Birleşik Devrim ve Öncülük Hattının İnşası Üzerine | Ali Efe

Türkiye devrimci mücadelesi birleşik devrim perspektifiyle beş yıldır yeni bir örgütlenmenin ve mücadele tarzının etkisini yaşıyor. Beş yıl, salt zamansal ölçümüyle bile ‘Birleşik Devirim’i, kendinden önce yaşanan bütün birlik, birleşme, vb zeminlerde ortaya çıkan örgütlenmelerden ayırıyor. Uzun ömür bir yanıyla örgütlenmenin asgari sağlığı hakkında bize bir fikir verirken diğer yanıyla TC gibi güçlü bir düşman karşısında seçilen askeri politik mücadele tarzının zorlukları itibariyle bu örgütlenmenin istikrarını gösterir şekilde ideolojik ve siyasal kararlılığını da öne çıkartıyor. 

Kuşkusuz ki bu sonuç birleşik devrimde birleşenlerin birleşik değerinin ölçüsüdür.

Mücadelenin bölgede ve TC siyasal alanında gereksindiği son derece zor ve karmaşık görevleri karşısında, birleşik devrimin kendini gün be gün daha ileri hedeflere doğru yöneltiyor olması, söz konusu varlıksal bileşkenin keza devrime ve halkların kurtuluşuna dair sahip olduğu inanç, kararlılık, tecrübe, ısrar, inat ve fedakarlık potansiyelini de bizlere göstermektedir. Bu nedenle, birleşik devrimin gelinen aşamadaki düzeyi bu potansiyel değerin sürecin nesnelliklerinde kendini ne kadar gerçekleştirdiği üzerinden kritize edilmeli ve keza devrimin önümüzdeki mücadele evresindeki planlaması bu potansiyel değerin maksimal gerçekleşme imkanları ve perspektifi üzerinden tasarlanmalıdır.

Türkiyeli birleşik devrimin ön tarihi

Türkiye mücadele tarihinde devrimci solu olabildiğince genişlemesine kapsayan birlik örgütlenmelerinin ortaya çıkması esas olarak 12 Eylül sonrası döneme denk gelmektedir. Bu, yenilgi yıllarının iyi bir okul olduğu gerçeğinin bizim pratiğimizdeki açığa çıkışıdır. Bilinen ilk örgütlenme Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC) adı altında oldu. FKBDC, 12 Eylül sonrasında örgütlü ya da dağınık bir şekilde geri çekilme sürecini belli bir düzeyde gerçekleştiren Türkiyeli örgütlerle Kürt devriminin giderek öne çıkmakta olan öncü gücü arasında Türkiye’deki askeri faşist cuntaya karşı mücadele hedefiyle 1982 baharında oluşturuldu. Ancak, özellikle Devrimci Yol başta gelmek üzere, Türkiyeli örgütler faşist darbeye karşı yenilginin otokritiğinde devrimci sonuçlara varmaktan ziyade statüko esaslı bir geri duruşa sahip oldukları için kuruluşundan henüz altı ay geçmeden birlik dağıldı. Geçen zaman içinde Türkiyeli birlik örgütlerinin kimi tasfiye oldu,  kimi de oportünist ve sağ politikalara savruldular.

Kürt devrimi ise, PKK önderliğinde mücadele kararlılığını ve hazırlıklarını sürdürerek 15 Ağustos atılımıyla bugünlere varan sürecinin önünü açmayı başardı.

Bu dengesiz gelişime karşın FKBDC’den günümüze, kuruluş bildirgesinde yazılan “Türk ve Kürt halklarının ortak mücadele koşullarının doğduğu” tespiti ve örgütlenmenin “birleşik”lik etiketi kaldı. Buradaki “birleşik”lik tanımı, Türkiye ve Kürdistan ülkelerinin birlikte ele alma ihtiyacında olunan ve fakat ayrı devrim gerçekleri taşıdıklarının genel bir kabulü olarak siyasal hayatımızda ilk kez öne çıkmıştı. Ve ilk denemedeki başarısızlığa karşın ardından gelen her kritik süreçte bu belirleme terkedilmeden yenilendi, yeniden örgütlendi.

FKBDC sonrasında kurulan geniş kapsamlı bir diğer örgütlenme 1998 yazında Birleşik Devrimci Güçler Platformu (BDGP) adıyla faaliyete geçti. FKBDC’den BDGP’ye gelen zaman zarfında Türkiye’deki faşist cunta yerini sivil iktidarlara bırakmış, uluslararası sosyalist hareket çökmüş ve Kürt devriminin ateşkes taktiği TC’nin düşük yoğunluklu sömürgeci saldırıları karşısında işlemez duruma gelmişti. Bu durumda PKK ve bir grup Türkiyeli devrimci örgüt, bir taraftan uluslararası ve yerel planda sürdürülen emperyalist ve sömürgeci saldırılara karşı durabilmenin gereği olarak, diğer taraftan da ülke siyasetinde daha önce FKBDC sürecini boşa düşüren Devrimci Yol merkezli postmodern/postmarksist düzen solu örgütlenmesine karşı bir alternatif geliştirebilmek için BDGP’yi oluşturdular.

BDGP’nin dört kuruluş ilkesi bugüne de ışık tutabilecek bir nitelik taşımaktaydı. Birinci olarak, farklılıkların bilincinde olarak aynılıkların gücüyle yürüme öne çıkarılıyordu. İkinci olarak, mücadelenin değişik sahalardaki farklılıkları itibariyle eşitsiz gelişimi hesaba katan bir beraberlik tasarlanıyordu. Üçüncü olarak, örgütlerin birbirlerine saygısını öne çıkaran, dayatmayı reddeden bir ilişki hukuku; dördüncü olarak ise, güç birliğinin devrimin ihtiyaçlarına göre tanımı esas alınıyordu.

BDGP, ağırlıkla bir yurtdışı örgütlenmesi olmasına karşın Türkiyeli devrimci örgütlerin Kürt gerillanın dağlarda ve zindanlardaki  direnişlerine şehadete varan bir katılımıyla yoldaşlık çizgisini de işlemeyi başardı. Bu yürüyüş bir yılı aşkın bir süre devam etti. Kürt halk önderi Öcalan’ın, uluslararası emperyalizmin yönelttiği komplo süreci içinde gündeme getirdiği “paradigma değişimi” nedeniyle gerillanın Türkiye sahasından çekilmesi ve ateşkes süreci BDGP’yi açmaza soktu. En güçlü ve en örgütlü bileşen olarak PKK’nin yeni paradigmalar itibariyle birlikten de çekilmesi BDGP’nin programını uygulama imkanlarını ortadan kaldırdı. Birlik içindeki diğer örgütlenmeler BDGP’nin artık işlevsiz kalacağını gerekçe göstererek yapının dağılmasını karar altına aldılar. Örgüt ‘99 Eylül’ünde kendini feshetti.

Birleşik mücadele üzerine yaşanan bu iki deney de bizlere göstermiştir ki, bugüne kadar birleşik mücadelenin hem nesnel ön koşulları hem de öznel dayanağı esas olarak Kürt devriminin kendi siyasal yürüyüşüne göre şekillenmiştir: Hem FKBDC, hem BDGP esas olarak Kürt inisiyatifiyle kuruldu. FKBDC, Türk solunun Kürt devriminin atılımına ayak uyduramamasından, ayak uydurmak istememesinden dağıldı. Bu denklemin tersten kuruluşu şeklinde BDGP ise, Kürt devriminin yokluğunda Türkiye solunun böyle bir devrimci örgütü işlevli tutma gücünde olamamasından dolayı varlığını sona erdirdi.

Farklı ülkelerin farklı devrim süreçlerine tabi olarak ortaya çıkan eşitsiz gelişim itibariyle bu son derece anlaşılır bir durumdur. Türkiye ve Kürdistan devrimleri arasındaki en temel kategorik fark, Kürt devriminin halklaşma temelinde gelişmesi karşısında, Türkiye devriminin, 100 yıllık bir geçmişin ardından hala kücük burjuva yapısallığın sınırları arasında daralmış bir varoluşu sürdürmesiyle ortaya çıkmaktadır.

Gelinen aşamada da iki ülke devrimleri arasındaki siyasal ve örgütsel eşitsizlikler hala geçerlidir. Bir ölçüde devrimsel nesnellikler üzerinden açıklayabileceğimiz bu eşitsizliklere karşın, bu iki devrimsel gelişmenin birbirine eklemlenmesini mümkün kılacak kertede bir eşitlik ölçüsü, her iki devrimin de öncü örgüt ve kadro atılımında gereken inanç ve kararlılığa sahip olmasında kendini göstermektedir. İdeolojik ve siyasal yaklaşımlarla tahkim edilen bu imkan, iki ülke-iki devrim arasında birleşik bir hattın kurulabilmesinin ve bu hat üzerinden devrimlerin eşitsizliklerine karşın aynı düşman hedefi karşısında birleşik bir devrimci denge geliştirebilmelerinin yolunu açmıştır.

Türkiye ve Bakur birleşik devrim hattı olarak HBDH, daha önceki denemelerdeki gibi gene Kürt devriminin inisiyatifiyle kuruldu. Verili nesnel ve öznel koşullar itibariyle başkacası mümkün değildi. Birleşik hattın inşasındaki inisiyatif üstünlüğünün Kürt devriminde bulunması onun sadece daha gelişkin ve güçlü tarafı oluşturmasından kaynaklanmamaktadır. Aynı zamanda politik bağlam ve öznel konumlanma gereğidir. Bilinmektedir ki, Kürt devriminin siyasal alanı, dört parça sömürge Kürdistan coğrafyası üstünde oluşmuştur. Bu siyasal bağlamın öznel önceliği itibariyle Kürt devrimini Türkiyeli ezen ulus devrimciliğiyle ortaklaştırma istek ve yaklaşımı sadece ezilen ulus devrimciliğine ait olabilirdi. Ezen ulus devrimcileri olarak Türkiye devrimci hareketinin ezilen ulus devrimini kendi ülke devrimlerine tabi kılmayı önerme ve organize etme hakları olamazdı. Bu nesnel ve öznel koşullar itibariyle HBDH’ın kuruluşu daha çok Kürt devriminin kendi gelişim süreci üzerinden anlaşılır olmaktadır.

HBDH’ın kuruluşu

HBDH’ın kuruluşuna doğru gelişen sürecin belirleyici karakteri emperyalist yayılmacılığın Ortadoğu’ daki saldırganlığı idi. Bilindiği gibi 2003 Irak işgaliyle Ortadoğu’da başlayan emperyalist genişleme esas olarak askeri bir çerçevede gelişiyordu. Ancak uluslararası ve bölgesel güç dengeleri bu ilerleyişin az çok önünü tıkama yeteneğini gösterdiği koşullarda bölge halklarının yerellere yansıyan emperyalist bunalıma karşı başkaldırıları öne çıkmaya başladı. 2010 yılının son günlerinde Tunus’ta başlayan halk ayaklanmaları hızla Mısır’a ve Lübnan’a kadar vardı. Emperyalist burjuvazi bu halk öfkesini, ilerleyen süreçte DAİŞ’e varacak şekilde dinci çete örgütlenmeleriyle manipüle etmeye yöneldi.

Bu gelişmeler Suriye’nin Dera bölgesinde kendini gösterdiği sıralarda Kürt özgürlük hareketi, bir yandan Rojava alanında devrimin koşullarını, bir diğer yandan  Bakur’da bir barış sürecini zorlamaktaydı. 2012 Temmuz’unda Rojava devrimi gerçekleşirken, AKP-RTE sömürgeciliği Roboski katliamıyla emperyalist burjuvazinin yönlendirmelerine karşın barış sürecine nasıl yaklaşacağının işaretlerini veriyordu. Bununla birlikte Kürt devrimi asıl dikkatini Rojava devrimine yoğunlaştırmış ve Bakur barış sürecini gerici-sömürgeci iktidarın bütün oyalamalarına karşın korumaya yönelmiş durumdaydı. Ancak RTE’nin Ağustos 2014’te cumhurbaşkanı seçilmesinin hemen ardından DAİŞ çetelerinin Kobane’yi kuşatması Rojava-Bakur ve TC arasındaki ilişkilerin bütün gerçekliğini açığa çıkardı. AKP-RTE önderlikli Türk sömürgeciliği bir yandan Rojava’da DAİŞ’i desteklerken öbür yandan Türkiye’de barış masasını dağıttı.

Kobane direnişinden itibaren Kürt devrimi Bakur sahasına yönelik 2010 yılında oluşturduğu Devrimci Halk Savaşı stratejisini yeniden işlerliğe sokmaya yöneldi. Bu yöneliş en güçlü sonuçlarını özyönetim direnişlerinde verdi. PKK önderliğindeki Kürt halkının Bakur illerinde ilan ettiği özerklik taleplerine karşı sömürgeci TC, büyük bir şiddet ve vahşetle yöneldi.

Bütün bu konjonktürün elbette Türkiye siyasal alanında ve Türkiye devrimci örgütleri üzerinde de bir karşılığı oluyordu.

Türkiye devrimci hareketi 12 Eylül yenilgisi ve ardından gelen sosyalist sistemin dağılışı sonrasında hem örgütsel hem de uluslararası konjonktür bağlamında ideolojik ve siyasal bir çöküş yaşadı. Bu dönemde uluslararası sol, sosyalist hareketler postmarksist ve postmodern bir düzeyde yeniden arayışlara yöneliyordu. Türkiye sol, sosyalist hareketi de bu yönelime “Kuruçeşme toplantıları” bağlamında uyum göstererek devrimci proleter örgütlenme ve mücadelenin gereğini inkar eden bir zeminde yasalcı, kendiliğindenci, aydınlanmacı ve liberal bir çerçevede örgütlenmeyi esas aldı. Bu düzen içi yaklaşım sol, sosyalist ortamda bir hegemonya oluşturmayı başardı. Bununla birlikte, Irak işgali ve gerici faşist AKP iktidarı sürecinde düzen solunun teslimiyetçi ve uzlaşmacı siyasal karakteri de giderek açığa çıkmaya başlamıştı. Bu koşullarda Orhan Yılmazkaya komutasındaki bir Devrimci Karargah müfrezesinin sol üzerindeki bu statükocu ve teslimiyetçi hegemonyanın dağıtılması ve yerine devrimci savaş çizgisinin yeniden örgütlenmesi doğrultusundaki çağrıları gündeme geldi. Ardından Gezi Haziranı, hem yasal kitle siyasetinin borazanlığını yapan düzen solunun yığınların devrimci öfkesi karşısında ne kadar geri ve aciz durumda olduğunu açığa çıkardı, hem de gerici faşist iktidarın en basit demokratik talepler karşısında bile ne derece kan dökücü bir şiddet uygulamakta olduğunu; bunu göğüsleyebilmesi için devrimci mücadelenin de devrimci zor örgütlenmelerine ihtiyacı olduğunu gösterdi.

Sosyalist ortam  bu iki uyarıcının sonuçlarını tartışıp sonuçlar çıkarmaktayken bu kez gündeme AKP-RTE iktidarının DAİŞ’le birlikte devreye soktuğu gerici sömürgeci bölge politikaları geldi. Devrimci demokratik kitle hareketinde Kobane’yle dayanışma duygu ve davranış eğilimleri hızla pratikleşmeye başlarken Türkiye devrimci hareketinin ’90 konjonktürüne uyum göstermiş olan ama siyasal tarihimizin devrimci geleneklerine sadakati canlı kalan örgütleri hızla Rojava’ya aktı. Rojava’daki savaş cepheleri içinde bu örgütlerimizin hem birbirleriyle hem de Kürt devrimiyle siper yoldaşlığını geliştirdikleri bir süreç açıldı. Bu süreç, 90’dan bu yana gelen oportünist ve teslimiyetçi siyasal ve örgütsel çizgilerden bir kopuşun ifadesiydi. Yani bu sürecin daha  birleşik bir özeti yapılacak olursa: bir taraftan Kürt devrimi Bakur’da yürütülen barış süreçlerinin taktik ve politik olarak Kürt halkının bütün parçalardaki mücadelesine bir katkı sağlamadığını, aksine onu zaafa uğrattığını görüyorken, diğer taraftan Türkiye’nin öncü devrimci güçleri, TC’nin özellikle 25 Temmuz 2015’ten itibaren MSA ve Rojava’ya yönelik açtığı sömürgeci faşist saldırı cephesi karşısında silahlı bir tavır alışı politik ve örgütsel düzeyde öne çıkartıyor, 90’dan beri gelen oportünist sol çizgiden devrimci bir kopuşu  ilan ediyordu.

Burada bu tarihsel kopuşma düzeyini şehadetleri pahasına oluşturan MLKP’den Baran Serhat, TKP-ML’den Nubar Ozanyan, DKP/BÖG’den Ulaş yoldaşlarımızı ve onların şahsında bütün ölümsüzlerimizi en derin minnet ve saygıyla anmak her devrimcinin görevidir. Ve elbette bu kopuşma sürecinde Türkiyeli devrimci örgütlere en derin yoldaşlık bağlarıyla yönelen PKK’den Delal Amed ve Atakan Mahir yoldaşlarımızı… Bu önder yoldaşlarımız hem her iki ülke devrimleri hem de bunların örgütleri arasındaki siper yoldaşlığını ve kan kardeşliğini birleşik devrimin mayası haline getirmişlerdir. Anıları en tartışılmaz yol göstericilerimizdir.

Türkiye devrimci hareketinin bünyesinde yaşanan devrimci kopuş Rojava’daki Kürt devrimi yatağında giderek derinleşirken gerici sömürgeci AKP-RTE iktidarı özellikle 1 Kasım 2015 seçimlerinden sonra demokratik mücadelenin bütün imkanlarını ortadan kaldırmaya yönelmişti. Aynı zaman dilimi içinde Rojava devriminin SDG’nin örgütlenmesiyle stratejik bir kurumsallık kazanması, Teşrin hamlesiyle Türkiyeli devrimci örgütlerin önemli bir savaş mevzilenmesi göstermesi, mücadelenin devrimci temelde birleşik bir örgütlenmeye kavuşturulması fikrine yeniden geçerlik kazandırdı. Artık öne çıkması gereken örgütsel-politik inisiyatif Kürt devriminden geldi. Kürt devrimi, FKBDC ve BDGP süreçlerinde önkoşulları olgunlaşmamış girişimlerin ardından bu kez verili koşulların yeterliğinde Türkiye ve Kürdistan devrimlerini birleşik bir platforma çağırdı. Koşulların yeterliği kapsamı o derece gelişkindi ki Kürt devriminin çağrısı sahadaki bütün Türkiyeli örgütler tarafından benimsendi. Tartışmalar hızla ortak bir akıl buluşmasına ve ortak bir irade deklarasyonuna vardı; 12 Mart 2016’da Medya Savunma Alanları’nda Halkların Birleşik Devrim Hareketi, HBDH’ın kuruluşu ilan edildi.

Askeri umutlar ve politik kırıklıklar

HBDH’ın kuruluşu, sömürgeci faşist diktatörlüğün giderek yoğunlaşan baskısı altındaki genel siyasal alanda ama özellikle Türkiye metropollerinde büyük bir moral yenilenmeye ve umutların yükselmesine yol açtı. Yaşamındaki baskı ve sömürüyü şu ya da bu ölçüde bir değişim özlemine yükseltmiş yoksul kesimlerde, siyasal yetersizlik sorununu doğrudan devrimci güçlerin dağınıklığına indirgeyen bir anlayış hakimken ilan edilen bu birleşik devrimci zemin büyük bir devrimsel sinerji yarattı.

Gereken örgütsel adımların atılması elbette tek başına devrimin beraberinde getirdiği sorunların bir anda çözülmesini, aşılmasını getirmemektedir. Bu nedenle iki halkın devrimleri arasındaki eşitsizlik bütün birleşiklik zorlamalarına karşın kendini mücadeleye dayatmazlık etmiyordu. Birleşik süreç ve birleşik savaş hala eşitsizliğin ağırlıklı tarafı olan Kürt devriminin programatik ve politik gündemine göre şekilleniyordu ve hem Kürt devrimi hem de Türkiye devrimci hareketinin devrimci kopuş örgütlenmeleri pratik eklemlenmeyi henüz ancak Rojava sahasına göre oluşturabiliyorlardı. Bu durum güncel sürecin karşı konulamaz politik bir akıntısı idi. Bir diğer taraftan ise Kürt devrimi, kendi ülke devriminin taktik planlaması itibariyle Türkiye ile ilgili mücadeleyi Bakur sahasındaki askeri çerçeve dahilinde değerlendiriyordu. Aynı anda iki parçada siyasal zorlamalara gitmenin taktik zorluğu ve sorunları karşısında Rojava sürecini esas alan,Türkiye metropol siyasetinde de Kürt liberallerin ve onlara yaslanan Türk liberallerin eğilimlerini tolere edebilen bir tarzda mücadeleyi yönlendiriyordu. Yasal zemindeki kurumsal siyasetin düzenle uzlaşıklığına karşı askeri mücadeleyi, dengeleyici ve koşullayıcı bir öge olarak istihdam etmekteydi. Bu nedenle HBDH da askeri bir örgüt olarak işlevlendi, sahadaki örgütlenmesini ve mücadelesini askeri bir temelde geliştirmeye yöneldi.

Bu yönelim bir yanıyla mücadelenin pratik süreçlerindeki gelişmeler, diğer yanıyla da bir örgütlenmenin kurgusal seyrindeki sürtünmeler itibariyle pek verimli ve etkin olamadı.

Askeri süreci engelleyici pratik gelişmeler gerici sömürgeci TC’nin Rojava-Türkiye sınırında çetelerle ve hatta MSA-TC sınırlarında TSK’yla yarattığı tahkimatla alakalıydı. Devrimci mücadele bin bir çabayla kendi gelişimini zorlarken TC de boş durmamış, bir yandan Rojava sınırını duvarlarla örüp arka sahayı çetelerle kontrol altına alırken MSA hattı boyunca ve Bakur derinliğinde kurduğu yeni karakollar ve ileri teknik takip sistemleriyle güçlü bir denetim oluşturmuştu. Bu cephe önlemleriyle TC, yüksek moral ve iyi derecede eğitimli savaşçı kadrolar çerçevesindeki Rojava birikiminin Türkiye metropol ve Bakur sahalarına aktarımının önemli ölçüde önüne geçmiş oluyordu. Birleşik devrimin her türlü fedakarlığı göze alarak bu önlemleri aşma ve mücadeleyi yeni düzeyde kurumlaştırma çabaları, örneğin Dar Azza’da Dörtler’in, Dersim’de Atakan Mahir’in komutasındaki bir müfrezenin imhası gibi ağır darbelerle sonuçsuz kaldı.

Bununla birlikte açıktır ki, genel olarak bir mücadele salt alınan darbeler itibariyle etkisizleşmez. Ancak eğer ki siz mücadeleyi salt askeri bir çerçeveye oturtursanız bu durumda mücadelenin ileri ya da geri seviyeleri kaçınılmaz olarak askeri başarılar ya da başarısızlıklar üzerinden ölçümlendirilir. HBDH, kuruluş zeminini ve sonrası faaliyetini salt askeri temelde ele aldığı ve bütün çabalara karşın dünyanın beşinci büyüklükteki bir askeri aparatıyla askeri düzeyde yarışmanın nihai düzeyde zaaflara ve geri düşmelere yol açması oldukça mümkün bir durum olduğu için askeri düzeyde ispatlanamamış başarısıyla ister istemez kitlelerin umutlarında bir kırıklığa yol açtı. Bir diğer taraftan ise elbette her siyasal düzeyin örgütlenmesi mücadelenin sadece bir alanına yoğunlaşarak gerçekleştirilemez. Yeni bir mücadele düzeyinin örgütlenmesi mücadelenin bütün alanlarının koordineli bir şekilde yürütülebileceği bir örgütsel ve programatik kurgu gerektirir. Ne ki, birleşik devrimin ağırlıklı ve belirleyen tarafı olarak Kürt devrimi, aynı anda iki cephede birden yani Rojava ve Türkiye cephelerinde derinleşmeyi taktik açıdan sorunlu gördü. Bu elbette son derece anlaşılır, makul bir tercihti ve özellikle özyönetim direnişleriyle Kürt devrim kurmaylığının Kürt yığınlar nezdindeki yönlendiriciliği üzerine bir mesafe ortaya çıkmışken yeniden bir siyasal dayatmanın koşulları uygun olmayabilirdi. Bunun yerine Kürt liberallere ve destekçisi Türkiyeli liberal solculara bir düzeyde alan bırakmak daha zorunlu ve gerekli bir durum olarak ortaya çıkıyordu.

Sonuç olarak daha kuruluş aşamasında yeni bir örgütlenme seviyesi olarak HBDH’ın, bir askeri-politik  örgüt bir sahada nasıl örgütlenecekse Türkiye ve Bakur sahasında da öyle örgütlenmesi gerekliliği “HDP’ye alternatif olmamak” gibi bir belirlemeyle siyasal sınırlamaya uğratıldı. Bu elbette salt Kürt devriminin bir tercihi değildi. Örneğin Türkiye devriminin önemli öncü güçlerinden MLKP de kurumsal siyasal zeminindeki mevzilenmesi gereği aynı yönelimi taşımaktaydı. Birleşik devrimin farklı düşüncedeki diğer örgütleri ise zaten gereken kitle hareketini örgütleme gücünde olamayıştan kaynaklı olarak mücadelenin birleşik düzeyini korumayı esas alırlar ve faaliyet bu karar doğrultusunda yürütüldü.

Sonuç olarak HBDH, kendisini her gün yeniden örgütleyecek siyasal alan çalışmalarından uzak tutup salt askeri alanla sınırlandırdığı için kuruluş aşamasında ortaya çıkan umut dolu sinerji giderek dağıldı ve HBDH varlığı yığınlar nezdinde bir ilgisizliğe dönüştü.

Birleşik devrimde yeniden yapılanma: Siyasallaşma

Kuşkusuz ki HBDH’ın bu taktik yönelimi salt öznel zaaf ya da yanlışlık olarak değerlendirilmemelidir. Yukarıda aktarılmaya çalışıldığı üzere bu tercih Türkiye ve Rojava Kürdistan’daki siyasal süreçler ve buralardaki kitlesel devrimci etkinliğin olabilecek düzeylerinin oluşturduğu bir devrim nesnelliğine tabi olarak gelişmişti. Bu kararsız nesnelliğin içinde barındırdığı olasılıklar değişik tercihleri söz konusu edebildiyse de bir bileşikliğin üzerinde yükselebileceği farklı bir ağırlık oluşturmaktan uzaktı.

Bu ağırlık 2018 seçimlerinden itibaren oluşmaya başladı.

Türkiye 2018 seçimlerine geldiğinde uluslararası emperyalizmin içinde bulunduğu kriz nedeniyle bölge politikalarındaki ağırlığı giderek azalmakta, Rusya ise bu boşluğu hızla dolduran atak bir politika sürdürmekteydi. ABD-Rusya arasındaki bölge dengeleri özellikle Trump’ın “sonsuz savaşlar”ı bitirme politikası çerçevesinde çelişkileri bir ölçüde soğutan bir iklime girmişti.

Böyle bir süreçte iktidardaki varlığını koruyabilmek için bölgesel krizler üretmekten başka çaresi kalmayan ve bu çerçevede uluslararası finans kapitalizmin mali ve politik programlarına uyumda sorun çıkaran AKP-RTE iktidarının tasfiyesi küresel politikada genel bir yönelim haline gelmişti. Bu yaklaşımın CHP önderlikli burjuva bloku üzerinden geliştirilmesi sonrasında AKP-RTE iktidarı üç büyük şehirde belediyeleri kaybetti ve bugüne kadar hala sürmekte olan bir düşüş sürecine girdi.

Bu sürece bağlı olarak Kürdistan’da ve Türkiye metropollerinde halk muhalefeti bir yandan ülkede derinleşen ekonomik ve siyasal kriz etkisiyle daha yüksek mücadele biçimleri içine girmeye başladı. Fabrika ve okul direnişleri, muhalif siyasal ajitasyon giderek gündelik bir faaliyet düzeyine geldi. Bir diğer taraftan ise, aynı süreçte “beka”sını bölgesel savaşlar üzerinden korumaya çalışan sömürgeci faşist TC, bölge dengelerini zorlayarak önce Afrin, ardından ise Serekaniye-Gire Spi hattını işgal etti. ABD ve Rusya’nın, birinin Türkiye’yi diğerinin Suriye rejimini gözeten politikalarıyla yol verdiği TC işgalleri Rojava devriminin de az çok sınırlarını ve kimi yığınak hatalarını ortaya çıkarmaya başlamıştı. Kürt devrimi bu çerçevede dört parça Kürdistan mücadelesinin tayin edici merkezinin güç yığılımı ve örgütlenme düzeyi itibariyle Bakur olduğu tespitini bir kez daha öne çıkardı. Açıktır ki, bu yaklaşım, TC’yi bir iktidar sorunu çerçevesinde de ele alıyordu ve AKP-MHP iktidarının tasfiyesini taktik hamle olarak belirledi.

Sürecin bu iki yanlı karakterini gözlemleyen HBDH, önce bu sürece özellikle metropol alanları da içeren milis eylemleriyle yöneldi. Böylece kuruluşun ardından gelişen süreçte kitle algısında ortaya çıkan siyasal ilgisizlik duvarını yıkmaya başladı. Ardından, özellikle salgın sürecinde TC siyasal alanında gelişen yoğun işsizlik, pahalılık, yoksulluk, adaletsizlik, zulüm ve ahlaki çürüme ortamında AKP-MHP gerici faşist blokunun artık iktidarı taşıyamayacağı, kendi egemenliğini koruyamayacağı saptamasıyla bu iktidarı ve bu iktidarı ayakta tutan faşist sömürgeci burjuva devleti yıkmayı gündemleştirdi.

Bu bir siyasallaşma hamlesiydi. Çözümsüzlük ya da süreçteki kilitlenme siyasallaşmayla aşılacaktı. Ve geçiş aşamaları bir kenara bırakılırsa aşağı yukarı beş yıldır sürdürülen bir askeri süreç artık bir iktidar hamlesi, hazırlığı ve süreç yönetimi itibariyle devrimci bir yeniden yapılanmayı gündemine alarak hızla bu gündemde ilerlemeye başladı. Birleşik devrimin yönelimini, amaç ve hedeflerini bütün ulus, inanç ve cinsiyetten  proletarya ve yoksul kitlelere taşımak üzere birleşik mücadele hattı oluşturuldu.

Geri ülke devrimlerindeki tarihsel determinizm olarak birleşik devrim

Türkiyeli birleşik devrimin bir örgütlenme modeli olarak ortaya çıkması yukarıda ifade edildiği üzere birleşik devrimci savaşın bir mücadele tarzı olarak gelişmesini takip eden süreçlerde oldu. Ancak bu salt Türkiye’ye özgü bir gelişme değildi. Aksine benzer ülkelerdeki devrimsel süreçlerin bu sahadaki bir tezahürüydü: Birleşik devrimci savaş ve birleşik devrim, arkasında tamamlanmamış tarihsel süreçler barındıran geri ülkelerdeki halk sınıfları çeşitliliğinin yeni sömürge bunalımlarına gösterdikleri devrimci tepkiler temelinde ortaya çıkıyordu. 

Bildiğimiz gibi daha önceki tarihsel aşamalarda önce bolşevik devrimiyle proleter ayaklanmacı model, ardından Çin devrimiyle yoksul kırı burjuva kentlere egemen kılan halk savaşı stratejisi her ülkeden devrimcinin “ne yapmalı”sı için örnekler oluşturmuştur.

Her iki model de en genel çerçevede burjuva devletin yıkılması amacıyla, biri, proletarya öncülüğünde kentli siyasal; diğeri köylülük temelindeki halk ordusu yürüyüşüyle devrimci zor biçimlerini stratejileştirmişlerdir.

Özellikle ikinci paylaşım savaşından sonra emperyalist kapitalizmin geri ülkeler üzerinde kurduğu yeni sömürgeci egemenlik ilişkileri içinde bu devrim tarzlarına bir yenisi eklendi. Cezayir’den Küba’ya, Angola’dan Filistin’e kentli kitle siyasetiyle askeri mücadelenin birbiriyle ilişkilendiği bir mücadele tarzı olarak birleşik devrimci savaş yoluyla birleşik devrim ezilen halkların gündemine yerleşti.

Geri kapitalist ülkelerin yeni sömürgecilik ilişkileriyle merkezi emperyalist pazara bağlanması, bir taraftan belli bir sanayileşme temposunda proletaryayı ve ona bağlı sınıfsal çelişkileri öne çıkartırken diğer taraftan da sermaye birikiminin dağılımı çerçevesinde bu tür ülkelerdeki kentli küçük burjuvaziyi ve bu kesimlerin siyasal alana taşan etkisini geliştirdi. Küçük burjuva yapısallığın genel siyasal alandaki parçalayıcı etkisinin aşılması temelinde siyasal ve askeri mücadelenin bir merkezde toplanması, bu devrimci tarzın birleşik karakterini yarattı ve giderek bu karakteri üzerinden devrimci literatüre yerleşti.

Latin Amerika genelinde hemen bolşevik devrimiyle başlayan proleterci siyasallaşma, yeni sömürgecilik döneminde de egemen oligarşilerle belirli bir denge içinde düzen içi politika çerçevesinde sürdürülmekteydi. Oligarşilerin beyaz terörü altında halk sınıflarıyla devlet arasında oluşan kararsız dengenin kırılması amacıyla politikanın askercil kollar üzerinden yürütülmesi anlamına gelen caudillo geleneğinin yeni sömürgecilik koşullarında yeniden inisiyatif alması, kent sınıflarına yönelik silahlı mücadeleyi öne çıkarttı. Fidel öncülüğünde 26 Temmuz Hareketi askeri politik süreci geliştirmeye yöneldiğinde Batista hükümetinde komünist partili bakanlar bulunmaktaydı.

Pratikte var olanın teoride de yerini alması kaçınılmazdır. Devrimin ağırlıkla Latin Amerika’da öne çıkan bu tarzına ilişkin ilk belirlemeler Che’nin yazılarında görülür. Onun, oligarşinin değişik sermaye kesimlerinin birleşik bir bloku olması karşısında halk güçlerinin de silahlı bir mücadele ekseninde birleştirilmesi gereğine ait yaklaşımları, daha sonra askeri esaslara tâbi olarak ele alınmış olsa da, Debray’in Devrimde Devrim çalışmasıyla daha kategorik bir düzeye çıkarılmıştır.

Öncü devrimci inisiyatifin askeri tarzı bu teorizasyon sürecinde önceleri Leninist devrim teorisiyle arasında önemli bir açı olduğuna dair güçlü bir algı yarattı. Bilindiği gibi Lenin’de devrim tümüyle proletarya ve halk sınıflarının devrimci eylemine bağlı olarak ele alınmış, tasarlanmıştır. Lenin’e göre “devrimler hiçbir zaman ‘yapılmazlar’. Devrimler genel olarak olgunlaşmış bunalımlardan ve tarihsel kopuşmalardan çıkagelir”ler. Oysa Latin devriminde silahlı cepheleşmeyle en üst düzeyde kendini gösteren voluntarizm, salt pratik olarak değil deterministik teorik algıda da kendine bir alan açmayı öne çıkarır. Che’ye göre “Devrimcilerin, Latin Amerikalı devrimcilerin görevi, güçler dengesindeki değişikliğin Latin Amerika’da sosyal devrim mucizesini doğurmasını beklemek değildir, tersine bu değişikliğin devrimci hareket için güçler dengesinde sunduğu tüm avantajların doğru olarak kullanılmasıdır ve devrimlerin yapılmasıdır.”

Bununla birlikte, kendi gelişim seyri içindeki önsel kavrayışlarda daha ziyade öncünün askeri inisiyatifiyle tanımlanan bu devrim modeli, tarihsel bir zorunluluk gereği her devrimsel gelişmede olduğu gibi esas olarak yığın hareketinin gelişmesine tabi deterministik karakteriyle de teorideki yerini almazlık edemezdi.

Che’nin “(Franc Pais’nin ölümü üzerine) bu ilk genel politik grev denemesi… Küba kurtuluş mücadelesine emekçileri sokmamız gerektiğini anlamamızı sağladı… Böylece ayaklanma düşüncesiyle bir gizli örgüt kampanyası başladı,” şeklinde ifade ettiği politik gözlem, onun devrim teorisindeki deterministik süreci de tarif eder: “Gerilla savaşçılarının nispeten dar kadrosunun başlangıçtaki mücadelesi durmadan yeni güçlerle desteklenir; kitle hareketi ansızın patlak verir, işçi sınıfının ve şehirli kitlenin kavgayı belirlediği karar anı gelir.” Bu ifadeler öncü faaliyetin ağırlıklı askeri karakteri üzerinden daha ziyade Halk Savaşı stratejisine içkin algılanan birleşik devrimci savaşın aslında kentli bir ayaklanma modeline içkin bir strateji planına sahip olduğunu bize göstermektedir.

Bu çerçevede Küba Komünist Partisi birinci kongresine sunduğu raporda Fidel, Küba devrimine ilişkin o güne kadar ortaya çıkan yaklaşımlara ciddi bir eleştiri yönelterek Küba devriminin askeri bir kapsam darlığında olmadığını açıklar ve buna bağlı olarak birleşik devrimin çoklu örgütlenmesine dair atıflarda bulunur. “Mücadelenin son aşamasında, devrimci silahlı savaşçılar 3.000 kişiden biraz fazlaydı… Orta sınıfların desteğiyle, İsyan Ordumuzdaki işçilerimiz ve köylülerimiz diktatörlüğü yıktı, askeri aygıtı parçaladı ve yurdun tam bağımsızlığını kazandılar. Devrimci genel grevle, işçi sınıfı nihai savaşa kesin bir katkıda bulundu. Devrimimizin bu parlak başarısı, bir olgu olarak, dış dünyada hemen hemen hiç bilinmez. Bunun hakkında yayınlanan şeyler, bir hikaye biçiminde ve akla estiği şekilde yayımlanmıştır, fakat bunun sistematik ve belgesel tarihinin yeniden yazılması gerekir. (…) [Devrim] yalnızca 26 Temmuz Hareketi’nin eseri değildi. İşçi sınıfının en iyi unsurlarını biraraya getiren Marksist-Leninist Parti, evlatlarının çoğunun yaşamını feda ederek, kanı pahasına yüksek bir bedel ödedi. Devrimci Directoria savaşçıları saygınlıklarını 13 Mart 1957’deki Başkanlık Sarayı saldırısı gibi, pek çok kahramanca olaylarda sağladılar ve ayaklanma mücadelesinde etkin bir rol aldılar. Şanlı Komünist Partimiz bu dönem ve kökenlerden ortaya çıktı.”

Fidel’in ’75 yılında yaptığı bu değerlendirme kıta devriminin hemen ardından gelen süreçlerinde pratik karşılığını bulmuştur. Kıtada “kararsız denge” nesnelliği ve caudillo geleneği üzerine yükselen birleşik devrimci savaş, Salvador devrimindeki beş yapının Havana platformunda FMLN çatısı altında birleşmesiyle Politik Askeri Birleşik Devrimci Önderlik (DRU-PM)’i kurumsal olarak oluşturdu.  Nikaragua devriminde de üç eğilim yeniden FSLN koordinasyonunda birleşerek devrimi gerçekleştirdi.

Özellikle Küba’dan sonra Latin kıtada gerçekleşen ikinci devrim olması nedeniyle Nikaragua devrimi, Fidel’in Küba devrimine ilişkin yukarıda aktardığımız çıkarsamalarının Latin Amerika ve benzeri geri ülkeler açısından ne kadar yol gösterici olduğunu kanıtlamıştır. Nikaragua kurmaylarından Humberto Ortega’nın zafere ulaşan birleşik devrimci savaş analizinde bu kanıtlar şöyle ortaya konulmaktadır: “Doğrusu kentleri her zaman hesaba kattık, fakat asıl olarak gerillalara verdiği desteği… Böylece gerillalar Ulusal Muhafızları yenebilirlerdi. Ama böyle olmadı. Kitlelere destek veren gerillalar oldu… öncünün silahlı hareketi, hiçbir zaman düşmanı yenmek için gerekli silahlara sahip olmadı.” Ya da,”Zaferin dönüm noktası nitelik olarak askeri değildi, kitlelerin ayaklanma sürecine katılımıydı… Latin Amerika’da ya da başka yerde, kitlelerin geniş katılımı ve Nikaragua’dakine benzer bir ekonomik, siyasal ve toplumsal bunalım olmadan zafer kazanılabileceğini düşünemiyorum. … müfrezeler savaşın kazanılmasında belirleyici etmenler değildi; yalnızca daha büyük belirleyici bir etmenin, kitlelerin silahlı mücadelesinin bir parçasıydı. Asıl etmen kitlelerin savaşımıydı.” 

Bu devrimsel diyalektiğin Türkiye’deki bağlamını tartışmaya geçmezden önce ve de geçmek için bu tarzın Latin Amerika’daki yönelimlere de referans oluşturan doğulu bir örneği olarak  Cezayir devrimine, gerilla mücadelesini bu ülke üzerinden analiz eden Pomeroy’un gözlemlerine de kısaca değinmekte yarar vardır: “Cezayir Kurtuluş Savaşının hiçbir zaman gerilla mücadelesi olmaktan çıkıp düzenli savaş haline gelmesi gerekmedi. Fransız ordusu askeri anlamda yenilgiye uğratılmış değildir. Siyasal zafer, şehirlerdeki kitle gösterileriyle ve Fransa’da, ilkin Hindçini’ndeki sonra Cezayir’deki uzun ve pahalıya mal olan emperyalist savaşın yarattığı siyasi krizle büyük ilerlemeler kaydetmiştir.”

Birleşik devrimin Türkiye’deki gereği

Sömürgecilik Latin Amerika’ya 16. yüzyılda henüz yerleşmeye başladığında Anadolu topraklarında 9. yüzyıldan itibaren başlayan göçebe Türk boylarının örgütlenmesi Osmanlı İmparatorluğuyla en yüksek düzeylerine varmaktaydı. Aradaki 6 yüzyıllık zaman farkına karşın her iki coğrafyadaki yerel ilişkilerin dışardan akınlarla başkalaşımlara uğrayarak gelişmesi bu iki coğrafyada anakronik de olsa benzer tarihsel kesitler oluşturdu.

Örneğin verili yerel toplumlar ve dışarıdan gelen yabancı devlet örgütlenmesi, her iki coğrafyada toplum-devlet arasındaki ilişkilerde klasik bir tarih-toplumsal gelişmenin sivil toplum bağlamlarından farklı olarak kategorik esasta yabancılaşma düzeyleri oluşturdu.

Bu yabancılaşma düzeyi, Latin Amerika’da sömürgecilerin yerel halk üzerindeki şiddetine bağlı olarak tarih-toplumsal bir reddediş bilincinde kararsız denge şeklinde kendini gösterirken, Anadolu topraklarında yerel üretim ilişkilerine göçebe komünalizmi ile yerleşimin üretici güçlerde yol açtığı gelişime bağlı olarak tarihsel kabul bilinciyle suni denge şeklinde kendini gösterdi.

Bir diğer taraftan her iki alandaki siyasal yapılar, Latin Amerika’da Bolivar’dan Marti’ye, Anadolu topraklarında Resneli’den M. Kemal’e yukarıdan ve dışarıdan kurulan egemenliklerin modern toplumdaki iz sürümleri olarak gelişti. Keza daha yakın örnekleri itibariyle Peronismo ve Chavismo’yu bir tür Latin Baasçılığı olarak değerlendirmek mümkündür.

Bu tarihsel koşutluklar itibariyle, ikinci savaş sonrasında geri kapitalizmlerin emperyalist eklemlenmelere tabi olarak yükselen çelişkilerine Küba ve diğer Latin Amerika ülkelerinde, halk yığınlarının sindirildiği kararsız denge koşullarında silahlı temelde öncü kadro inisiyatifleriyle karşı koyuş gelişirken, Türkiye’de aynı tarihsel inisiyatif devletle biat ve tevekkül ilişkisi içindeki halk yığınlarının varlığında aydın gençlikten yükseldi.

THKO ve THKP-C pratiği temelinde birleşik devrimci savaşın Türkiye’deki ilk kavramlaşmasını Mahir’in yazılarında okuruz.

Mahir, 12 Mart askeri faşist darbesinden sonra yaptığı “Durum Değerlendirmesi”nde, Cumhuriyet kapitalizminin bütün tarihini “finans kapital ve tefeci bezirganlık” arasındaki dengeler ve bunlarla “asker-sivil-aydın zümre”nin ilişkileri üzerinden inceler ve faşist darbeyle “Türkiye’nin tam bir Latin Amerika ülkesi haline geldiği”ni belirler. Bu koşullar altında, tıpkı Castro’nun Granma çıkartmasında 7 silahlı kadroyu başlangıç için yeterli bulması gibi “6-7 kişilik kadro” varlığıyla gerilla savaşının ileri aşamalarına yönelmeyi tasarlar. Örgüt ve mücadele çizgisini şöyle belirler: “Partimizin stratejik çizgisi politikleşmiş askeri savaş çizgisidir. Bu çizgi, gerilla savaşını birleşik devrimci savaş ilkesine uygun olarak ele alır. Birleşik devrimci savaş, henüz kitlelerin aktif desteğini almadığı, savaşın oligarşi ile halkın devrimci öncüleri arasında geliştiği bir ortamda, Partimizin örgütsel ilkesi politik ve askeri liderliğin birliği ilkesidir. Örgüt şeması da yeni-sömürgecilik döneminin bolşevik çizgisidir.”

Görüldüğü gibi bu çerçeve Debray’in sistematizasyonuna uygun bir içeriktedir. Birleşiklik, askeri ve politik mücadelenin askeri temelde birleştirilmesinden ibarettir henüz. Mücadelenin yığınlar üzerindeki etkisi geliştikçe kitle çizgisi bu birleşikliğin içine çekilecektir.

Devrimci mücadelenin askeri politik birleşikliğinin 70’li süreçte gündeme gelmesi elbette bir rastlantı eseri değildir. Bundan önceki tarihsel kesitlerde meşrutiyetçi, kuvayı milliyeci, hürriyetçi olan aydın gençlik eylemciliğinin bir tarihsel kolektif aksiyon kategorisi olarak sınıf mücadelesinin verili koşullarında artık devrim ve sosyalizmle buluşmasının bir sonucudur. Bu nedenle bu gerçeğin politik bilinç, örgüt ve mücadele alanına yanısıyışı PC dışında sadece THKO ve TİKKO gibi yeni kuşak devrimciliğinde değil, geleneksel komünist yaklaşımlarda da kendini göstermiştir.

70’e öncel süreçlerde komünist hareketin devrimi doğrudan proleter öznelliğe tabi olarak ele aldığı biliniyor. Cumhuriyet kapitalizminin kuruluşuyla neredeyse eşzamanlı gerçekleşen bolşevik devrimin tarihsel parlaklığıyla, komünizmin ilk kuşak kadrolarında başka bir arayışı düşündürmeyecek kadar güçlü bir örnek oluşturması son derece anlaşılır bir durumdur. Ve elbette hızlı bir sanayileşme sürecinin nesnelliğiyle de beslenen bu öznel eğilim asla bir bilinç kapanıklığı olarak değerlendirilmemelidir, çünkü aynı süreçte, örneğin Kıvılcımlı, farklı nesnellikler taşıyan Kürdistan’da gerilla mücadelesini esas alan bir devrim tarzını önermekteydi.

70’lere doğru gelindiğinde ise aydın gençliğin proletaryayı aşkın bir kadro ve devrimci eylem gücüyle ortaya çıkması ülkede devrimi sadece proletarya gibi modern ontolojik toplumsal kategorilerle ele almanın pratikçe eksikliğini ortaya çıkardı. Bu dönemde de Kıvılcımlı, geri ülkelerde devrimin tamamlanmamış tarihsel süreçlerin içine gömülü tarihsel devrimci kolektif aksiyon güçlerini de istihdam etmesi gerektiğini ülkenin “teorik devrim orijinalliği” bağlamında ele aldı. Bu teorik değerlendirme Halk Savaşının Planları’nda, proletarya aydınları parantezine alınan aydın gençlikten aleviliğe kadar tarihsel devrim güçlerinin proletaryanın yanında stratejik bir bağlama oturtulduğu pratik bir kapsama kavuşturuluyordu. Keza, melez kapitalizm ilişkileri içindeki halk yığınlarına siyasal gerçeklerin aktarımı açısından klasik ve geleneksel tarzların yetersiz kalacağından hareketle “vurucu-devrimci örgütler”in faaliyetinin taktik gereğini belirterek ülkedeki güncel ve tarihsel siyasal çeşitliliği “tarihin proletarya yörüngesine girdiği” hatırlatmasıyla “derleniş komiteleri”nde koordine olmaya çağırıyordu.

Bütün bu veriler Türkiye devrimci hareketindeki ayrı ama stratejik yönelmede çok da farklı olmayan örgüt çeşitliliğinin tarihsel ve sosyal derinliklerini görünür kılmaktadır. Öznenin tarih yapıcılığı tarihin ona verdiği imkanlar çerçevesindeyse, devrimin öznel yetersizliklerini aynı zamanda devrimin nesnelliklerinde de arayıp bulmak bir zorunluluktur.

Proletarya ve halk sınıflarının siyasal etkisinin politik baskı ya da rıza yoluyla örtük kaldığı koşullarda tarihsel arka planının güncelde açığa çıkışı daha ziyade küçük burjuva temelde çoklu devrim yapıları üzerinden olmakta;  uygun koşullar itibariyle bunlardan birinin diğerleri üzerinde hegemonya kurması, örneğin Kürdistan pratiğinde olduğu gibi ne denli mümkünse, uygun olmayan koşullarda çokluğun kanserleşmesi de ülkemizde olduğu gibi mümkün olmaktadır. Sorun devrimi bu tarihsel nesnelliklerini gözeterek öznel düzeylere çıkarabilmektedir. Türkiye’nin örgüt problemi bu tarihsel özgünlükler içinde kavranmalı ve benzer ülkelerde yapılabildiği gibi bizde de buna göre çözüme zorlanmalıdır.

Türkiye devrimci hareketindeki bu çoklu öznel düzey Türkiye yapısallığında bir nesnellik düzeyidir aynı zamanda. Konu bu temelde ele alındığında küçük ve dar inisiyatiflere iddia hakkı tanıyan birleşik devrimci savaş tarzı olanca gelişkinliğiyle birleşik devrim potasına akıtıldığında, devrimi engelleyen bir sorun olmaktan çıkarak mücadelenin derinliğine yaygınlık sağlayan bir öncülük hattı yaratabilmektedir. Latin devriminden ve kendi ülke gerçeklerimizden bu sonucu çıkarmamız mümkündür ve özellikle doğrudan tam da bu süreçte ilerliyorken üzerinde bulunduğumuz yolu kavramak açısından bu gereklidir de.

Zamanda değil kapsamda ilerleme

Türkiye devrimci hareketi, birleşik devrimin gereğini salt siyasal benzerliklerin ötesinde Kızıldere’de görüldüğü gibi yakıcı pratikte de gösteriyorken yenilgilerin dağınıklığı içinde sürecin eleştirisine yeterince yönelmedi. Fidel’in uyardığı gibi yüzeysellikten uzak, sistematik bir değerlendirmenin boşluğunda hızla 12 Eylül yenilgisine, ardından postmodern-postmarksist dönem siyasetine uçtu.

Kararsız dengenin maddi bağları suni dengenin tarihsel bilinç ve ruhsal tabiyet gibi iç bağlarından daha zayıf olduğu için Kürt devrimi Türkiye devrimci hareketinin de aslında göstermekten pek de geri kalmadığı askeri bir inisiyatifle çok nitelikli bir gelişme sağladı, halklaştı. Türkiye devrimci hareketinin pek çok kolu da düşman karargahları önünde kendini gösterdiyse de bunların hiçbiri 15 Ağustos olamadı. Bununla birlikte, güneşin altındaki yerini alma arayışında Rojava’ya kadar gitmekten geri düşmeyen devrimci inisiyatifini bütün oportünist ve liberal kuşatmalara karşın korudu, işlevli kıldı. Şimdi tarihin bir eşiğine gelinmiş durumdadır. Birleşik devrim politik ve örgütsel olarak kurumlaşmıştır. Halklaşmış bir devrimin sağlam zemininde kendi zaaflarımızı avantaja çevirecek bir yenilenme ve yeniden yapılanma sürecindeyiz. Devrimsel zamandaki gecikmeyi bu nitelikli hamleyle aşma eylemindeyiz.

Birleşik devrim elbette bir birleşik kaplar dinamiğindedir; eşitsizlikleri giderecektir. Ancak açıktır ki ne tarihsel süreçler birleşik kap sürtünmesizliğindedir ne de eşitsizlik fiziksel dengelenecektir. Eşitsizlik, geri olan düzeyin, Türkiye devriminin halklaşma düzeyinin yükseltilmesiyle giderilecektir. Bu nedenle birleşik devrimin kalıcılığı tümüyle Türkiye devriminin proleterleşmesine, halklaşmasına bağlı olarak görülmeli, mücadele bütün varlığıyla buna endekslenmelidir.

Yapısal zaaflarımızı hala beraberimizde içine sürüklediğimiz bu mücadelenin başarısı için sorunlarımızın bilincinde olmalı, çözümlerinde sabır ve ısrar göstermeliyiz. Başarı, öncelikle birleşik devrimin içerdiği birleşiklik düzeylerinin ne ölçüde farkında olduğumuzla bağlantılıdır.

Birleşik devrimin birleşiklik düzeyleri

Bugün birleşik devrim örgütlenmesi ve süreci iç içe geçmiş üç birleşiklik düzeyi taşımaktadır. Birincisi; farklı mücadele tarz, yöntem ve alanlarının birleşikliği; ikincisi, iki ülke devrimlerinin birleşikliği; ve üçüncüsü, Türkiyeli öncü örgütlerin birleşikliği… Bu birleşiklik düzeylerinin varlığı birleşik devrim için hem bir zorunluluktur hem de bu durum birleşik devrimde çeşitli komplikasyonların da kaynağı olmaktadır. Devrim bu sorunları aşarak yürümeyi başarabilmelidir.

Devrimci savaş bileşkesi

Birleşik devrim, devrimin bir halk hareketiyle çıkıp gelmesini koşullayacak şekilde birleşik devrimci savaşla devrimi yapmaya yönelmiş bir örgütlenmedir. Yani bir taraftan en geniş biçim ve tarzlarla kitleye yönelip her faaliyeti yığın bilinç ve eyleminin yükseltilmesi gereğiyle yerine getirirken, diğer taraftan bu faaliyetin engellerini aşmak için aynı zamanda özel örgüt ve mücadele tarzlarıyla devrimci zorun da uygulanmasını gerekli gören bir perspektif sahibidir.

Bu onun oportünist ve düzen içi siyasal çizgilerden nitelikli ayrımıdır. Askeri ya da siyasal mücadele alanlarından birini askıya alarak ya da etkisiz bırakarak politik askeri mücadelenin bileşkesi tutturulamaz. Yani bir taraftan sömürücü ve sömürgeci devlete karşı azami ölçüde meydan okuyarak yığınlara devrimin iradesini gösterirken, bir diğer taraftan bu iradeyi, proletarya ve ezilen halk sınıflarının fiili ve meşru kitle eylemiyle maddi bir devrimci güç haline dönüştürmeyi esas alır. Bu, silahlı öncü mücadelesiyle kitle mücadelesinin birleşiklik düzeyidir ve yığınlara dönük birleşik mücadele devrimin birleşik iradesinin bir örgütlenmesinden başka bir şey değildir. Birleşik devrim örgütlenmesi, devrimde öncünün örgütlenmesidir. Mevcut durumda Türkiyeli birleşik devrim bu perspektife sahip örgütlerin bir araya gelmesiyle örgütlenmiş durumdadır. Bununla birlikte biliriz ki bir devrim sadece öncünün darlığında, hatta onun salt sınıf üzerindeki hakimiyetiyle gerçekleşemez. Öncü, bütün halk sınıflarının politik istek ve eylemini kendi iradesinde birleştirmek, bütünleştirmek mecburiyetindedir. Bu elbette devrimin genişliğine örgütlenme sorunudur ve bu sorun ancak devrimin iradesi merkezinde çözüldüğü koşullarda öncünün devrime önderlik etmesi ve onun yol göstericiliğinde yığınların devrime yürümesi mümkün olacaktır. Duran Kalkan’ın sözleriyle “ HBDH’ın ne olduğu, ne yapmak istediği, bunu nasıl yapmaya çalıştığı açığa çıkmış netleşmiştir. Bunlarla birleşebilen, buraya katılan, katkı sunmak isteyen, bu birleşik devrim hareketini zenginleştirmek isteyen herkese kapımız açıktır.” Yani öncelikle belirlenmesi gereken örgütsel politik esas şudur ki, birleşik devrimin ya da onun bir alanı olarak birleşik mücadelenin genişleme kapsamı bu bileşkenin siyasal kabulü temelinde mümkündür.

Bu elbette birleşik devrim dışındaki mücadele güçlerinin inkarı, yok sayılması, onlarla belirli düzeylerde birlikte politika üretip uygulama imkanlarının reddedilmesi demek değildir. Bu durumda bugün birleşik devrimin dışında duran, birleşik devrimle arasına siyasal bir mesafe koyan ama bir şekilde devrimi gündeminde tutan devrimci demokratik çizgilerle hangi zeminde bir araya gelinebilecek, bunlar birleşik mücadelenin içine nasıl çekilebilecektir? Bu konunun çözümü birleşik devrimin sahip olduğu stratejik plana bağlı taktik ya da daha gündelik olarak bu taktiğe bağlı iç taktik düzeylerde elbette mümkündür. Örneğin Gazi’deki “12 Mart Platformu” gibi genişliklerin geliştirilmesi yarınki süreçte gündeme gelebilecek gerici bir anayasa tartışmasında, seçim gündeminde, bir işçi direnişinde, bir sendika kongresinde de sağlanabilir. Burada belirleyici olan faaliyetin hedef ve yönelimindeki uyumdur. Söz konusu uyumun örgütsel ve siyasal kapsamı, birleşik devrimin devrim ve demokrasi mücadelesi üzerinde kurduğu hegemonyaya bağlı olarak genişleyecektir. Burası konunun başa döndüğü yer, yani öncünün devrim ve mücadelede iradi netliği ve bütünlüğü meselesidir. Bu nedenle birleşik devrimin mücadele perspektifine, onun söylem ve taktiklerine tabi olmayan yapıların birleşik mücadele kapsamı içinde olması birleşik devrimin likide edilmesi anlamına gelir, çünkü birleşik kurmaylığın taktiklerini halka taşımakla misyonlu birleşik mücadele bu gevşek ve geri katılımlarla birleşik devrimin karar ve yönelimlerini yeniden tartışmaya açmak, yeni karar ve uygulama düzeyleri oluşturmak zorunda kalacaktır. Bu birleşik devrim iradesinin tasfiyesi demek olacaktır.

Birleşik mücadele örgütlenmesinin henüz başında böyle bir tartışmanın kendini göstermesi gerici faşist iktidara karşı yükselen halk muhalefetinin anti faşist bir genişlikte nasıl örgütlenebileceğiyle alakalıdır. Burada elbette Türkiye’deki faşizmin karakteri ve ona karşı mücadelenin hedefi ve gerekli tarzları üzerine tartışmayacağız ama çok açıktır ki faşizme karşı mücadele aslında bir devrim meselesidir, çünkü faşizmin sınıfsal temeli olan finans kapital ve onun devleti tasfiye edilmediği sürece bu zümrenin mali ve siyasal krizlerine bağlı olarak faşizm her zaman bir olasılık olarak var olacaktır.

Türkiye gibi bir geri kapitalizm ülkesinde, bir taraftan finans kapital yoğunlaşmasını keza mali ve siyasal düzeyde dengeleyecek alternatif bir burjuva birikim olmadığı için faşizmin önü her daim açıktır. Diğer taraftan ise burjuva devriminin tamamlanmaması itibariyle güçlü varlığını hala sürdüren kapitalizm öncesi sermaye ilişkileri ve birikimi modern sermayenin rönesans ihtiyaçlarına daima çağrı çıkartır. Bu formasyon, emperyalist pazarın krizlerinden bağımsız bir şekilde bile iç pazar hakimiyetleri itibariyle ülkede sömürge faşizmi/demokrasisi gelgitlerine yol açar.

Bu çarpık ve melez kapitalist gelişme içinde finans kapital devletini yıkmayı gündemine almadan faşizme karşı önerilen bir siyasal demokrasi arayışı aslında politik ve ideolojik temelde bir devrim ve reform ayrımını önümüze getirir.

Hiçbir devrimci örgüt bu iki yolda birden yürümez. Devrim mücadelesi elbette reformları reddetmez ama reformlar uğruna mücadeleyi öne çıkarmayı reddeder, reformları devrimci mücadelenin sonuçları olarak kabul eder, çünkü reformlar egemen burjuvazinin halk yığınlarının eskisi gibi yönetilmek istememeleri temelinde yükselen mücadelesine karşı verdiği tavizler olarak gündeme gelirler. Devrimci hareket ise yığınların yükselen tepkisini devrime yönlendirmekle yükümlüdür, başkasına değil.

Örneğin, günümüz somutunda konuyu ele alacak olursak, AKP-MHP faşizmine karşı mücadele salt bu gerici faşist blokun iktidardan uzaklaştırmasıyla sonuçlanacak bir kapsamda ele alınamaz, alınmamalıdır. Bu iktidar koşullarında emekçi yığınlarda yükselen değişim talebi uluslararası ve yerel burjuvazi tarafından kendi siyasal nüfuzları altında tutularak CHP merkezli bir parlamenter oyuna tabi kılınmaya çalışılmaktadır, çünkü uluslararası emperyalizmin bir hükümet değişikliğinde Türkiye’de yürürlüğe sokacağı politikalar AKP-MHP üzerinden yürüttüğü politikalardan daha farklı olmayacaktır. İktidar değişiminin gündemde olmadığı koşullarda emperyalist burjuvazinin gerici faşist bloka gösterdiği tahammül zaten bunun bir kanıtı olarak her gün yaşanmaktadır.

Bu nedenle birleşik devrimci hareket güncel siyasal birikimi burjuvazinin tasarrufuna bırakmadan doğrudan devrime yönlendirmekten daha başka bir arayış içinde asla olamaz. Bu tür koşullarda devrimci politika, değişimden yana ama devrime uzak duran burjuva ve küçükburjuva reformistlerini de kendine koşut platformlara dahil etmeye, onları ya devrimden yana tavır almaya ya da burjuva siyasallığında tarafsızlaştırmaya dikkat eder. Bu taktiksel yönelim içinde devrimin stratejik duruşunun netliği ve sağlamlığının mutlak gereği tartışma götürmez bir durumdur. Bu bağlamda, daha önceki bir değerlendirmede, örneğin HDK, hem birleşik mücadele güçlerinin önemli bir kısmını hem Kürt özgürlükçülüğünü hem de birleşik mücadele dışındaki demokrasi güçlerinin bazılarını içerdiği için böyle bir taktik örgütlenmenin zemini olabilir diye değerlendirilmişti. HDK bu çerçevede yeniden düzenlenerek birleşik devrimle dışındaki güçlerin geniş kapsamlı mücadele platformu haline getirilebilir.

Bütün bu yaklaşımlarla birlikte devrim hareketinin genişleme sorunu esas olarak burjuva ve küçük burjuva demokratik siyasal örgütleriyle ittifak sorunu bağlamında değil, devrimin proletarya ve diğer emekçi kesimlerle ilişki kurması bağlamında ele alınmalıdır.

Mevcut durumda birleşik devrimin kitle bağları temelinde henüz siyasal hayatı yönlendirebilecek bir hegemonya düzeyine ulaşamadığını biliyoruz. Bu nedenle reformist arayışlar ve çözümler devrimci platformlarda da kendine güçlü gerekçeler üretebiliyor. Oysa içinde bulunduğumuz aşama birleşik devrimin bir öncülük hattı olarak kendini geliştirmesi ve yükseltmesi için son derece uygun koşullar taşımaktadır. Yığınların değişim talepleri burjuva düzenden umudunu kesmeyle, henüz bilemedikleri başka siyasal beklentilerin içine girmeleriyle koşut bir yükseliş içinde. Kamuoyu anketleri kararsız ve protesto miktarlarını ortalama siyasal tercihlerin üzerinde gösteriyor. Koşulların bu olgunluğunda devrimci hareket siyasal reformizmi kendine nasıl yedekleyeceği üzerine kılı kırk yaran tartışmalar içine girmektense başta bu protesto eğilimi olmak üzere emekçi yığınların değişim taleplerinin sözcüsü olmaya yönelmelidir. Mahalleler, fabrikalar, kır ekonomisi burjuva düzenin açmazlarında verili siyasal düzenle bağlantısını iyice gevşetmiş milyonlarca emekçiyi barındırıyor. Birleşik devrimin burjuva cephesinde çatlaklar yaratması, bu cepheden kendine ittifaklar sağlaması ancak doğrudan halk yığınlarını örgütleme ve yönlendirme gücündeki artışla mümkün olacaktır. Aksi takdirde, yani proletarya ve emekçi sınıfları doğrudan devrime yönlendirmeyen bir politika ile reformizmi devrime tabi tutmaktansa, devrim kendini reformizme tabi bulur. Bu durum, devrimci hareketi burjuvazinin siyasal oyunlarında bir figüran duruma düşürecektir. Bu itibarla birleşik devrimin bugünlerde öne çıkan taktiği olarak birleşik mücadele devrimin pusulasını asla elinden bırakmamalı, ibrede oynamalara yol açacak reformist etkilere karşı kati ve keskin bir tutum geliştirmelidir.

Bu tutumun eşliğinde işçi, kadın, gençlik, alevilik gibi devrimci yükseliş içindeki alanlara devrimin programını taşımayı hızla başarmalıdır. Burada, örneğin, devrimin geleneksel olarak önemli bir öncü temelini oluşturan devrimci gençlik bileşenlerinin niçin Dev-Genç kimliğini seçmedikleri, devrimimizin değerleriyle aralarında organik bağlamlar oluşturmadıkları düşündürücüdür. Dev-Genç kimliği devrim tarihimizdeki yeri itibariyle birleşik devrimin hedef ve ideallerini binlerce bildiriden, sayfalarca programdan daha somut anlatmaya muktedirdir. Bu bayrak, altında toplanan genç yığınlara devrime nasıl sahip çıkılması gerektiğini her dalgalanışında hatırlatacak, onlara yol gösterecektir. Elbette sorun bir adlandırma sorunu değildir ama açıktır ki Dev-Genç ruhu ve kimliğiyle bütünleşmeyen bir gençlik örgütlenmesinin reformizmin programlarını tartışmaktan ya da aydın kimliğini savunmaktan daha ileri bir gündemi oluşamaz. Oysa tarihsel özgünlük itibariyle Türkiyeli devrimci gençlik mücadelenin bütün alanlarında sadece bir yükseltici değil aynı zamanda bu alanlar arasındaki birleşikliğin iletken gücü ve maddesidir. Birleşik devrim bu tarihsel gerçeğin günümüz pratiğine taşınmasına büyük bir ihtiyaç duymaktadır. Ve umutla gözlemlenmektedir ki devrimci gençlik faaliyeti hızla bu tarihsel misyonuna doğru yol almaktadır.

Keza işçi hareketimiz, değil Gezi Haziranı’nı, ‘70 Haziranı’nı aşmakla kendini yükümlü hissetmelidir. 90’dan beri süren düzen muhalefeti içinde eşelenme eylemciliği, birleşik devrim önderliğindeki birleşik mücadelenin temel görevi olmalıdır ve elbette birleşik devrim böyle bir birleşik mücadeleye önderlik edecek pratik ve siyasal kararlılık, netlik, ısrar ve iddia taşımalıdır.

“İki ülke iki devrim” bileşkesi

Birleşik devrim hattının, mücadeleyi birleşik devrimci savaş temelinde yürüten öncü örgütlerin siper yoldaşlığı üzerinde yükseldiğini ve bu yönelimin en ileri örgütlenmesini oluşturan Kürt devriminin inisiyatifiyle öne çıktığını yukarıda ifade etmiştik. Yani birleşik devrim farklı mücadele alanlarının birleşikliğinin yanı sıra farklı mücadele sahalarının, farklı ülkelerin devrimlerinin de birleşikliğini içermektedir.

Kürt devrimi Bakur doğumludur ve dört parçadaki mücadelesinde taktik bir ağırlık taşıdığı için Bakur Kürdistan’ı üzerinden Türkiye metropollerine kadar uzanan bir siyasal yaklaşım içindedir. Özellikle AKP gericiliğinin yeniden yapılandırdığı Türk sömürgeciliği koşullarında, AKP-MHP gerici faşist iktidarının devrilmesi, Kürt devrimi açısından hem artık bir siyasal soykırım halinde yaşanan Bakur sahasındaki siyasal çalışmaların rahatlaması, hem işbirlikçi Başur yönetimi üzerinden  MSA, Şengal, Mahmur gibi alanlara yönelik tasfiye politikalarının bir ölçüde sınırlanması, hem de Rojava  devriminin çete ve işgal tehditlerinden uzak tutulması açısından önemli  bir siyasal gelişme olarak görülmektedir. Ancak özellikle Gare saldırısında somutlandığı üzere, özellikle MSA’ya yönelik Türk sömürgeciliği ve işbirlikçi Kürt yönetimi politikalarının aslında AB ve ABD emperyalizmlerinin politik planlaması dahilinde olduğunun ortaya çıktığı koşullarda, Kürt devrimi amaçladığı siyasal açılımı TC’deki bir burjuva iktidar değişimiyle sağlanamayacağına dair bugüne kadar da sürekli gündemde tuttuğu değerlendirmesini artık daha kesin bir saptama haline yükseltti. Duran Kalkan, Türkiye siyasal sürecini birleşik devrim üzerinden ele aldığı değerlendirmesinde AKP, MHP ve CHP’nin cumhuriyet kapitalizmi boyunca faşizmin halklar üzerindeki uygulayıcıları olduğuna dair belirlemelerde bulunduktan sonra, Kürt halkının özgürleşme mücadelesi açısından 93’ten itibaren sürdürülen “ulusal birlik” çalışmalarının da kayda değer bir gelişme yaratamadığını ifade ediyor. Bu itibarla Kürt halkının özgürleşmesi açısından birleşik devrime dikkat çekiyor: “5 yıllık pratik artık bu işin birleşik devrim hareketiyle yürütüleceğini, demokratik Türkiye devrimi ile özgür Kürdistan devriminin böyle bir birleşik mücadele temelinde yürütülüp zafere ulaştırılacağını kanıtlamıştır… HBDH bir parti değil ama Türkiye ve Kürdistan birleşik devrimlerinin öncüsüdür. Bu tartışma götürmeyen bir gerçek. Bu çok önemli, yepyeni bir durum yarattı.” Bu belirlemeler birleşik devrimin varlığı ve vizyonu açısından çok belirleyici ve stratejiktir, çünkü birleşik devrimin Türkiye sahasındaki gelişimini incelerken gösterildiği üzere Kürt devriminin bu konudaki yönelimi son derece tayin edici niteliktedir.

Bizim, Duran Kalkan’ın belirlemelerine ekleyebileceğimiz fazla bir şey yoktur. Uluslararası emperyalist burjuvazinin bir dünya savaşı kapsamında içinden geçmekte olduğu bunalım sürecinin siyasal özellikleri Biden’la birlikte artık bir netlik kazanmış durumdadır. Almanya önderlikli Avrupa sermayesiyle Amerikan sermayesi arasında yeniden pekiştirilen Transatlantik ittifakı yönünü NATO aracılığıyla hızla doğuya dönmüştür. Ortadoğu’da Arap NATO’su, Uzakdoğu’da QUAD ittifakıyla Rusya, Çin ve İran’ı hedef alan saldırganlık cephe hattını Donbass’tan Basra’ya uzanan bir eksende yeniden kurmayı gündemine almıştır. Bu eksenin merkezinde yer alan TC’nin emperyalist genişleme politikalarında işlevsel kılınması için 2003’ten beri yaşanan gelişmelerin ışığında onun Kürt çelişkisine bir çözüm getirilmesinin gerektiği, bu temelde bir yandan işbirlikçi Kürt önderlik işlevlendirilirken diğer yandan Kürt devrim öncüsü olarak PKK’nin tasfiye edilmek istendiği son gelişmeler itibariyle iyice netlik kazandı. Bölge üzerine oturtulmak istenen bütün bu emperyalist kurgunun bozulması için faşist ve sömürgeci TC’nin yıkılması gerektiği ortadadır. Küresel, bölgesel ve ülke çelişkilerindeki keskinleşme itibariyle TC devleti bu yıkılışın eşiğine gelmiş durumdadır. Bu nedenle hem Türkiye’nin devrimcileri hem Kürdistan devrimi bu uygun somutluktan sonuna kadar yararlanmayı gündemlerine alarak birleşik devrimin “Özgür Kürdistan Demokratik Türkiye” birleşik programını hayata geçirmeye kilitlenmelidir. Yaşam ve Duran Kalkan’ın belirlemeleri bize bunları söylemektedir.

Bu kilitlenme birleşik devrimin verili kapsamı itibariyle son derece stratejiktir, çünkü mücadele ancak kitle hareketi temelinde maddeleşeceği için birleşik devrimin Kürt devriminin halk hareketi karakterine henüz hayati düzeyde ihtiyacı vardır. 

Birleşik mücadelede Kürt devriminin birleştirici harcını çektiğiniz zaman BDGP sürecinde görüldüğü gibi sadece iki ülke devrimi arasındaki birleşiklik değil aynı zamanda Türkiye devrimci hareketi arasındaki birleşiklik ihtiyacı da ortadan kalkmaktadır; halklaşamayan mücadele henüz politik bir maddeleşmeye dönüşemediği için devrimde öznellik örgütlerin tekil kapsamlarının ötesinde görülmemekte, aranmamaktadır.

Peki, Kürt devriminin bu birleştirici harcı, vizyondaki bütün yoğunlaşmalarına karşın önümüzdeki süreçte de bir garanti midir, mutlak bir kalıcılık taşır mı? Duran Kalkan’ın bu çerçevedeki açıklamaları, sahip olduğu yüksek tecrübe oranında reel politik bir gerçeklik ifade ediyor: “siyasi-askeri gelişmeler, yürütülen mücadele, sağlanan kazanım bugün var olur, siyasi-askeri dengeler yarın değişir, farklılaşma ortaya çıkabilir. Ama kalıcı olan ideolojik-örgütsel alandaki gelişmedir. Kültür ve ahlakta yaşanan gelişmedir. Bu açıdan HBDH’nin Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketlerine çok önemli değerler kattığına, gelişmeler yaşattığına biz inanıyoruz. Bu gelişmeleri çok değerli buluyoruz. Anlamlı buluyoruz.”

Yani Kürt devriminin bugünden öngörülemeyen kimi dengesel gelişmelere taktik düzeyde de olsa katılımı birleşik devrimi ideolojik, kültürel, ahlaki bir çerçeveye çekebilecektir. BDGP’nin dağılması Kürt halk önderi Öcalan’ın esareti koşullarında ortaya çıkmıştır. Bu olumsuz bir denge kaymasıdır ancak Rojava’da yaşandığı üzere dengelerde Kürt devrimi adına olumlu kaymalar da söz konusu olabilir. Hatırlanacağı üzere, Rojava’daki devrim süreci, Kürt devriminin kendi Devrimci Halk Savaşı kararlarına karşın barış süreci ilişkileri içinde kalmasına yol açabilmişti. Burada geleceğe ait spekülasyonlar değil, Kürt devriminin kendi politik çizgisinde yürüdüğü gerçeği önemli olandır. Ve elbette dört parçada yürütülen mücadelenin Türkiye siyasal alanına düşen payı her zaman devrimci bir yoğunlaşmayı gerektirmeyebilir, bir çözüm masası arayışını öne çıkarabilir, vb. Bunlar son derece anlaşılır, makul gelişmelerdir. “İki ülke iki devrim” ilişkisinde bu tür gelişmeler belki eleştirilebilir bir konu olabilir ama özellikle ezen ulus devrimciliği açısından asla reddedilemez bir siyasal hukuk düzeyi oluşturur.

Bu durum birleşik devrimin Türkiye’li öncüleri tarafından önemle üzerinde durulması gereken bir gerçeği ve görevi ortaya çıkarmaktadır: Türkiyeli birleşik devrim çekirdeğinin örülmesi…

Devrimin Türkiyeli bileşkesi

Türkiye sahasında birleşik devrim, tarihin bir ironisi olarak Kürt devriminin, Kürdistan özgürlüğünün ihtiyaçları doğrultusunda gündeme geldi, kuruldu ya da dağıldı. Verili aşama itibariyle HBDH’da henüz aynı hassasiyeti taşıyor görünmektedir. Kürt devriminin taktik gerekleri onu başka örgütsel ve siyasal düzlemlere doğru çektiğinde Türkiyeli öncü örgütlerin birleşik devrimin hedeflerine ve kurgusuna ne kadar bağlı kalacakları henüz sınanmış değildir. Üzerinde siyasal planda kitle kontrol ve denetimi kurulmamış, dolayısıyla küçük burjuva yapısallığa içkin örgütlenmelerin daha çok dağılmaya dönük eğilimler taşıdığını biliyoruz. Ancak HBDH özelinde şu da belirtilmelidir ki; siper yoldaşlığı süreci Türkiyeli devrimci örgütlerin birbirlerine duydukları ihtiyacı da açığa çıkaran bir süreç olarak gelişti. Birleşik hareketin başlangıç aşamalarında Türkiyeli örgütlerin bir aradalığını belirleyen faktör, her örgütün Kürt özgürlük hareketiyle ilişkilenme eğilimi idi.  Daha henüz birleşik devrim gündemi gelişmemişken ’80 sonrası askeri alan deneyimlerinden hareketle Rojava pratiğinin bir Türkiye birikimine çevrilebilmesi için yapılan THKC künyesi altındaki bir birleşiklik önerisi neredeyse hiç tartışılmamıştı bile. Bununla birlikte mücadele alanındaki tekil yönelimler önce giderek bir toplam, ardından birleşik bir hukuk yarattı. Şimdi gelinen aşamada bu hukuku, Kürt devriminin yapıcı ve yapıştırıcı etkisini de aşkın bir düzeyde kendi ülke devrimimizin bir ihtiyacı olarak kurumlaştırmayı başarmamız gerekmektedir. Yani Türkiyeli birleşik devrimin Türkiye bileşkesi oluşturulmalıdır. Bu birleşik mücadelenin aşması gereken stratejik eşitsizliğin yani Türkiye ve Kürdistan devrimleri arasındaki eşitsizliğin giderilmesi için de gerekli bir adımdır.

Kürt devrimi kendini Türkiye devriminin bir bileşeni olarak gördüğü sürece belki buna bir ihtiyaç olmayacaktır ama bölgesel bunalımın hangi ülkeyi hangi dengelere doğru kaydıracağı bilinmemektedir. Ve evet, Kürt devriminin Türkiye devrimi üzerindeki etki ve katkıları son derece stratejiktir ancak Türkiye devrimi bir şekilde bundan yoksun kaldığında ya da yeterince beslenemediğinde kendi ülke devrimi programını nasıl işlerlikte tutabilecektir? Türkiyeli öncü örgütlerin uzun yılları kapsayan ve ağır bedellerle ilerleyen mücadelelerinin bugün itibariyle geldiği yerin çok da ileri olmadığını birleşik devrimin eşitsiz düzeyleri üzerinden zaten ölçebiliyoruz. Bu durumda iddialarımızı bileyip kendi patinajlarımızı tekrarlamak üzere yeniden başlangıç noktasına mı döneceğiz? Dünya devrim tarihi bize her ülke devriminin kendi nesnellikleri üzerinde yükselen bir öncü öznellikle sağlanabildiğini öğretti. Kendi nesnelliklerimizi tam olarak kavrayamadığımız için mücadeleyi istediğimiz düzeylere çıkaramamakla cezalandırıldık. Şimdi Kürt devriminin alan ve imkanları içinde kendi eksik ve zaaflarımızı bir miktar unutarak umutla geleceğe bakıyoruz ama hayat bu keyfiliğimizi bir kez daha yüzümüze çarparsa..?

Bu sorulara verilecek sakinleştirici yanıtlar bulamayan kimi Türkiyeli bileşenlerin bu zemindeki arayışları özellikle KCK ve HBDH’ın taktik hamle süreci itibariyle askıya alındı ama açıktır ki belirleyici temelde Türkiye devriminin koşullarına göre organize olan bir devrimci öznenin keza birleşik esaslarda inşasının gerekliliği hâlâ önümüzde durmaktadır.

Daha önceki bölümlerde ifade edildiği gibi bu sorunun nitelikli çözümü Türkiye devrim mücadelesinin halklaşması, proleterleşmesidir. Salt tekil örgütlenmeler düzeyinde bu konunun stratejik temelde aşılmasının fazlaca imkânı olmadığını gösteren uzun bir tarihe sahibiz. Ancak elbette bir mücadelenin kitle temeline yaslanması aynı zamanda onun etkin bir örgüt gücüyle hareket etmesine de bağlıdır. Bu nedenle birleşik devrimin pratiği içinde ve ondan alınan güç eşliğinde devrimin Türkiyeli bileşkesini örmek birleşik devrimin bir iç gündemi olarak ele alınmalıdır. Kürt devrimi Türkiye devriminin bir bileşkesi olduğu koşullarda böyle bir örgütlenme zemininin güncel pratik itibariyle biraz akıl karıştırıcı olduğu belki kabul edilebilir ama tarihsel bakış itibariyle Türkiye devrimi kendi öncüsünü gerektirir. Bunun tartışılacak bir yanı yoktur.

Türkiyeli örgütlerin bu doğrultuda bir gelişme sağlamaları birinci olarak bir devrim programında anlaşabilmeleriyle, ikinci olarak da öncü devrimci örgütlenmenin birleşik kapsamı üzerine teorik ve tarihsel bir bakış geliştirebilmeleriyle daha mümkün olabilecektir.

HBDH’ın son kampanyasının bir öncülük çıkışı olarak tasarlanması ve bu hamlede etkin bir başarı göstermesi birleşenlerin bağlayıcı ve belirleyici bir program fikri üzerinde buluşmaya daha yatkın kılmış olmalıdır. Burjuvaziye karşı proletarya ve halk sınıflarına kendilerinin hükmedeceği alternatif bir yaşam fikrini sunmak devrimde öncü özne olmanın kaçınılmaz bir gereğidir. Bu konuda birleşik devrimin kurmay merkezi başta olmak üzere her kademede militanın yoğunlaşması önemlidir, çünkü metropol sahasının kitle örgütlenmesi ve eylemindeki zaafların giderilmesi demokratik devrim programının halk sınıflarına taşınmasıyla mümkün ve kalıcı olacaktır.

Birleşik devrimin “Demokratik Türkiye, Özgür Kürdistan” programı, bugün iktidara gelsek yarın yoksul ve emekçi halkların hayatında nasıl değişiklikler olacağını gösterecek somutlukta ortaya çıkarılmalıdır.

Daha önceki bir çalışmada belirtildiği gibi; birleşik devrimin somutluğu mücadelenin programıyla tanımlıdır. Devrimin kitlesini örgütleme faaliyeti aslında bir program propagandasıdır. Devrimin programı, bolşevik devriminden bu yana bilindiği haliyle işçi ve köylülüğün iktidar programıdır. Bu program, işçilerin ve köylülerin meclis egemenliği, yönetme öncelliği, örgütlenme özgürlüğü, sömürüsüz yaşam güvencesi; banka ve tekeller gibi kapitalist, büyük emlak sahipleri ve tefeci bezirganlık gibi kapitalizm öncesi sermaye ve mülk sahibi kesimlerin siyasal ve iktisadi tasfiyesi, burjuva örgütlenmenin adli ve zor mekanizmalarının dağıtılması, TC sömürgeciliğinin tasfiyesi, Kürt halkının kendi kaderini tayinde sınırsız hak sahipliğinin tanınması, kadınların cinsiyet, alevilerin inanç kısıtlama ve baskılarından özgürleştirilmeleri, emperyalizmin askeri, iktisadi, politik ittifaklarından çıkma ve barış politikalarının esas kılınması vb gibi bir kapsamla tanımlanan “Demokratik Cumhuriyet” programıdır. Demokratik cumhuriyet programı dünyada ve ülkede proletaryaya ait bütün kavram ve başlıkları dejenere etmeyi kendine misyon edinen liberal solun, ısrarla devrimci özünü boşaltmaya çalışmasına karşın yukarıda açıklanan taktik işlevi ve sınıf doğrultusuyla uluslararası proletaryanın geri ülkelerde yürürlüğe koyduğu demokratik halk devrimi programıdır.

Böyle bir programın “özgür Kürdistan” bölümü tümüyle Kürt devrimi tarafından belirlenmeli ve yazılmalıdır.

Devrimci demokratik kadın özgürleşmesi, tümüyle birleşik kadın hareketi tarafından belirlenmeli ve yazılmalıdır.

Demokratik Türkiye programı hiçbir ulus, cinsiyet, inanç ayrımı gözetmeksizin devrimci proletarya ve siyasal önderlerince yani birleşik devrim kurmaylığınca belirlenmeli ve yazılmalıdır.

Demokratik Türkiye tekellerin, bankaların ve kapitalizm öncesi bütün mülkiyet ve üretim ilişkilerinin tasfiyesi temelinde işçi sınıfı ve yoksul köylülüğün egemenliğinde bir cumhuriyet olacaktır.

Böyle bir programatik bütünleşme, aramızda var olduğunu iddia ettiğimiz birçok ideolojik farklılığın esasta birbirimizden ayrı olmak için altını çizdiğimiz kapsamlar olduğunu anlamamıza da yardım edecektir. Bu gelişme Türkiyeli birleşik devrimin Türkiye bileşkesini üretmemizi kolaylaştırıcı olacaktır. Bu konudaki daha gelişkin tartışmalar gündemin açılmasıyla birlikte kuşkusuz yapılacaktır ancak burada birleşik devrimin programatik ihtiyacının giderilmesinin her düzeyde örgütlenmeye dair pek çok sorunu çözücü olacağı şimdiden bilinmeli, söylenmelidir.

Öncü örgütlenme konusunda ise geleneksel kavrayışların birleşik devrim kurgusu çerçevesinde gözden geçirilmesi gereklidir. Bu yapılamadığı takdirde tekil parti öncülüğü ile birleşik öncülük çizgisi arasındaki komplikasyonlar bir tür ön yargı düzeyinde zihinsel karmaşalara yol açabilmektedir. Bunun giderilmesi için yukarıda özel olarak ele aldığımız birleşik devrim ve birleşik kurmaylık değerlendirmelerinin gelişimin tarihsel ve sosyal bir zorunluluk gereği olduğunu anlatmayı başarmış olmasını dileriz.

“Bu haliyle, genelde birlik meselelerinde hareket noktası kılınan Lenin’in ‘birleşmeden önce birleşebilmek için ayrılıkların altının çizilmesi’ önermesi birleşik devrim örgütlenmesinde kılavuzluk etmez. Farklılıklara rağmen aynılıklar üzerinden çatılan kolektif bir yürüyüş, buna yol veren bir örgütlenme kurulabilmesi birleşik devrimin büyülü tarafıdır. Örneğin Birleşik Devrim Hareketi, bir taraftan Türkiye ve Kürdistan üzerinden ‘iki ülke iki devrim’ farklılığını, diğer taraftan batı cephesi örgütleri arasında hem sosyalist devrim-demokratik devrim farklılığını, hem de aynı demokratik devrim stratejisini savunanlar arasındaki örgütsel ayrımları üreten kimi ideolojik, siyasal perspektif farklılıklarının üstünde bir biraraya geliş, bir birleşik devrim bütünlüğü üretebilmektedir, çünkü örgütler ve programlar hangi farklılıkları taşırlarsa taşısınlar nihai hedef olarak sömürücü ve sömürgeci TC’yi, onun burjuva iktidarını alaşağı etmede stratejik bir buluşma içindedirler“. Bu doğrultuda, yanlışı birlikte yaşama toleransı da siyasal tahkimatın gereği olarak göze alınabilmektedir. Küçükburjuva dünyada pek rastlanmayan bu tolerans maddesi soyut ideolojik ön kabuller ya da siyasal gelişkinlikler çerçevesinde değil, somut siper yoldaşlığı süreçlerinde kazanılmış öznel bir avantaj olarak birleşik devrimin bileşenleriyle sınırlı gerçek bir zeminde üretilmiştir.

“Birleşik devrim aynılıkların gücüyle farklılıkların üstesinden gelme örgütlenmesidir.  Birleşik devrimin bileşeni olmak, kimi yoldaşlarımızın zaman zaman ele aldıkları gibi farklılıkları geri planda tutan bir ‘siyasal olgunluk’ eseri değil, örgütlenmenin farklılıklara da yer veren, onlarla birlikte mücadeleyi başaran tarzı gereğidir. Ve zaten bu tarz itibariyledir ki tekil öncülük iddialarıyla birleşik öncülük arasındaki varsayılan ‘çelişme’ler öznelci kuruntular derekesine düşmekte, birleşik devrim kendi esaslarına göre yoluna devam edebilmektedir.

“Birleşik devrimin öncülüğü, tekil öncülük iddialarının hatta bunların gerçekleşmesinin önünde engel değildir. Örneğin birleşik devrimin öncülüğünde gerçekleşen Nikaragua devriminde Ortega’ların kurmaylığındaki tekil öncü keza vardır, öne çıkmıştır. Kendi farklılıklarıyla da işleyerek aynı devrimi olgunlaştırmalarına karşın bileşenlerden kentli ayaklanmayı savunan proleter kanat, gereken devrimci şiddeti örgütleyememesinden dolayı, uzun süreli halk savaşı’nı savunan kanat ise devrime yetişememesinden dolayı, birleşik devrimci şiddeti esas alan üçüncü yolcular’ın (Tercerista) öncülüğü öne çıkmıştır. Ve devrim bütün dalgalanmalarına karşın aynı bileşkeyle yoluna devam etmektedir, çünkü devrim sadece ‘an’ın üstünlükleriyle değil buna imkan sağlayacak tarzda ‘durum’un üstünlükleriyle gelişir, ona hegemonya sağlamak ve bu hegemonyayı korumak üzere ilerler.”

“Bizde de, kendi payımıza iddiamız odur ki, kentli devrim ve Kürt meselesine ‘iki ülke iki devrim’ esaslı yaklaşımlarımızın getirdiği siyasal farklılıklar bizim öncülüğümüzü öne çıkaracaktır. Siper yoldaşlarımızın bizden farklı olan yaklaşımları, örneğin proletaryayı örtük kılan kır ve ezilen yaklaşımları, kendi kaderini tayin hakkındaki ilhakçı yaklaşımları bizim öncülüğümüzü pekiştirecektir vb. Bu elbette tersinden, yani siper yoldaşlarımızın kendi öncülüklerini benzeri farklılıklar üzerinden gerekçelendirmeleri açısından da geçerlidir. Bununla birlikte öngördüğümüz odur ki, siper yoldaşlarımızla farklı tariflerle de olsa aynı hedefe, devrime, burjuva egemenliği alaşağı etmeye yoğunlaşmamız ve bu yoğunlaşmayı sınanmış bir kararlılık ve inançla pratiğe dökmemiz itibariyle devrimimiz birleşik devrimci savaşla gerçekleşen bir birleşik devrim pratiği olacaktır.”

Birleşik mücadele açılımıyla yoğunlaşan tartışmalarda, özellikle Kaypakkaya çizgisindeki örgütlerimizde klasik öncü ile birleşik öncü arasındaki eklemlenmeyi bir örgüt teorisi haline yükseltememiş olmalarının karmaşasını izlemekteyiz. Bu yoldaşlarımızın değerlendirmelerinde öncülük iddiasının bir postulat olarak öne konulması ya da yaklaşımların arka planında bunun daima varlığının hissedilmesi her birleşiklik formunu cephe, birlik gibi daha alt kategorilere çekmekte, hem programatik zeminde hem örgütsel ve politik planda tekil iddiaların çoklu savunuları varsayılan hegemonya ilişkilerini kısmen alt üst etmektedir. Tekil öncülük iddialarının mücadelenin deterministik bir gereği olarak öne çıkan çoklu birleşik düzeylere uyumlandırılabilmesi için yeni öncülük tarzına yabancılığın aşılması gerekmektedir. Görülen odur ki bu konuda henüz yeterince yol kat edilmemiş olmakla birlikte bu doğrultuda yol alınmaktadır da.

Kaypakkaya çizgileri keza Türkiye’de ulusal sorunun çözümü konusunda da teorik sınırlarını gerçeklerle aşma doğrultusunda bir gelişme gösterememişlerdir. Bu nedenle Kürt devrimiyle ilişkilenme keza aynı cephesel darlık içinde ele alınmakta birleşik devrimin devrimdeki öncülüğü konusundaki ön kabullerinde komplikasyonlara yol açmaktadır. Yoldaşlarımız Kürdistan dağlarının artık Kürt devriminin hakimiyet alanı olduğu gerçeğiyle Türkiye devrimini kentli proletarya üzerinden şekillendirmede örneğin MKP’nin zaten başardığı devrimci atılımı daha da ilerletmeli ve derinleştirebilmelidirler.

Bu tür siyasal ve örgütsel belirlemelerdeki gelişimlerin devrimin yeni dönemde birleşik örgütlenmesini daha da kolaylaştırıcı kılacağı açıktır.