel aşama yoktur; emperyalizm bir sosyalist devrimler çağıdır.” diyerek emperyalizme karşı verilecek mücadelenin birleştirici noktasını somut olarak bağlamıştır.

Marksizm-Leninizm’in sunduğu ideolojik berraklık ne yazık ki Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte ideolojik üstünlüğünü kaybetti, dünyada devrim güçlerinin gerilemesine neden oldu. Bu gerileme emperyalizmin “anti-komünizm” desteği ile birçok ülkede devrimci güçleri tasfiyelere ve sistem içi muhalif unsurların  önünün açılması için dolaylı/dolaysız desteklere gebe oldu. Emperyalizme ait ideolojik hegemonyanın “sol” da yarattığı ideolojik tahribat ve sol içinden çıkan reformist, liberal ve oportünist eğilimler emperyalizme karşı mücadelede bulanıklıklar ve kafa karışıklıkları yaratmada başarılı oldu. Marksizm ve Leninizm tarihsel bağlamından koparılarak yorumlandı, “yeni” adı altında işçi sınıfının iktidarı mücadelesi entelektüel bir çukura yuvarlandı. Devrim ve sosyalizm mücadelesine önemli politik-pratik katkıları olan Barışta Erdost bu ideolojik tahribat için “Anti-Emperyalizm Neyi Örter” başlıklı yazısında “Sağ gözünü yumup emperyalizmsiz bir kapitalizm görenler de sol gözünü yumup kapitalizmsiz bir emperyalizm görenler de dünya-tarihsel sahnesinde tökezlemektedirler” der. Bahsettiğimiz çukur bu tökezlemeler sonucu dolmuştur. Bu çukur üstüne kurulacak, Marksizm-Leninizm temelinde bir enternasyonal mücadeleyi örgütlemek onun çarpık yorumlarından kopuşla gerçekleşebilir. Başlangıçta dünya işçi sınıfı ve ezilen halklarının birleşik mücadelesini örgütleme niyeti taşıyan I. – II. ve III. Enternasyonal’le kurulan analojik bağ temelinde bugünün sistem içi konumlanmalarını taşıyan enternasyonal birliklerden kopuşarak kurulacak enternasyonalin niteliği, taktik ve stratejisi, eylemi ve programı devrim ve sosyalizmin zaferi temelli örgütlenebilir. III. Enternasyonal bu anlamıyla sadece bir uluslararası birlik faaliyeti değil aynı zamanda onun örgüt, parti ve mücadele zeminidir. Bu anlamıyla buna yeni gücünü katacak olan devrimcilerin örgüt ve enternasyonal mücadele faaliyeti temelsiz ya da yeni baştan başlayacak düzeyde değildir. Sadece politik-ekonomik-askeri durumun somut tahlili üzerine açığa çıkan görevlerin güncel koşullara göre uygulanması sorunu vardır. Bu somut durum bugün emperyalizme karşı enternasyonal mücadeleyi örgütlemek için kopuş zeminini Latin Amerika ve Orta Doğu devrim mücadelesinde yürütülen silahlı direnişlerde, ayaklanmalarda gösteriyor. Emperyalizme karşı Orta Doğu’da yükselen devrimci dalga, Latin Amerika devrimini güçlendirecek, Latin Amerika’da yükselen devrimci dalga Orta Doğu devrimini güçlendirecektir.

Bu diyalektik ilişki emperyalizmi yenecek yegane enternasyonal mücadelenin anahtarıdır. Emperyalizmin en yoğun sömürü saldırılarını yaşayan bu kıtalar, en yüksek karşılığı buradan verecek devrim madeninin üstünde bulunuyor. Bu madeni işleme sorumluluğu ise devrimci siyasete düşüyor. Artık verili enternasyonal birliklerin sadece dayanıştığı ancak sınıf çelişkilerinin ve halklar üzerindeki savaşın en yoğunlaştığı bu alan için enternasyonal kopuş ancak kendi birleşik mücadelelerinden ve devrimlerinden doğabilir. Emperyalist ülkeler bu bölgeler üzerinden savaş makinalarını geliştirdi, kendi toplumlarına refah getirdi. Sömürgeleştirdiği ülkeler üzerinden yükselen emperyalizmin sonu, sınırları aşan mülteciler ve sınırları yok eden işçi sınıfının örgütlü, silahlı, iktidar hedefli mücadelesi üzerinden gelişiyor ve artık yolu açık…