Emperyalist Paylaşımda 3. Dünya Savaşı | Kemal Taşyakan

Yeni bir dünya savaşı üzerine tartışmaların yoğunlaştığı bir dönemi yaşıyoruz. Bir yanda savaşın kapıda olduğu üzerine demeçler yayınlanırken diğer yanda 3. Emperyalist Dünya Paylaşım Savaşı’nın (EDPS) çoktandır başladığı ve sürmekte olduğu üzerine analiz yazılarını aynı sıklıkla görüyoruz.  1914-1918 yılları arasında ve 1939-1945 yılları arasında yaşanan savaş için benzer bir tartışmayı yapmak imkânsızken aynı sadelik 3. EDPS konusunda kendini var edemiyor.[1]   Hiç kimse tarihin bu iki periyodunda yaşanan savaşlara farklı isim koyamaz ve farklı tarihleme yapamazken 3. EDPS konusunda yaratılan farklılaşmanın ve karmaşanın altında ne yatıyor?  Kuşkusuz sadece son 150 yılı değerlendirsek dahi yerkürede silahın sustuğu, savaşın yaşanmadığı tek bir gün sayamayız. Kesintisiz sürmekte olan bu savaşlar içerisinde ve bunların büyük çoğunluğu paylaşım savaşı ya da ona direnen anti-sömürgeci savaşlar olmasına rağmen ancak sadece ikisi dünya paylaşım savaşı adıyla çağrılmaktadır. Her savaş, dünya savaşı değilse o zaman bir savaşın dünya savaşı ligine yükselebilmesi sadece onun emperyalist pazar paylaşımı ve büyük güçlerin rekabeti ile açıklanabilir olmaktan öte bir anlamı daha olması gerekir. O da savaşın kendi “bilimi” ve gerçekliği içerisinde açık ve yalın işlenmesidir. İki dünya savaşı açısından kavram kargaşası yaşanmamasının altında yatan en büyük neden o savaşların araçları, tekniği, taktiği değişse de savaş olgusu içerisinde aldığı niteliktir. Başlarken söyleyelim o nitelik dönemin büyük güçlerinin ve var olan devletlerin büyük çoğunluğunun cephede yer aldığı, savaşan devletlerin en az iki kampa bölündüğü yaygın bir coğrafyaya yayılan ve sadece ölüm makinelerinin konuştuğu bir süreci ifade eder. Bu boyutta ve büyüklükte, hatta en ilkel haliyle dahi dünyayı yıkıma götürme pahasına yeniden böylesi savaşlara cesaret edilir mi? Zenginler için ölecek yoksullar olduğu sürece elbette edilir. Yeter ki kaybetme riski emperyal tekeller için iliklerinde hissedilir derinliğe ulaşsın.  O nedenle emperyalist savaşlar biçim değiştirebilir ancak yeniden bu kadar büyük ve kıyıcı bir kapışmayı kendileri açısından da makul görmeyerek başka düzey ve tempoda paylaşımı sürdüreceğini beklemek ona naiflik eklemek olur. O halde yeryüzündeki savaşlara son verecek olan sınıfsız toplum inşası gerçekleşmediği sürece Lenin’in Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı kitabının Fransızca ve Almanca baskılarına yazdığı önsözünde “üretim araçlarında özel mülkiyet düzeni var olduğu sürece, bu ekonomik temel üzerinde, emperyalist savaşlar mutlak biçimde kaçınılmaz olacaktır.” sözleri sınıflı toplumların bir yasası olarak her an güncel bir savaşı hazırlamaktadır. Bu yasa çerçevesinde 3.EDPS ve emperyalizm yıkılamadığı sürece 4.EDPS’de kaçınılmaz olarak yaşanacaktır.

Burada yazımızın tartışmaya açtığı soru şudur; 3. EDPS  yaşanıyor mu yoksa yaşanacak mı? Bu iki ayrı durum demektir. Yani bir şeyin geliyor olması bir şeydir, bir şeyin içinde olmak başka bir şeydir. Bir şeyin içinde olmak o nesnelliğin dayattığı sonuçlarla özneyi şekillendirirken, özneyi, ortaya çıkan durum içerisinde yeniden konumlandırır. Bir şeyin geliyor olması ise bir nesnelliğin başka bir nesnelliğe evrileceğini, bir durum değişikliği olacağını ve oluşacak yeni şekillenmeye göre öznenin hazırlanmasını zorunlu kılar. Yani ortada iki farklı nesnellik ve bu iki farklı nesnelliğin özneye yüklediği iki ayrı görev ve konumlanma sonucu vardır. Bu tartışmaya yaklaşım yöntemimiz savaşın tarihi ve savaş olgusunun sınıf çelişkilerinden koparılarak soyutlanması ve savaşı salt bir “lanetleme” hümanizminden çıkararak Leninist yöntem bulma arayışıdır. Çünkü “Marksist Leninist teori akademik bir çalışma değil aksine geçmişin analiziyle ders çıkararak bugünü ve yarını okuma ve eyleme geçme pratiğidir.  Elinizde tuttuğunuz dergi eylemle iç içe geçmiş bir pratik teori ürünüdür. Militan eylemin, militan teorisidir.“  [2]ifadesine uygun yöntem oluşturmaktır. Bu açıdan yazıdaki amaç atıflar yaptığı görüşlerle polemik yapmak değil, bu başlık kapsamında sol içerisindeki farklı görüşleri ortak hanemizin bir birikimi kabul ederek, somut durumda doğru devrimci görevler ve eylemler çıkarmayı kılavuz haline getirmek üzere bir yol izleyecektir. Elbette kavramlara anlamını veren olgu ve tanımları tarihsel köklerinden koparmadan ve tahrif etmeden, kendisi için taşıdığı bütünlük içerisinde ortaya koymak temel düsturumuz olacaktır.

“3.Dünya Savaşı Yaşanıyor (!)”

Dünya savaşı üzerine kaleme alınan yazıların geçmişine yaptığımız yolculukta son 20 yıldır 3. EDPS’nin başladığı üzerine çeşitli makalelerde artışa rastlarız. Yeni bir savaşın neden 1. ve 2. EDPS’ye benzemediği üzerine üretilen gerekçelerin ağırlık noktasını, savaşın niteliğinin klasik anlamda biçim değiştirdiği tanımı oluşturur ve kendinden önceki biçimi ile savaşların tekrar yaşanmasının mümkün olmadığı, bu nedenle dünya savaşının artık “yeni” olan bu düzeyde sürmekte olduğu varsayımı oluşturmaktadır.  Özellikle ABD’nin 11 Eylül sonrası Afganistan işgalini kalkış noktası alanlar açısından 3. EDPS’nin bu tarih itibariyle başladığı, aslında şu gün itibariyle 20 yılı bulan ve halen sonuçlanmayan bir dünya savaşının devam ettiği fikrine dayanmaktadır. “Bu savaşta ABD’nin “önleyici vuruş konsepti” ile savaşı başlatan taraf olması, diğer emperyalist savaşlardan en önemli farkıdır. Dünya genelindeki kitle hareketleri ve işgale karşı direnişler, savaşın seyrini yavaşlatmakta, emperyalist saldırı planlarına darbe vurmakta; bu da bir “emperyalist savaş” yokmuş gibi bir görüntü yaratmaktadır. Diğer yandan iki veya daha fazla emperyalist ülkenin birbiriyle doğrudan savaşmıyor oluşu, bu savaşın “emperyalist bir dünya savaşı” olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Adına “vekalet savaşı” dedikleri, işbirlikçileri aracılığıyla yapılan savaşların arkasında da emperyalist ülkeler vardır. En açık haliyle Suriye’de yaşanan bu durum, giderek ortadan kalkmakta, emperyalistler doğrudan savaşa katılmaktadır”[3] 

Savaş var ama yokmuş gibi bir görüntü yaratmakta (!) Bir savaş, dünya savaşı büyüklüğüne ulaşmışsa hiçbir yanılsamalı görüntüye ihtiyaç duymaz. Eşyalar adıyla çağrılır. Ve kimse dünya savaşına, dünya savaşı demekten kaçınamaz.  Böyle bir savaşta dünya nüfusunun neredeyse tamamına yakını “seferberlik” kurallarına tabi kılınır. Emperyalist dünya savaşının gerçeklikleri vardır. Dünyanın emperyalist paylaşımı ve liderliği için büyük devletlerin doğrudan sıcak savaşın içerisinde olması bir gerçekliktir.  Bu bir emperyalist dünya savaşı tanımı için başlangıç kuralı sayılır. Eğer bu yoksa ve yerkürede bir paylaşım savaşı sürüyorsa -100 yıldır sürdüğü gibi-  bu savaşların taşıdığı düzey itibariyle başka tanımları hak ederler. Örneğin; Orta Doğu’da son on yıldır süren savaşlara “vekâlet savaşı” tanımı atfedildiğinde bu onun emperyalist paylaşımdan azade olduğu için değil emperyalist paylaşıma içkin ama henüz büyük dünya savaşına ulaşmamış olan bir ara form olduğu için yapılır. Kavramlar bizim ona yüklediğimiz içerikle değil tarihsel seyri içerisinde kazandığı anlamlarla evrenselleşir.

“- Emperyalistlerin hedefi sosyalizmle yetmiş yıl yaşamış, sosyalizme her fırsatta özlemini ifade eden, sosyalizmin değerlerini şu ya da bu oranda koruyan, sosyalist kültürü hala koruyabilen; kapitalizme yönelmiş de olsa devlet üzerinde kapitalizme karşı frenleyici, engelleyici güçlü bir etkiye sahip olan; güçlü anti-emperyalist duygu ve bilinci taşıyan Rusya proletaryası ve emekçi sınıflarıdır. Sovyet simgelerini ve kültürünü koruyan, bu nedenle faşizme karşı güçlü bir duygu ve bilince sahip olan orduyu tümden dağıtmak; devlet bürokrasisi içinde sosyalizme eğilim duyan ne varsa, Rusya’nın kendisini dağıtarak, temizlemek… Kapitalizme yönelmesine rağmen, sözünü ettiğimiz koşulların sonucu olarak meydana gelen Rusya’nın tüm bu eylem ve politikalarının, emperyalizme ve kapitalizme karşı savaşan dünya proletaryasına, ezilen halklarına, emekçi sınıflarına moral ve hatta maddi bir güç sağladığı açıktır… Bu bir paylaşım savaşı değildir. Zafer kazanmaları halinde emperyalistlerin kendi aralarında dünyayı yeniden paylaşacak olmaları bu gerçeği değiştirmez”[4]

Emperyalist paylaşım savaşının bugün aldığı biçime yönelik yukarıda yer verdiğimiz uzun alıntı iki blok halinde şekillenen ittifaklar arası gerilimin esas nedenini dünya pazarının paylaşımı olarak görmemekte. Her ne kadar sonuçta emperyalistlerin dünyayı yeniden paylaşacağını ifade etse de 3.EDPS’de tekellerin birbiriyle değil işçi sınıfıyla savaştığını ileri sürmekte. Oysa sınıf savaşımı ile emperyalistler arası savaş iki ayrı savaştır. Biri uzlaşmaz, diğeri rekabete dayalı güç savaşlarıdır son tahlilde uzlaşı taşır. Ve iki ayrı tanımda savaşan özneler farklıdır. Yazar, burada Rusya’nın Nato tarafından hedef alınmasını Rus burjuvazisinin elinde tuttuğu pazarlara karşı bir mücadele olarak değerlendirmemektedir. Tüm dünyada emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin elbirliğiyle dünya proletaryasına ve ezilen halklarına karşı bir savaş, uzlaşmaz sınıf savaşı sürmektedir. Bu sınıf savaşımın sürmesi emperyalistler arası sürdürülen kıyasıya paylaşım savaşını yok saymaz. Bunun aldığı küresel biçim emperyalistlerin dünyayı paylaşım savaşıdır. Ve emperyalist kapitalistler onların iktidarı uğruna ölecek yoksulları birbirine boğazlatarak diğer burjuvanın elinde bulunan pazara ve servet birikimine el koymak için savaşır. Bu konuda yakın zamanda kendini gösteren Kazakistan örneğindeki halk isyanı olarak başlayan sürecin sonrasında ‘isyanın’ devletlerce çalınan biçimi ve bölge kapitalist devletlerin ortak askeri gücüyle ‘isyanı’ bastırmadaki işbirliği önemlidir. Yani burjuvazinin hem karşıt sınıf olan ezilenlerle hem de birbiriyle olan rekabet mücadelesi eş zamanlı sürmektedir. Ve yine belirtmek gerekir ki; hiçbir kapitalist devlet dünya emekçi sınıflar için moral ve maddi güç taşıyamaz. Kendi proletaryasına hapishane olan bir devletin, kapitalistler arası rekabette başka devlete karşı kullanmak üzere “demokrasi” nutukları atıyor olması, Soroscu yöntemlerle ‘sivil toplumculuğa’ maddi imkan sağlaması bir takkiye siyasetidir. ABD’nin uzun vadede bölgede tutunmak ve Rojava’da bir devrimi çalmak üzere “dostane” konumlanışı, Suriye rejimine “demokrasi” silahıyla gayrı-meşruluk dayatması ile Rusya’nın Rojava’da Kürtlere yönelik yaklaşımda özgürlükçülük yerine petrolün ve statükonun korunması üzerine geliştirdiği yöntem, yine başta Afrin olmak üzere Türk işgalini bir sopa olarak kullanma siyaseti bir madalyanın iki yüzü gibi halkları boyunduruk altında tutma yönelimidir. Ezilen halklara “moral ve maddi güç taşıyan” Rusya’yı bu açıdan da değerlendirmek faydalı olacaktır. Şimdi örneğimizi derinleştirelim ve değiştirelim, başka öznelerle yer değiştirdiğimizde görünen şu olacaktır. KGAÖ’ye bağlı devletler arasında örneğin Ermenistan’da olası bir kızıl isyanın yaşanması halinde  “resmi”  iktidarın daveti üzerine Rusya ve diğer ülke orduları halk isyanını bastırmada sınıf ortaklıklarının gereğini yapacaktır. Yine Türkiye’de yaşanacak bir ayaklanma pratiği sadece ulus devlet sınırları içerisindeki burjuvazinin silahlı güçleriyle değil doğrudan NATO’nun çok uluslu askeri gücüyle ve hatta belki de dönem ittifaklarının gelişim seyri içerisinde Rusya’nın da katılacağı askeri – istihbari gücüyle meydan savaşlarına gebe olacaktır. O nedenle dünya proletaryasına moral ve maddi güç verebilecek olan herhangi bir kapitalist bölge devleti değil o ülkenin proletaryasındaki sınıf bilinci ve sınıf mücadelesinin gelişkinliği ve aldığı enternasyonalist biçimdir. Başka bir deyişle bir ülkedeki halk ayaklanmasını bastırmak üzere o ülke devletinin yardımına koşan kapitalist devlete içerden kendi proletaryasından yükselecek isyanlar en büyük maddi moral güç kaynağı olacaktır.

Bir genelleme yaparsak yine benzer yaklaşımların başka analizlerinde 3. EDPS’nın başlama tarihi olarak Suriye savaşını milat kabul ederken, başka bir tanımlamada ise dünya savaşının biçiminin baruttan, laboratuvara dönüştüğü ve “biyolojik savaş” olarak sürmekte olan cephenin Covid-19 ile zirve yaptığı tespitidir. Emperyalist paylaşım mücadelesinde “biyolojik savaş” elbette düz bir komplo teorisi olarak ele alınamaz. Emperyalist çürümüşlüğün vardığı aşama ve kendi iç mücadelesi buna olanak vermektedir. Ancak böylesi bir mücadele ve saldırı biçimi de küresel egemenlik kavgasında mücadelenin sadece bir biçimi olabilir. Böyle bir mücadele yürütülüyor olsa dahi mevcut düzeyi 3.EDPS olarak değerlendirilemez.

Özgürlük Hareketi açısından 1. Körfez Savaşı ile başlayan süreç 3. EDPS’nin başlama tarihi olarak kabul görmekte ve Orta Doğu temelinde savaşın sürmekte olduğu ifade edilmektedir. Zapatistalar için ise bugün yaşadığımız süreç 4. EDPS olarak kategorilendirilmiş durumdadır. “Eğer, üçüncü dünya savaşında kapitalizm ve sosyalizmin çeşitli alanlardaki ve değişken yoğunluk derecelerindeki mücadelelerini gördüysek; bu dördüncüsü büyük finans merkezleri arasında, dünya çapında, müthiş ve sürekli bir yoğunlukta cereyan ediyor.”[5]

Olmayan bir şeyi oldurma zorlaması bu birbiriyle çelişkili gibi görünen analizlerin ana kaynağını oluşturmaktadır. Yine henüz dünya çelişkilerinin büyük savaşla çözülecek bir aşamaya varmamış olması ancak emperyalist paylaşım mücadelesinin de bir yandan en sert biçimde farklı enstrümanlarla yürütülüyor olması bir olguya işaret etmek adına “dünya savaşı” olarak kabaca tanımlanıyor olabilir. Bir parantez daha açalım; 3. EDPS’nin diğer iki savaş gibi yaşanmayacağı, emperyalist dünyanın kendi sürekliliği açısından dersler çıkardığı ve hatta nükleer silahlardan bu düzey bir savaşı göze alamayacakları varsayımı, emperyalist barbarlığın bir daha merkez ülkelerin başkentlerini bombalarla yerle yeksan edeceği, milyonlarca emekçinin birbirini boğazlayacağı biçiminde bir savaştan kaçınacağı beklentisi, onun barbarlığını bilinçli ya da bilinçsizce hafife almak olacaktır.

Bütün bu yaklaşım ve analizlerin kuşkusuz en haklı ve ortak yanı emperyalist mücadelenin ve tekellerin hiç durmadan dünyanın paylaşımı ve yeniden paylaşımı için dinamik ve keskin bir mücadele yürütüyor oluşudur. Emperyalizmin dünyayı paylaşımında biriken çelişkileri aşmak için kaçınılmaz olarak kullanacağı büyük savaş dışında onlarca lokal-bölgesel savaş, saldırılar ve siyasetin başka araçlarla sürdürdüğü çeşitli araçlar mevcuttur. Emperyalistler açısından bu mücadele durağan bir süreci değil, dinamik bir paylaşım mücadelesini tarif eder. Bu dinamik paylaşım süreci iki büyük dünya savaşı arasında kalan dönemde mücadelenin donmasını ya da salt barışçıl araçlarla yürütülmesini değil “darbelerden, provokasyonlara, diplomasiden, işgallere” paylaşım mücadelesinin, çeşitli araç ve yöntemlerle işlemesini ifade eder.

Bütün bu süreci topyekun dünya savaşı ile ifade etmek yaşanacak olan büyük bir dünya savaşına yeterli yaklaşımı, olağanüstü mücadele yöntemlerine odaklanmayı ve savaşlar içerisinde çıkagelen devrimlere yeterli dikkatle yaklaşımı olağanlaştırarak bir yanılsamaya vesile olabilir.

2001’den bu yana her dönemeçte savaşın başladığı ifade edilse de onu takip eden yeni bir gelişme bizzat ilan etmiş olanlar tarafından bir öncekini bozuma uğratarak yeniden “başlama” risklerini analiz etmekte. Marksistler için dünyayı yorumlama onu değiştirmek amacı taşıyorsa 2. Enternasyonal’den bu yana Leninist yöntemde paylaşım savaşı karşısında ortaya koyduğu devrimci görevler bir dizi somut pratiklerin içerisine girilmesini zorunlu kılar. Örneğin bu savaşın başladığını kabul etmek hızla kendi devletine karşı silahlı savaşmayı ve onun yani burjuva devletin savaşta yenilmesi konusunda örgütlenme – propaganda ve iç savaş hazırlıklarını  gerekli kılar. Mesela Türkiye “sürmekte” olan bu savaşın içinde midir? Büyük savaşın bir cephesi olarak savaşa girmiş bir Türkiye’de komünistler hangi mücadele değişikliğine girmiştir?  Oysa Türkiye sosyalist hareketinin bir bölümünde bırakalım büyük dünya savaşına göre tutum almayı, ülkenin bölgedeki işgal saldırıları karşısında dahi kaba bir “barış” beyanatından öteye gitmeyen, devrimci görevlerden kaçınan bir politik pozisyon alışı mevcuttur. O halde Marksist-Leninistler açısından 3. EDPS’nin başladığını ilan etmek mücadele dilinin, yönteminin, örgüt biçiminin bambaşka bir hale geçmesine yönelmek demektir.

“3. Dünya Savaşı Kapıda (!)”

Dünyada artan emperyalist rekabetin yarattığı çelişkilerin bir dünya savaşına evrilme riski burjuva devletlerin de uzun süredir gündeminde ve hazırlıklarını bu gerçeğe göre dizayn ettikleri bilinmektedir. 2020 yılında İngiltere Genel Kurmay Başkanı Nick Carter “Şu anda dünya endişe içerisinde ve belirsiz bir gidişatta yaşıyoruz. Küresel rekabet oldukça yüksek ve sahip olduğumuz risk oldukça büyük. Bunun yanında her geçen gün artan tansiyon da, yanlış hesaplamalar ve planlar yapmamıza zemin hazırlıyor. Bu durum yeni bir dünya savaşı riskini de artırıyor.” ifadesi ile yine aynı yıl Çekya istihbarat raporu “Şu anda küresel çatışmanın ‘birinci aşamada olduğu’, “Söz konusu çatışmaya aktif olarak katılabilecek olan ve katılmak isteyenlerin dünya görüşü şekillenmekte ve onların kontrol edilebileceği teknolojik araçlar da aşamalar halinde belirlenmekte” tespiti bir arada okunduğunda dünya savaşına giden aşamaların askeri cepheden ritmi de ortaya konulmaktadır. Bunlar birbirinden kopuk ve bağımsız tesadüfî süreçler değil aksine bir süredir birçok devletin açıkladığı raporlarda yer tutan savaşa yönelimin ifade ediliş biçimidir.  Yine aynı raporda  “Çatışmanın olası bir nedeni olarak ABD, Rusya ve Çin arasındaki rekabetin gösterildiği, ayrıca uluslararası hukukun da giderek önemini yitirdiği” ifadeleri aslında siyaseten de eski statükoya dayalı oluşan yasaların, anlaşmaların yeni doğmaya başlayan güç yoğunlaşmaları karşısında kağıt parçası olmaktan öte bir anlam ifade etmediğini göstermekte. Çünkü uluslararası hukuk, dünya savaşı sonrası oluşan “barış” anlaşmalarına dayalı hegemonya hukukudur. Eski hegemonyaların aşındığı  “yeni” güçlerin daha büyük pay için kendini dayattığı dönemler uluslararası hukukun da yenilenmesini zorunlu kılar. Yani eskiyen ve uygulanamayan uluslararası hukukun yeniden uygulanabilir olması için kuralların yeniden yazılması ihtiyacı vardır. Bugün uluslararası tekeller ve büyük devletler açısından rekabetin dayandığı sınır adım adım yeni bir “barış” anlaşması doğmasına yol açmaktadır. Ve sınıflı toplumlarda “barışlar” ancak savaşlardan sonra yapılabilen, yenen güçlerin yenilen güçlere uyguladığı irade dayatmasıdır.

Bugün uluslararası her çatışmalı süreç; “3. Dünya Savaşı başlıyor” biçimiyle servis edilmekte. Bu gazetelerin birçoğu emperyalist merkezlerin sözcülüğüyle tanınmaktadır. Bu başlıklar veya analiz yazıları tiraj yükseltmek adına yapılan aksiyon faaliyetleri değil, dünyayı “bir şeye” hazırlama sürecidir. Bir şeyin bu kadar çok çağrılması geliş emarelerinin olgunlaşması ile ilintilidir.  Bu açıdan andaki gerilimin bir büyük savaşı başlatacağı tespitleri krizin coğrafyada yer değiştirmesi ile bir öncekinde çıkamayan savaşın bu krizde kaçınılmaz olacağı üzerine yeni analizler olarak kağıda dökülmektedir. Bu durum çelişik gibi görünse de savaş olasılığını sıcak tutmak üzere devam ettirilmektedir. Bu satırlar yazılırken Ukrayna krizi büyük savaşın anahtarını elinde tutarken, birden boy veren ve araya giren Kazakistan, savaşı başlatacak role yükselemeden Doğu’nun lehine çözülmüş varsayıldı. Bugünün gösterdikleri ve ardı ardına yapılan zirveler Ukrayna temelli bir çatışma yaşanma ihtimalini taşısa da henüz onun da bir büyük savaşı başlatacak yoğunlukta çelişkilerin ana kaynağı olmadığını gösteriyor. Bu, ona biçilen çelişki değerini hafife almak değil aksine yumak haline dönen çelişkilerin bunu da aşan daha acı biçimde yaşanacağına olan tehlikeye işaret etmek için satırlarımıza işleniyor.  Çünkü henüz saflaşmalar, hazırlıklar, mevcut durumun sürdürülemezliği “kuşatma ve çevreleme” evresi denen savaş öncesi bir hazırlığa göre şekilleniyor.

3. Dünya Savaşının Coğrafyası

2. EDPS sonrası emperyalist dünyanın tartışmasız lideri olan ABD’nin özellikle “Sovyetler” sonrası pazarları yeniden tahkim ve yağmalaması için iç devrimci dinamikleri tasfiye eden yine enerji kaynakları üzerinde mutlak hâkimiyet kurmaya yönelik ulus devletlere, Orta Doğu, Latin Amerika gibi bölgelere yönelik kesintisiz saldırıları, işgalleri dünyanın ikiye bölündüğü ve en az iki büyük kamp tarafından sürdürülen rekabetin sonucu olarak nitelendirilemez. Örneğin; Afganistan işgali ABD’yi sermaye birikimi açısından tehdit etmeye başlayan iki rakip gücün birbirine karşı açtığı bir savaş değil, ABD’nin bölgede konumlanması, dünya siyasetini saflaştırması ve bölgede etkinliği olabilecek “güçlü” devletleri kuşatma ve sınırlandırma adına tek taraflı saldırganlığa dayalı bir savaştır. Burada “ama 11 Eylül” diye başlayan bir cümleyi hiçbir sosyalistin kullanmayacağını varsaymaktayız. Bu savaşlar ve saldırılar ABD egemenliği için geleceği dizayn etme ve gücünü tahkim etme faaliyetleridir. Yine askeri olarak dünyanın her yerine yerleşme, askeri üsler kurma temelinde temsil ettiği tekeller adına jandarmalığını kalıcılaştırma saldırıları olarak görmek yerinde olacaktır. Buradan hareketle dünyanın yeniden paylaşımı için büyük savaşın çıkmasının ana koşulu mevcut hegemonya içerisinde başka bir hegemonyanın pazarlara hakim olmada verili güçleri zorlayıcı boyuta ulaşmasıdır. Başka bir deyişle emperyalist dünya paylaşım savaşının olgunlaşması için “En az iki düşman kampa indirgenmiş ve hiç bir kampın bir diğeri üzerinde baskınlık kuramadığı çok kutuplu kapasite dağılımının olduğu uluslararası sistemin varlığının” oluşması ve dünyada çoklu siyasal krizin egemen olması gereklidir. Bu iki dünya savaşından çıkarılan temel sonuçtur. Yani bir hegemonyanın baskın hâkimiyeti yerine hegemonya boşluğunun oluşması koşullanır. O nedenle Körfez savaşları, Afganistan işgali vb. ABD emperyalist merkezin başka bir emperyalist güce karşı yürüttüğü doğrudan savaşlar değildir. Ancak bunun doğrudan olmaması başka bir amacı daha olan bu savaşın güçlü rakip devletlerin yayılımını baskılayıcı niteliğe de sahip olması gerçeğini gizleyemez. Bu dolayıma rağmen sıcak savaşın yaşandığı ülkelere yönelik işgaller hegemonya boşluğuna ait değil baskın hegemonyanın tahkimine içkin saldırganlıklarıdır.

Bugün ise açığa çıkan ve dünya savaşını gündemleştiren tablo bunun tersidir.  ABD merkezli tek kutuplu dünyada artık gizlenemez düzeyde hegemonya kaybı yaşanmaktadır. Mevcut aşamada ABD dünyanın herhangi bir yerinde rejim değiştirebilecek, büyük dizayn projeleri gerçekleştirebilecek güçte değildir. Dünya bir hegemonya boşluğuna girmiştir. Güç dengeleri ve pazar hakimiyeti yer değiştirmeye, Batı’dan Doğu’ya kaymaya başlamıştır. “Çin dünya ticareti içindeki payını 2000’li yılların başından bu yana belirgin biçimde arttırarak birinci sıraya oturdu. Çin’in toplam küresel ihracat içindeki payı 2003 yılında % 5,9’dan 2019’da % 13,2’ye çıkarken ABD’nin payı aynı yıllarda %9,8’den % 8,5’e geriledi. Bir ülkenin ithalat hacmi onun piyasalarının diğer ülkeler açısından kazandığı önemi gösterir. Bu açıdan bakınca, 2004-2019 yılları arasında ABD’nin toplam ithalatı %71 artarak 1,5 trilyon dolardan 2 trilyon 650 milyar dolara yükselirken, Çin’in ithalatı % 257 artarak 561 milyar dolardan 2 trilyon dolara yükseldi”[6]   Çin’in tedarik zincirinde yükselişi ve sermaye birikimi, onu başka ülkelere kredi verecek ve para transferi yapacak düzeye sıçrattı. Bu gelişim bir süre sonra sermayenin yoğunlaşması prensibi ile onun sermaye ihracını, üretim ihracından yüksek hale getirecek duruma taşıyacaktır.

Ayrıca silahlanmaya yapılan harcamalar paranın silah tekellerinde, barutun devlet cephanelerinde istiflendiği pasif varlıklar olarak kurgulanamaz. Bu yatırımların analizini yapmak aynı zamanda iktidarların yakın gelecekte ne gördüklerini ve neye hazırlandıklarını da gösteren veriler sunar. “2000-2019 döneminde ABD’nin savunma harcamaları (2018 fiyatlarıyla) yaklaşık % 53 oranında artarak 470,5 milyar dolardan 718 milyar dolara yükselirken aynı dönemde Çin’in savunma harcamaları, % 400 dolayında artarak, 52 milyar dolardan, 266 milyar dolara yükselmiş.(age) 2022 için ise ABD, bu rakamı 768 milyar dolara çıkardı.

O halde tüm veriler gelecek dünyada devletlerin bu iki merkez güç etrafında ittifaklaşacağını gösteriyor. Dünya ABD merkezli Batı emperyalizmi ile Çin merkezli Doğu bloğu etrafında bölünmeye devam edecektir. Çelişkilerin en derinleştiği anda Avrupa’nın “yaşlı” ABD’nin arkasında bütünlüklü durup durmayacağı ise yeni kurulacak dünya düzenine göre şekillenecektir. Artık emperyalist paylaşımın dünya savaşı niteliğine sıçramasına zemin hazırlayan güçlü merkezlere bölünmüşlüğü yani tek taraflı bir saldırganlığın ötesinde birbirine eş değer yakınlıktaki güçlerin kıyasıya savaşının koşullarının olgunlaşması yaşanmaktadır. Başlangıç için söylenecek en önemli etken pazarlıklarla ya da çeşitli uluslararası anlaşma veya lokal askeri müdahalelerle süreç geciktirilmeye ve en hazır zaman kollanmaya çalışılsa da hegemonya boşluğu savaşla doldurulmadan durdurulamayacaktır. Ve krizlerin tekrarlayan krizler haline dönüşmesi bir emperyalist dünya savaşına açılacak ilk perdenin olgunlaşma sürecini fitilleyecektir. Silahlanma sürecinin sınır tanımaz biçimde yoğunlaşması, askeri tatbikatlar ve devletler arasında savaşa girmeye aday güçlerin ittifaklarına uygun çıkar ortaklıklarının kristalize edilmesi başka bir deyişle devletler arası ittifakların keskinleştiği bir evredeyiz. Bugün güçlerin “kırmızı çizgilerini” ortaya koyduğu, stratejik gördüğü çıkarlarına rakip kamptan gelen sistemli müdahalelere ve artan tacizlere karşı “sabrının tükendiğini” beyan etmesi ve silahlı kuvvetler üzerinden bir restleşmenin yaşanması dikkatle izlenmelidir. Devletler arasında süregiden düşmanlık dilinin egemenleşmesi savaş aşamasının başka bir alametidir. Tüm bu alametler emperyalist rekabet çelişkilerinin askeri yönelimle sonuca bağlanacağı dünya savaşını ana gündem haline getirmektedir.

Tarihsel bir hatırlatma yaparsak; iki büyük dünya savaşının sürdüğü esas savaş sahası kıta Avrupasıydı. Güçlerin yoğunlaşması, merkez devletlerin sermaye birikimleri ve dünyaya hakim, yaygın sömürgeleri olan devletlerin bu kıtada bulunması yüzyılın ilk elli yılını bu kıtayı paylaşım savaşının merkezi haline getirdi. Savaşın ön hazırlıkları ve başlaması, kitlelerin savaşa hazırlanması bu kıtada tüm keskinliği ile sürdü. Savaş daha sonra tüm dünyada kendine cepheler açsa da ana başlangıç üssü kıta Avrupasıydı.  ABD ise neredeyse kendi kara sınırlarına bu savaşı taşımadan ileri cephelerde ve başka sahalarda savaşa katılım gösterdi. Pearl Harbor saldırısı da ABD kara sınırlarına savaşı taşıyan bir faktör olamadı.

Bugünkü güç yoğunlaşması ve bölünmesi incelendiğinde yeni bir dünya savaşında savaşın merkez coğrafyasının diğer iki savaştan farklılaştığını görmekteyiz. Çünkü savaşı koşullayan ve rekabet halinde olan merkezler değişti. Ön çatışmaların yaşandığı ve kuşatma hamlelerinin yapıldığı yerler büyük savaşa hazırlanan güçlerin de savaşı nerede sürdürmek istediklerini göstermektedir. ABD ve Avrupa bir savaşa girmeyi göze aldıklarında bu savaşın kendi kıtalarında yaşanmamasını ya da etkisinin sınırlı kalabileceği bir savaş taktiğine göre konumlanmaktadırlar. Yani saldıranla savunan arasındaki savaş sahasının belirleyici öznelliğini “saldırgan” pozisyona getirerek rakip gücü önce kendi sahasında kuşattıkları ve o bölgelere taşınmış askeri kuvvetlerle savaş sahasını rakip gücün egemenlik sahasında yürütmeyi hedeflemektedir. Bu konuda son derece tecrübeli ABD ve iki savaşın da sonuçlarını tersten yaşayan Almanya bu taktiğin öncüleridir. Dünya savaşına giden yolda “çevreleme ve kuşatma evresi” olarak tarif ettiğimiz bu aşamayı Güney Çin Denizi, Suriye–İran hattı, Kafkaslar, Ukrayna-Kazakistan ekseninde çevreleyecek olan Batı, bu bölgelerinde çatışmaları yoğunlaştıracaktır.

“Gerçek savaş önce kuşatma alanında belirir.”

Bir dünya savaşının “kurtarıcı” bir güneş gibi doğmasından az önce savaşın gölgesi kuşatma alanlarına yani çevre ülkelerin üzerine düşer. Bu bir tür savaş borusuna üfleme hazırlığıdır.  “Savaşa hazırlık dönemi, bizzat savaşın kendisidir”[7] . Aslında yaklaşım olarak büyük bir savaşa başlamadan önce ona denk gelen uygun aşamalarda oluşturulan ittifaklarla rakip gücün ya da ittifaklarının etrafını ve sınırlarını siyasal ve askeri olarak çevreleme, savaşın kuşatma aşamasıdır. Bugün çatışmaların odak noktasının ülke ve bölge bazlı hızla değişmesi hem bir kuşatma hareketinin birden çok hamleyle devrede olduğunu hem de gerilim coğrafyasının hızla değişmesi rakip gücün odaklanmasını dağıtmayı, parçalamayı ve savunmaya kilitleme taktiğini esas alır.

O halde diyebiliriz ki; diğer iki savaştan farklı olarak gerçekleşecek bir 3. EDPS’nın silahlı kuvvetlerce yürütüleceği ilk aşama şu an sürmekte olduğu gibi Batı’nın Doğu’yu kuşatması biçimiyle önce çevre ülkelerde yani rakip merkezlere sınırı olan çevre ülkelerde devam etmektedir. Ve adım adım tüm dünyaya yayılacak olan son aşamaya doğru ilerlemektedir. Yani ilk iki savaşta yoğunlaşan sermaye birikiminin kıta Avrupasında şekillenmesi ve tekelleşmenin yarattığı asalaklıkla dünyayı paylaşma arzusunun yükseldiği bu odaklanmanın aksine bugün sermaye birikiminin yoğunlaştığı yeni odak Asya’da açığa çıkmıştır. Üstelik kıta Avrupasının çok uzağında gelişen Çin, savaşın karşı merkezi olarak tayin edici, oyun bozucu olarak hem Rusya’yla girdiği stratejik ittifakla hem de geliştirmekte olduğu nüfuz alanlarıyla güçlü bir rakip olduğunu ispatlamıştır. Bu kamplaşma 3.EDPS’ında milyonların esas boğazlanma merkezinin Asya’da ve Kuzey Avrasya’da başlayacağına işaret etmektedir. Elbette ardından Batı’ya yaktığı ateş taşınacaktır.  Savaşın en şiddetli kısımlarının bu coğrafyada yaşanacağı öngörüsü aynı zamanda ilk aşamada saldırgan olanla savunmada olanın da belirtilmesine hizmet eder. Bugünkü gelişmelerin seyri, müttefik olan güçlerin biçimi ve kuşatma harekâtını sürdürmekte takındıkları aktif tutum Batı’nın Doğu’ya yönelik taaruzu şeklinde sürmektedir. Bundan dolayı da ilk ateş taşıyıcılar Batı emperyalizmi, ateşin en şiddetli kısmının taşınacağı coğrafya da Doğu olacaktır.

3.Dünya Savaşının Askeri Teknolojisi

Clausewitz’e göre, “Savaş siyasetin başka araçlarla (şiddet araçlarıyla) devamıdır. Bütün savaşların amacı, düşman silahlı kuvvetlerini yok etme yoluyla onun iradesini teslim almaktır.” Bu çok bilindik tanımla yaptığımız girişin açık ifadesi şudur; rakipler arasında mücadelenin çeşitli biçimleri bulunur ve bu mücadele metotlarından sadece bir tanesi olan savaş, tanımı gereği doğrudan silahlı kuvvetlerle yapılanıdır. Ölme ve öldürme eylemi içerir. Kitlesel ölümün olmadığı bir savaş yoktur. Var olduğu iddia edilen savaşlar, aslında en az iki gücün çarpışma yapamadığı, güçlerden birinin diğerinin iradesini kabul ettiği yani savaşın başlamadan taraflardan birinin teslim olduğu biçimi ifade eder. Yani dilimize çokça yansıyan –ekonomik savaş, diplomatik savaş, biyolojik savaş, siber savaş- gibi tanımlamalar bir propagandif algı dışında savaş tanımında karşılığı olmayan kavramlardır. Bir kez daha altını çizelim savaş silahlı kuvvetlerle yapılır. Bunlar karşıtlar arasında süren mücadelelerin çeşitli alana yansıyan biçimleridir. Sınıf savaşımı da bir savaştır, sonal olarak iki karşıt sınıfın silahlı kuvvetlerinin çarpıştığı bir muhabere ile son bulur. O halde her mücadele biçimini savaşla adlandırmamak, onu siyasetin diğer araçlarından ayıran faktörün silahlı kuvvetlerle yapılması önkoşuluna bağlamak gerekir. Başka bir deyişle en az iki güç arasında süren çelişkilerin siyasetin diğer araçları ile çözme potansiyeli kalmadığında, varolan çelişkiler ancak bir tarafın diğer tarafın iradesini teslim aldığı savaş metodu ile çözülür. Sonra yeniden güç dengelerinin değişeceği güne kadar mücadele, siyasetin başka araçları ile sürmeye devam eder. Örneğin devletler üzerinden meseleye yaklaştığımızda en az iki devletin açık savaşından önce, diplomasi adı altında yazılı anlaşmalara zorlama, ambargolar, işbirlikçi iktidar yaratma vb vb çok yönlü araçlar ile hegemonya mücadelesi sürdürülür. Diyebiliriz ki; sınıflı toplumların ulaştığı emperyalist aşamada her savaşın sona erdiği ilk gün, yeni bir paylaşım savaşına hazırlığın ilk günüdür. Yani “ Zafer Günü” olan 9 Mayıs 1945, 2. EDPS’yi bitirirken, 3. EDPS’ye gidecek zembereğin kurulduğu ilk gündür. Yapılan savaşlar bir süre sonra son bulsa da “barışların” kaybeden için gönüllü değil zorunda olduğu bir ara dönem olması nedeniyle eş zamanlı yeni çelişkilerin başlamasını tetikler. Bu çelişkiler öncelikli olarak “siyasetin başka araçlarla” sürdürülmesini dayatır ve tekellerin paylaşıma dayalı rekabeti adım adım askeri yöntemlerin de devreye gireceği güne hazırlık yapar, silahlanma, bölgesel güç olma, vekalet savaşları, sınırlı çatışmalar, tekil işgaller ve bölge savaşları birbirini takip eder. Savaşın her düzeyi mülkiyet ilişkileri devam ettiği sürece yaşanacaksa bu savaşların ikili, bölgesel, dünya savaşı olma özellikleri birbirinden ayrılmalıdır. Bunlara ek olarak günümüz dünyasında bölgesel ya da vekalet savaşları büyük savaş öncesi tarafların rakiplerine gözdağı verdiği, savaş makinelerini sınadığı, kendi taktiklerini, kullanılan yeni tipte savaş silahlarını test ettiği muhabere tatbikatlarıdır. Geçmiş iki dünya savaşı, savaşın bir ritmi olduğunu ve kendi doğasına uygun hazırlığı olduğunu göstermiştir. Ön çatışmalar çelişkileri biriktirerek nihayetinde büyük paylaşım savaşını yeniden gündeme getirir. Biriken çelişkiler içerisinde pazarın yeniden paylaşımı ancak yeni güç dengelerine göre şekillenmeyi zorunlu kılacak savaşla çözüme kavuşturulur. Ta ki savaşların yarattığı krizlerden devrimci seçenekler çıkana kadar. Emperyalizmin doğası gereği mutlak bir barışı inşa edemeyecek düzeyde asalaklaşması onu savaşla iç içe geçmiş bir sistem haline getirmiştir. Özel mülkiyetin korunması askeri zora, pazarın paylaşımı savaşa dayanır.

İki EDPS’yi kendinden önceki savaşlardan ayıran en temel özellik savaşın aldığı “topyekun” haldir. Buna toplumsal seferberlik de diyebiliriz. Kendisinden önce ağırlıklı cephelerde yürütülen ve kent yaşamının lojistik merkezler olarak şekillendiği savaşlar artık doğrudan tüm toplumu hedef alan asker – sivil ayrımını ortadan kaldıran bir biçime bürünmüştür. Bu iki savaşta cephe gerisinde olan kent merkezleri ve siviller de doğrudan askeri hedeflerin parçasına dönüşmüştür. 2.EDPS sonrası da süren bölgesel savaşlar artık bu barbarlıkla sürmektedir. 1. EDPS’den itibaren savaşın aldığı bu boyut Yugoslavya, Irak, Suriye vb birçok savaşta aynı biçimle sürmüştür. Bu demektir ki 20.yy’ın başından bu yana savaşın topyekunleşmesi 3.EDPS’de de devam edecektir. Çünkü savaşın genel yasası olan karşı tarafın iradesini teslim alma prensibi sadece askeri olana değil tüm topluma dayatılan bir nitelik kazanmıştır. Savaşın bu biçimde evrimleşmesi elbette geçtiğimiz yüzyılda savaşlar ve işgaller içerisinde ortaya çıkan anti-emperyalist halk direnişleri, proleter devrimler ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin sonucudur. Emperyalist güçler paylaşım savaşının içerisinde kendilerine “topyekun” kaybettirecek direnişler karşısında savaşı askeri olandan çıkararak “topyekun“ savaşa çevirmiş ve tüm toplumun iradesini teslim almayı hedeflemiştir.

Savaşlara sıfat belirleyen bir başka şey ise o savaşta kullanılan askeri teknolojik buluşlardır.  Bu durum savaşın tanımlanmasına katkı yapar. Örneğin 1. EDPS ağırlıklı olarak kazılan mevzilerde yürütülen bir savaş olması nedeniyle “siper savaşları” olarak nitelendirilir. 2. EDPS uçakların, denizaltıların ve tankların yani savaş makinelerinin ve nihayetinde atom bombasının damgasını vurduğu yeni tipte bir savaştır. Savaş, insanların ağırlıklı cephelerde birbirlerinin üzerine yürüdüğü bir savaş olmaktan çıkarak savaş makineleri ile yürütülen bir seviyeye sıçradı. Peki, atom bombası (!) bir defa kullanılmak üzere mi üretilmişti? Ya da artan nükleer silahlanma yarışı, sadece ona sahip olanların birbirine karşı saldırıda caydırıcı olması için mi geliştirildi? Trilyon dolarlar, devlet sırları, devasa üretim tesisleri, gizli denemeler, bilgiye ulaşma mücadelesi sadece ve sadece caydırıcılık için mi?

Bu konuda bir fikir aktaralım; “Bu yüzden emperyalist devletler 1945’ten bu yana nükleer silahları birbirlerine karşı doğrudan kullanmadılar ve birbirlerine açıkça savaş ilan ederek topyekûn savaşa girişmekten kaçındılar. Nükleer silah denemeleriyle ellerindeki gücü dünyaya ilan etmek suretiyle nükleer silahlarını tehdit aracı olarak kullandılar… Kısacası, nükleer bir savaşın emperyalistler açısından, ortada paylaşılabilir bir dünya bile bırakmayacak olması, emperyalist rakiplerin birbirlerine açıktan savaş ilan etmesini şimdiye değin engellemiştir.” [8]

Bu tespitler bir düzey “Karşılıklı Kesin Yıkım” doktrinine konu olan “caydırıcılık” teorisine dayanmaktadır. O halde nükleer silah, eğer taraflardan sadece birinin sahip olduğu bir “ayrıcalık” olsaydı yukarıdaki tezin anti-tezi olarak kullanımında tereddüt edilmeyen bir silah olacaktı. Yani ABD’nin Japonya’da üstelik savaşın bitmesine ramak kalmışken kullandığı atom bombası emperyalistlerin başka bir kapitalist devlete “Japon İmparatorluğu’na” (ve aslında Japon halkına) katliamın büyüklüğü bilinmesine rağmen kullanmaktan çekinmedikleri dünyayı yönetme kararlılığının göstergesidir. Nükleere sahip devletlerin bugüne kadar birbirine ya da sahip olmayan bir ülkeye nükleer silah kullanmaması onun “vicdanı” ve çıkardığı derslerle ilgili değil, çelişkilerin o derece yoğunlaşmaması ile ilgilidir. Ona bir masumiyet karinesi yüklemek ya da zımni olarak savaşın bu boyuta ulaşmayacağına gizli bir inanç besleyerek bugün daha düşük düzeyde ilerleyen mücadelelere 3. EDPS demek emperyalist barbarlığın dip derinliğinin nereye varacağını kestirememekle ilgilidir. Kuşkusuz “atomu parçalama” “uranyumu işleme” vb gibi bilimsel birikimin silah sanayinde demlenmesi ile ne tür silahların geliştirildiği konusunda net bir bilgiye sahip değiliz. Ancak “biyolojik savaş” tartışmalarının olduğu hatta daha basit teknoloji ile sadece insan bedenini dar bölgede yakan gaz silahlarının geçmişte Türkiye hapishanelerinde ve bugün Kürdistan dağlarında kullanıldığı düşünüldüğünde artık bunu aşan devasa boyutlara ulaştıran kitle imha silahlarının geliştirildiğini kabul etmekteyiz. Belki de bir kısmını ilk defa olası bir savaşta kullanıldığında öğreneceğiz. O nedenle nükleer silahlar “barış” lehine dengeleyici bir sonuç yaratmamış, bugüne kadar kullanılmamış olması çelişkilerin başka araçlarla çözülecek düzeyde kaldığını, diğer savaş teknolojileri ile yürütülebilecek düzeyin sürmekte olduğunu göstermiştir. Hatta “barış” lehine dengeleyici olmanın ötesinde devasa bir silahlanma ve kimyasal, nükleer silahların envai çeşitte genişlemesinin yolunu açmıştır. Kabul etmek gerekir ki bir dünya savaşı yaşanması halinde bile savaşın tüm yıkıcı sonuçlarına, kullanılan ağır silahlara, insanların birbirini boğazlayacak olmasına rağmen savaş nükleer silahların kullanılmadığı düzeyle sınırlı kalabilir, herkes nükleer silah kullanmadan başka araçlarla birbirine karşı savaşı yürütmeye devam edebilir. Bu yılın ilk günlerinde nükleer silaha sahip beş ülkenin yaptığı ortak açıklamada devletler arası savaşa karşı çıkılmıyor, “nükleer” bir savaşın asla yapılmaması vurgulanıyor. Yine burada iki çelişkiye daha dikkat çekelim. İlki ellerinde bulunan ülkeler açısından bu bir saldırmazlık ve caydırıcılık sağlamaktaysa, sahip olmayan ülkelerin de sahip olması o ülkeler lehine “barışın” teminatı olmaz mı?  Ayrıca nükleer silah bulundurma yetkisine sahip beş ülke ellerindeki stokları topyekun imha etmek yerine üretmeye devam etmekte buna rağmen neden oldukları “şeye” karşı olma hakkını da kendi tekellerinde görerek “küresel barış” adına milyonlarca insanı katlederek hatta ülkeleri işgal ederek kimyasal silahlanmaya “engel” olmaktadır. Bugün aralarında yaptıkları anlaşmalar savaş koşullarında hükümsüz anlaşmalardır. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi savaşlar kendinden önceki tüm anlaşmaların ve uluslararası yasaların geçerliliğini yitirdiği ve çözüm üretemediği için yapılır. Başka bir ifadeyle yeni savaşlar yeni kurallar koymak için yapılır.

3. EDPS’nin askeri tekniği konusunda yine savaş teknolojisinin eriştiği aşama dikkate alınarak çeşitli varsayımlar yürütülmekte. Bunların başında insansız savaş robotlarının rol alacağı gelmekte. İnsansız hava araçları, insansız tanklar, insansız denizaltılar, robot piyadeler… Bugünkü aşama açısından tamamı bir savaşta kullanılabilecek boyuta gelmiştir. Ancak burada işin gizemi şudur; eğer savaşlar robotların robotlarla mücadelesi olsaydı çağımızda onun alacağı isim atari olurdu. O halde paylaşım savaşları insan türünün icadı olan özel mülkiyeti sürdürmek adına yapılıyorsa ve savaş bir rakip güce kendi iradesini kabul ettirmek üzerine kuruluysa, bu ilişkide karşılıklı özne olan tek iradi varlık insandır. Bu nedenle elbette savaşın merkezinde kanlı canlı insan olmak zorundadır. Yani korkuyla, ölümle, kanla iradesi teslim alınacak güç insandır. Kurgu filmlerinden çıkagelen makinelerin makinelerle olan savaşını değil en ilkel hali gibi insanın insanla savaşını yaşayacağız. Üretilen tüm robotik savaş makineleri nişangâhına insanı alacak.

Askeri yoğunlaşmanın “çevreleme kuşatma” olarak devam ettiği bu aşamada Güney Çin Denizi 5 yıldır en fazla silah yoğunlaşmasının yaşandığı cephanelik haline getirildi. Yoğunlaşmanın ana omurgasını ise donanmalar oluşturuyor. Bu aşamada donanmalar belirleyici güç olarak sahaya sürülüyor.

Yukarıda yürütmeye çalıştığımız tartışmalar ışığında 3.EDPS’nin henüz başlamadığı ve bugün yaşanan emperyalist dünyanın gerilimlerini büyük savaşa giden yolda ikinci evre olarak tariflendirilen “kuşatma” dönemi olarak adlandırabiliriz.  Bu tanımlama içerisinde devrimcilerin konumlanması ve onun taşıyacağı politik–örgütsel hazırlık için Leninist metodun bugüne aktardığı görevleri açığa çıkarmak temel ihtiyacımız olacaktır.

3. Dünya Savaşında Devrimci Konumlanış

Bugün beliren savaşın tarafları arasında bir değerlendirme ve devrimci bir konumlanış almak için kendi özgünlüğünde tarafların temsil ettiği olgulara, savaşın “haklı” ya da “haksız” oluşuna bakmak gerekli. Kuşkusuz en kabaca söylenecek yan şudur; dünya hakimi olan Batı emperyalizmini dizginlemek hegemonya kaybına uğratmak emekçilerin lehinedir. O halde Çin merkezli içerisinde Rusya’nın da yer aldığı bloğun bir savaşta Batı’yı geriletmesine olumlanan bir bakışla davranılabilinir. Bu bir savaş taktiği olarak güçlü olan düşmanımızın ondan görece daha güçsüz olan başka bir düşmanımız tarafından yenilmesi ve buna bağlı derinleşen boşlukların yükselen çelişkileri içerisinde devrimci olanakların artan fırsatlarına odaklanılabilir.  Bugün Orta Doğu’da ABD emperyalizminin güç kaybı büyük bir hegemonya boşluğuna doğru gitmektedir. Bu bölge güçlerinin coğrafyayı yeniden şekillendirmesine düne göre daha fazla olanak sağlar. Bu tablo içerisinde aynı olanaklar devrimci-ilerici güçlerin de lehinedir.

Bu bir düzeye kadar kulağa hoş gelebilir.  Aynı yaklaşımın bir benzerini bugün ülkede anti-faşist mücadele temelinde de görmekteyiz. “Faşizme çelme takmak” adına diğerinin kaybetmesi için bu gücün kazanmasına destek vermek bir savaş taktiği olarak ortaya konulmaktadır. Ancak kritik yan şudur; bir yere kadar makul görünen bu politik taktik mevcut kamplaşmada bir başka kapitalist güçlerin arkasına yedeklenmeye tam da Lenin’in eleştirilerinde olduğu gibi proleter sınıfları devrimci savaş yerine kendi hükümetleriyle ortaklaştıran bir “anavatan” savunmasına götürebilir. Örneğin Lenin, “Fas Fransa’ya, Hindistan İngiltere’ye, İran ya da Çin Rusya’ya… Savaş açsalar ilk saldıran kim olursa olsun bu savaşlar “haklı” savaşlar, “savunma” savaşı sayılır.  Ezen, köleci, soyguncu büyük devlete karşı zaferi sevgiyle karşılanır.”[9]   Burada yer alan devletler doğrudan emperyalist – sömürgeci bir devletin sömürgeleri haline gelmiş devletlerdir. Ve bunların savaşı aynı zamanda anti-sömürgeci savaşlar niteliği de taşır. Ancak bugün Batı’nın Doğu’ya yönelimi ya da Doğu’nun Batı’ya karşı rekabeti bu ölçüde midir? Yoksa yazının çokça kısmında yer verdiğimiz üzere sermaye birikiminin başka bir coğrafyada yoğunlaşmasının yarattığı tekeller arası çelişkiler ve emperyalist hiyerarşi de bozulan güç dengelerinin buna uygun yeniden belirlenmesi mücadelesi midir? Lenin’e dönersek “100 kölesi olan bir köle sahibi, kölelerin daha “adil” bir dağılımı için 200 kölesi olan bir köle sahibine karşı savaşa girişiyor… “(age)  örneklemi bugün aslında yaşadığımız kesite daha uygun düşüyor. ÇKP’nin iktidarda olmasına özel bir “komünist” paye biçmeyeceksek ve Rusya’nın eski Sovyet’lerin anavatanı olmasından dolayı özel hürmet göstermeyeceksek her ne kadar askeri olarak saldırgan taraf değillerse de sermaye birikimi ve askeri güç açısından mevcut statüko ile rekabet edecek düzeye gelmiştir. Ve dünyanın yeniden emperyalist paylaşımı içerisinde Batı merkezli emperyalizmi tehdit edebilecek büyüklüktedir. Bu barbar emperyal merkezleri ürkütecek ve pazar alanlarını daraltacak düzeye ulaşmıştır. O nedenle bu savaşta verili güçlere yedeklenmekten ve savaşa “haklı” yan biçmekten öte en haklı savaşı “devrimci savaşı” yürütmek en öncelikli görevimizdir. Ancak diğer iki büyük savaştan farklı olarak şunu belirtebiliriz; diğer iki dünya savaşı yükselen ve pay isteyen devletlerin başlattığı savaşlardı. Burada ise güç kaybı yaşayan emperyalist merkezlerin kendini yeniden büyük güç halinde tutabilmek, gelişen devletleri dizginleme ve durdurma adına başlatacakları savaştır. “Bölüşüm, “güce tekabül etmeksizin” olamaz. Ve güç ilişkileri, ekonomik gelişmenin ilerlemesiyle değişir… Kapitalist bir devletin gerçek gücünün sınanmasında savaştan daha başka bir yol yoktur ve olamaz da. Savaş, özel mülkiyet ilkeleriyle çelişmez. Tersine, bu ilkelerin doğrudan ve kaçınılmaz bir sonucudur. Kapitalizmin koşullarında tek tek işletmelerin ya da tek tek devletlerin eşit ekonomik büyümesi olanak dışıdır. Kapitalizm koşullarında dönemsel olarak bozulan dengenin yeniden kurulmasında, sanayide krizden ve siyasette de savaştan başka bir araç yoktur.”[10]  Ve bu savaş neresinden tutarsak tutalım emperyalistlerin dünyayı yeniden paylaşmak için yürütecekleri “emperyalist dünya savaşı” olacaktır.

Yine kuşkusuz emperyalist paylaşım savaşlarının bir daha eskisi gibi yaşanmayacağını iddia edenler açısından devrimci tutumunda hangi yönde değişmekte olduğunu ifade etmeleri gerekir. Eğer eskisi gibi büyük devletler birbirine topyekun bir savaş açmayacaksa ve savaşın düzeyi “vekalet, biyolojik vb.” şekilde ilerleyecekse ve çok uzun sürelere yayılmış biçimde zaten savaş sürmekteyse Leninist tarzda olağanüstü yeni bir durum sayılan savaşı kendi devletlerine karşı iç savaşa çevirme pratiği ve 2. Enternasyonal’de sosyal şovenizmin turnusol kağıdı olarak açığa çıkan oportünizmi hangi yönde ilerleyecektir? Gelinen aşamada “bu koşullar her gün bulunmaktadır” diyerek olağanlaşmış mıdır? Bugünün Türkiye’si güney hattında işgaller gerçekleştirdi. Tam da Leninizme göre ülke komünistlerinin tamamı açısından buna karşı savaşmak gerekirdi ya da işgal edilen topraklardan Türk Devleti’ne karşı yapılan saldırılar son derece meşru ve haklı sayılması lazımdı. Oysa anti – ABD sosa batırılmış bir anti-emperyalizmle kendi devletinin işgal saldırılarına yedeklenen bir kesim komünistlik adına var olmaya devam etti. O halde tüm teoriler ancak gerçek anda pratikte sınanması gerekir. Ancak o zaman güncelde aldığınız tutum sizin hangi sınıfa hizmet ettiğinizi ortaya koyar.  Türkiye’nin başka bir devletle “gerçek” bir savaşa girmesi Kemalizmin sola sirayet eden heyulası ile sosyal- şovenizmin nasıl görüngüler alacağını bu pratiklerden anlamak mümkündür. Bugün birçok ittifak ya da eylem birliğinde yan yana durmakta beis görülmeyen, faşizme karşı mücadelede birbirimize nasıl ihtiyaç duyduğumuz belirlemeleri, “gerçek” bir dünya savaşında anlamını yitirir. Oportünistlerin burjuvazi için proletaryayı savaşa dahil etmek ve “anavatan” savunmasına yönlendirmek için nasıl ”elçilik” görevine soyundukları en keskin ve berrak haliyle yaşanır. Böylesi tarihsel anlar devrimci anlayışla oportünizmin en keskin biçimde ayrıştığı anlardır. Durumu anlamak için 2.Enternasyonal’e bakmak yeterlidir. Hangi biçimde yürütülürse yürütülsün eğer bir 3. EDPS yaşanıyor ve kendi devletimizde bu savaşın içerisindeyse bunun bir doğal sonucu olarak devrimciler hakkında “halkı askerlikten soğutma” yargılamalarında artış gerekmez mi? Denilebilir ki; bu savaş piyade gücüyle yürütülmediği için bu durum yaşanmayabilir. Ancak “seferberlik” sadece piyadelikle ilgili değildir. Savaşlarda bütün toplumu militaristleştirmek ve ulusal kahramanlık destanlarıya askerleştirmek gerekir. Bu bile devrimci propagandanın yönünü, siyasal teşhirin hedefine neyi koyacağını gösterir. Kuzey Kürdistan’da yürütülen sömürge savaşının 90’larda Türkiyeli devrimciler için en basit pasif haliyle bile aldığı biçim “askere gitme kardeş kanı dökme” idi. Ve bu en pasif hal bile ağır diyetler gerektiriyordu. Bu açıdan savaşlarda devrimci slogan ve taktik olağan dönemlere göre mutlaka farklılıklar içerir.

Sonuç olarak ister yaşanmakta olsun ister büyük bir felaket olarak yaklaşsın dünya proletaryasının enternasyonaline ihtiyaç en yakıcı biçimde sürmektedir. Bu dünya halklarının kendi devletlerine yedeklenmemesine ve paylaşım savaşını iç savaşlara çevirebilmek için küresel bir kurmaylığa olan ihtiyacı da belirtir. Özellikle böyle bir enternasyonal arayışında savaşa girmeye aday büyük devletlerin içerisindeki komünist öznelerle ilişkilenmek öncelikli atılması gereken adımdır.

Savaşa evrilen böylesi kaos dönemlerinde tek başına küresel barış talebi yürütmek, içeride barış “çağrıları” yapmak hiçbir hükümeti durdurmaya yetecek caydırıcılık oluşturmaz. Ve Leninist bir yöntem olan savaşı kendi iktidarlarına yöneltebilmenin koşulu ancak işçi sınıfı içerisinde örgütlenmiş komünist öncü bir parti tarafından gerçekleştirilebilir. Ve yine aynı komünist öncü, üretimi durdurmaya, savaş hatlarında sabotaj yapmaya, militarist güçler içerisinde “provokasyon” çıkarmaya kadar çok çeşitli mücadele yol ve yöntemleri içerisinde yoğrulmuş ve partinin askeri kurmaylık niteliği edinmiş olması gerekir.

Dün Kürt Özgürlük Hareketi yanında saf tutan devrimciler nasıl şovenizmin ve sosyal şovenizmin çok yönlü hedefi oldularsa, gelecek bir paylaşım savaşında iktidar güçlerinden bağımsız konumlanan ve karşı saldırıyı örgütleyen devrimci parti bundan çok ağır biçimde “düşman devlete hizmet” demagojileriyle burjuvazinin ve oportünist solun hedefi olacaktır. Stratejik netliğe sahip bir parti ve kadroları bunları göğüsleyecek politik birikimi bugünden kurmakla mükelleftir. Meşruluğu düzen güçleri içerisinde yer edinerek, devletin kuruluş kodlarını karşısına almadan, “sempatik” muhalefetle vicdanlarda yer tutmaya çalışan popülist solun şiddet araçlarının siyasete egemen olduğu savaş koşullarında devrimci çizgi yürütebilmesi imkansızdır. Ne parti programı ne de kadro niteliği buna uygun şekillenmemiştir. Savaş koşullarında oportünizmin çizgisi gelecekte bir devrim olabilmesi için önce vatanın bağımsızlığı yaygarasıyla halkı burjuvaziye yedeklenmeye davet ederken, devrimci siyaset dillerinde “kahrolsun tüm burjuvalar” sloganı, omuzlarında tüfekleri, ellerinde kızıl bayrakları ile iktidara el koymanın çağrılarını yükseltir. Tarihte ortaya çıkan ilk işçi devleti Paris Komünarları’nın ve 1. EDPS sırasında proleter devrimler çağını başlatan Lenin’in devrimci politikası bu yolla muzaffer olmuştur. Yeni altüst oluşlar ve yeni devrimler çağı başlıyor, saatlerimizi ayarlayalım…


[1]  İlk öngünlerinde Avrupa savaşı olarak adlandırılsada savaşın ilk yarısında dünya savaşı olarak tanımlanmıştır.

[2] Devrimci Politika Dergisi 1. Sayısı Başlarken başlıklı yazı

[3] “Yaşanan 3. Emperyalist paylaşım savaşıdır” Proleter Devrimci Duruş Dergisi

[4] Mücadele Birliği Gazetesi  – Dünya Savaşı Çanlar Kimin için Çalıyor II

[5] Birikim Dergisi – Niçin savaşıyoruz. Dördüncü dünya savaşı başladı

[6] BBC – Ergin Yıldızoğlu

[7] Hobsbawm’in Tarih Anlayışı – Dergipark

[8] Marksist Tutum – Dünya savaşı tespitleri

[9] Sosyalizm ve Savaş -Lenin

[10] Avrupa Birleşik Devletleri şiarı üzerine- Sol Yayınları)