’68 Gençliğinin Emperyalizme Karşı Mücadelesi | Hasan Gezgin

Giriş     

Dünya devrim mücadeleleri tarihi içerisinde devrimci gençlik hareketleri önemlice bir boyutu kapsamaktadır. Devrimci zor eylemlerinin etkin bir pozisyonu kapsaması ve gençliğin bu konuya dair örgütlülüğü, toplumsal mücadele dinamiklerinin ve özellikle işçi sınıfının taktik olarak ve en önemlisi de stratejik olarak önünü açmıştır, açmaktadır.

Türkiye’de ve dünyada ’68 devrimci gençlik hareketlerinin içerisinden geldiği koşulların gelişmesini sağlayan olgu emperyalizme ve küresel kapitalizme cepheden karşı koyuşun, devrimci zorun, cesaretin örgütlenmesi olmuştur. Vietnam’da verilen devrimci savaş neticesinde Fransa’nın, Amerika’nın arkalarına bile bakmadan kaçmaları, Küba’da devrim, Cezayir’de halkın kurtuluşu ve diğerleri… Her biri o dönemlerin öncesi veya hemen sonrasında olan süreçlerin toplamıdır. Dünyada “örgütlü” isyanın ve silahlı mücadelenin moral değerlerinin ardı sıra kurulduğu bir dönemin bütünlüğünü kapsamaktadır. Kurtuluş, özgürleşme ve anti-emperyalizm mücadelesinde savaşın her türlüsü için hem şehirlerde hem de kırlarda yükseltilen devrimci zorun halkı, gençliği ve ezilenleri örgütlemesindeki stratejik önemi birçok kez deneyimlenmiştir. Bu nedenle ’68 kuşağının ‘romantizmine’ yapılan ithaf aslında mücadelenin önünü açan devrimci zoradır.

60’lı yıllar İkinci Paylaşım Savaşı’nın hemen ardından dünyada kapitalizmin büyüme ivmesinde istikrar sağladığı ve Sovyetler karşısında soğuk savaşın sürekli olarak kendi lehine iradi olarak yükseltilmeye çalışıldığı, aynı zamanda kapitalist sistemde çelişkilerin de derinleşerek geliştiği bir dönemdi. Sovyet Devrimi’nin halklara armağanı olarak sunduğu ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı mücadelesi; bütün dünyada gerilla hareketleri, devrimci savaşım ve emperyalizme karşı savaş olarak kendisini var etmiştir. Kapitalizm ve emperyalizm karşıtlığının sürekli olarak halklarda karşılık bulması ise beraberinde toplumsal bir mücadele dinamiği olarak gençliğin omuzlarında yükselmiştir.

Kapitalizmde sistem, gençleri “erişkin” yaşamının dışına yerleştirir. Bunun sonucu olarak genci belirli bir yaşamın dışına iten kapitalizm, yabancılaşma sürecini uzun bir evreye yayarak bu süre içerisinde gençliği örgütleme hedefini kendisine koymuştur. Emperyalist kapitalizm, genci üretim sürecinin devamlılığını sağlaması için yetiştirilen kuşak olarak görür. Bir kategori içerisinde değerlendirmemiz gereken gençlik bu nedenlerle kapitalizmde bir siyasal güç olarak kendisini var eder. Gençliğin üretim araçları karşısındaki konumu da onu sürekli olarak ara bir pozisyon noktasında bırakmaktadır. Ancak dinamizm, çelişkilere müdahale, sistemi yıkarak özgürleşme ve kendi geleceğinin kaderini belirleme arzusu gençliği devrimci hareketlerle sürekli olarak yan yana getirmektedir. Bu sebeplerle eğitim sistemine her karşı çıkış sisteme yapılmış bir saldırıdır.  Bu noktadaki özgürleşme, sisteme karşı harekete geçme, emperyalizme karşı savaşma vs. gibi devrimci hareketlerin söz ve eylemleri gençliğin örgütlenmesine fazlasıyla dayanmaktadır. Bu noktadan hareketle bir gencin karşı koyması gereken en önemli konu toplumdaki iş bölümleri içerisinden üstleneceği rol veya roller değil, aksine o rollerin ortaya çıkışına sebep olan iş bölümleridir. Egemen emperyalist kapitalist sistemin dikta ettiği iş bölümleri ortadan kaldırılmadan gençlik yabancılaşmaktan kurtulamaz. Sadece akademi alanına dair çelişkilerin etrafında çözüm üretmeye çalışmak bir gençlik örgütü için ancak kendiliğinden gelişebilecek bir bilincin sınırları kadardır. O halde gençlik için temel çelişkinin bütün çelişkiler içerisinde bir parça oluşunun gerçekliği kavranmalı ve sınırları aşıp devrimci çözüm üretmesinin gerekliliği en önemli hareket noktası olmalıdır. Gençlik, çelişkilerinin çözümü noktasında bu hareket noktasını bilinçle ve volontarizmle(iradesiyle) aşmalıdır.

’68 kuşağından gençlik önderlerimiz bu iradi süreci kendi elleriyle ilmek ilmek örerek gerçek bir atılıma da vardırmışlardır. Gençliğin sistem karşısında ki konumu bir anda fabrikalarda grevlerin içerisine giren, tarlalarda yoksul köylülerle çalışan, dağlarda ve şehirlerde çarpışan ve savaşan, kaderini işçi sınıfıyla birleştiren bir konuma gelmiştir. Bu, ülkemizde gençliğin işçi sınıfının devrimci ideolojisi Marksizm-Leninizm’le buluşacağının ilk göstergeleri olmuştur. 

Emperyalizm, tekellerin ve mali sermayenin dünya üzerinde hakimiyetinin kurulduğu kapitalizmi ifade eder. Bu dönemi ifade eden en önemli görüntüler olarak; tekelleşecek kadar yüksek bir aşamaya gelen üretim ve sermayenin merkezileşmesi, banka sermayesinin sanayi sermayesi ile birleşerek finans sermayeyi oluşturması, emperyalizm öncesi hakim olan meta ihracının yerini sermaye ihracının alması ve en sonunda da dünyanın tekeller arasında bölünüp paylaştırılması yer almaktadır. Bu görüntülerin bir diğer izdüşümü ise merkez emperyalist ülke pozisyonuna erişen ABD’nin öncülüğünde bütün dünyada üst yapısal değişimlerinin startının verildiğidir. Altyapısal değişimin bir ifadesi olarak üst yapıdaki değişimler başta Amerikan kültürünün, rüyasının ve yaşam tarzının ihracı, ordusunun ve sermayesinin ihracı, teknik-bilim ve üniversite anlayışının empoze edilmesi, sanat vs. gibi diğer olgularla beraber topyekun bir değişimin var edilmesidir. Bu sistem bütün dünyanın Batı-ABD eksenli yaşam tarzını kabul etmesini içermektedir. Bu değişimlerin gençlik boyutunda ise sistemden kopuşu örgütlemeyecek ve sosyalizme yönelmesini engelleyecek olan adresler mevcuttur. Türkiye’de iktidarın böylesi bir pozisyona eriştirilip ABD destekli anti-komünizm derneklerinin örgütlendirilmesi, bir dönemin faşistlerinin ve generallerinin Amerikan güdümlü politikalarla eş değer hareket etmesi yöntemiyle hükümetler güvence altına alınmaya çalışıldı. Genel atmosferde ise Sovyetler’den dolayı moral bulan devrimci mücadele tüm bu politikaların karşıtı olarak devrimci gelişim imkanlarını önce gençlikte buldu.

’68 tam olarak böylesi bir dönemde kapitalizmin emperyal araçlarını geliştirdiği, ordusunu işgallerle beslediği ve yerel iktidarları açıktan yönettiği bir dönemde bütün bunlara karşı bir ayaklanmadır. ’68 gençlik hareketi için her ne kadar ülkemizde Avrupa eksenli, hatta denilebilir ki Fransa eksenli, olduğu söylense bile kökenleri ezilen halkların devrimci mücadelelerine, gerilla savaşının emperyalizmi hem taktik hem de stratejik olarak yenmesine dayanmaktadır. Bu açıdan ’68 yılının ve hemen öncesi ile sonrasında yaşanan devrimci mücadele dünyada ayaklanmalarla şekillenmiştir. Bu sebeple emperyalizmin ve merkez kapitalist ülkelerin sömürü, işgal, kültürel saldırı, soykırım vb. faaliyetleri Türkiye gibi emperyalizme doğrudan bağımlı ülkelerin gençliğinde ona karşı örgütlenmeyi ve eyleme geçmeyi gerekli kılmıştır. Tarihin doğal akışı içerisinde ‘amatörlükle’ yürütülen mücadele, bilincin açığa çıkarılmasıyla mücadeledeki ısrarının biçimini değiştirmiştir. İlerleyen dönemlerde görülecektir ki gençlik mücadelesi emperyalizmin, yerli işbirlikçilerinin ve kapitalizmin baş düşmanı haline gelecek bütün toplumsal tabakaları örgütleyecektir.

Burada çıkarılması gereken en önemli tespit ABD emperyalizmi ile Sovyetler liderliğinde sosyalizmin soğuk savaşında Marksizm ve Leninizm’in özellikle gençlik içerisinde taban bulmasıdır. Bunu destekleyen olgu ise emperyalist işgallerin hem Vietnam ve Küba gibi örneklerle gün yüzüne çıkmasıyken hem de Türkiye içerisinde Amerikan emperyalizminin teşhir olmasıydı. Bu, emperyalizm dönemi kapitalizminin Türkiye gibi ona bağımlı bir ülke içerisinde emekçiler, gençlik ve diğer toplumsal kesimler içerisinde giderek artan emek-sermaye çelişkisinin bir sonucuydu. Doğal olarak şu söylenebilir; emperyalizm kavramının yeryüzündeki lanetine karşı bilinci ilk alan kesimlerden biri gençlik olmuştur. Dağıtan gençlik olmuştur. Pratikleştiren de gençliktir.

Gençliğin ve özelinde ’68 kuşağının toplumsal rollerini edinme sürecini ülke ve dünyanın nesnel koşullarında siyasallaşarak emperyalizme ve kapitalizme karşı bir hareket olarak örgütlemesi, onun siyasal olarak en hareketli kategori olması gerçekliğini yaratmıştır.

’68 Sadece Bir Gençlik Hareketi Miydi?

’68 gençlik hareketleri tüm dünyada egemen emperyalist-kapitalist sistemin iddia ettiği gibi bir ‘gelip geçici’ süreç olmadı. Aksine görülen o ki toplumsal sorunlar ile emperyalizme karşı süregelen devrimci mücadelenin temelinde gelişen bir ayaklanmalar bütünüdür. İkinci Paylaşım Savaşı’nın ardından, kapitalizmde tekelleşmelerin yeniden oluşuyor olması ve Amerikan emperyalizminin dünyanın her yerinde hegemonyasının tesisinde gösterdiği saldırganlık üst boyuttadır. ABD’nin kendi rüştünü ispatlama ve anti-komünist olan her şeye öncülük etme politikası hem NATO hem de Gladio gibi örgütlerin varlığının egemen emperyalist-kapitalist sistem tarafından yaratılmasını gerekli kılmaktadır. Kapitalizmin dünya çapında komünist, ulusal kurtuluşcu gerilla hareketlerine yönelik olarak sürdürdüğü yok etme politikası başta Sovyetler olmak üzere, Sovyetler ve Çin’den doğru Marksizm-Leninizm’in dünyaya yayması nedeniyle, onları kuşatmak üzerine kuruludur. Bu sebeple ’68 gençliğinin silahlı direnişleri yerel işbirlikçi hükümetler aracılığıyla görevlendirilmiş emperyalistlerin tetikçisi faşist örgütlenmelerle baltalanmaya çalışılmıştır. Küba’da Fidel ve Che’ler, Cezayir’de özgürlük savaşçıları, Vietnam’da Ho Amca ve Giap önderliği, İtalya’da Kızıl Tugaylar, Avrupa’da Devrimci Hücreler, Türkiye’de Denizler, İbolar ve Mahirler gibi silahlı devrim mücadelesi yürüten ve başarıya ulaşmış birçok devrimci örgüt bulunmaktadır. Bu noktada dikkat çekilmesi gereken nokta gençliğin devrimci bilinci alma ve taşımadaki kopuş momentleridir. Bu saydığımız örgütlerin ve ülkelerdeki devrimci mücadelelerin temel yapı taşları gençlik zemini üzerinden dalga dalga sınıfa ve halka yayılmıştır.

Emperyalist-kapitalizmin, o dönem kuşağına dair eğitim politikasında temelden bir farklılık bulunmamaktadır. Gençliği sisteme entegre etme konusunda bir farklılık yoktur ve neo-liberal politikalara geçişin hemen öncesine tekabül eden bu dönemde daha fazla sanayileşen-sermaye ihraç eden egemenlerin, üniversiteleri bu oranda dönüştürmesi kaçınılmazdı. Bu, emperyalizmin ve kapitalizmin eğitim sistemi ile olan ilişkisini açığa çıkarmaktaydı. Akademik alan olarak üniversitelerin sermaye ve emperyalizmle olan ilişkisi, iktidarlar üzerinden üretimin yeniden üretilmesi, emperyalist politikaların akademik ve teknik alanla buluşturulması olarak şekillendiriliyordu. Bu noktada üniversite meslek eğitiminin doğrudan öğretildiği yerdir. Emperyalist kapitalizmin ana ihtiyacı olan “şeylerin” (bürokrat, ideoloji, üretim teknolojisi vs.) üretim merkezleridir. Bu sebeple üniversite eğitiminin esası üç noktaya dayanır; a) üniversite öğrenimi gören gençliği, kendisinin örgütlediği egemen anlayışı kabul etmiş bir topluma hazırlamak b) üretim sürecinde kapitalizmin ileriye dönük ihtiyacını karşılamak c) emperyalizme, kapitalizme ideolojik referanslar oluşturmak.

Emperyalistlerin ve ülke içi egemenlerin gençlik üzerindeki tahakkümünü kısıtlayan faktör ise sistemin çelişkileri arasından fırlayarak atılım yapan sosyalizm ve silahlı devrim mücadelelerinin yükselen prestijinin karşı konulamazlığıdır. Böylesi bir çelişkiler yumağının çözümü olan bu pratikler, gençliğin arayışının adreslerini de teke indirmektedir. Gençlik için toplumsal sorunlara dair fikirler üretmek, eğitim sisteminde burjuvazinin bilgi tekeline bir karşı koyuşu var etmek ve kendisi dışında süren işçi direnişleri ile toplumsal mücadelelerle buluşmak en elzem gündemler olmuştur. Bu temelde kapitalizmin kar hırsıyla bilgiyi sınırladığını açığa çıkartan da gençliktir, işçi sınıfına bilinç taşıyan gücün bir bölümü de gençliktir. Daha da eskilerden bir örnek vermek gerekirse; Bolşevik Devrimi’nin çok öncesinde hapishanelerdeki devrimci tutsakların büyük kısmı genç Bolşeviklerdir. Gençliğin bilinç ve eylem taşıma gücünün temel sebebi tarih sahnesine işçi sınıfını çıkarmaktır. Ve yine görülmektedir ki devrimin hemen arifesinde tutsak olan Bolşevikler’in büyük bir kısmı işçi ve emekçidir. Roller değişmiştir, değişimin ilk gücü gençliğin ellerinden doğmuştur. ’68’e yine geri dönersek, buradaki esas; kapitalizmin kar hırsının, emperyalizmin üniversiteleri kendi ideoloji ve üretim merkezleri yapma arzusunun gençliğin demokratik bir eğitim sistemi istemesinin sonucu olarak siyasallaşmasıdır. Bu siyasallaşmanın da bütün toplumsal dinamiklere taşınmasıdır.

Dünyada devrimler ve devrimci mücadelelerin birçok örneğinde emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadelenin başarıya ulaşmasındaki (bazılarında belirli dönemler içerisinde) temel faktör işçi sınıfı mücadelesinin ya da ezilen halkların mücadelesinin silahlı mücadele ile buluşmasında yatmaktadır. Gençliğin, o yıllarda devrimci rüzgarın ardı sıra estiği bir atmosferde emperyalizmin işgal politikalarındaki teşhirini özellikle Amerikan gençliğinde ve halklarında görmekteyiz. Amerikan gençliğinin ülke içerisinde işgal ve sömürüye karşı ayaklanması emperyalist işgalin işgal argümanlarının kendi ‘kalesi’ içerisinde kabul görmemesine tekabül etmektedir. Bu nedenle Amerika içinden çelişkilere yükselen talepler merkez emperyalist-kapitalist ülke olmasının da etkisiyle daha büyük boyutlara ulaşmıştır. Bu Amerikan emperyalizmi için büyük bir hegemonya kaybı demektir. Bu hegemonya kaybı bütün dünyada gençliğin akademik-demokratik sorunlarına çözüm üretme arayışının giderek siyasallaşması ve ülke, bölge ve dünya sorunlarına devrimci çözümler getirme perspektifini doğurmasına yardımcı olmuştur.

Öznel ve nesnel şartları ile 1960’lar Türkiye’sinin, kırsal nüfusun şehirde yaşayan nüfusuna oranla yüksek olduğu ve kapitalizme paralel düzeyde de sanayileşmenin dış borç kredileri ile sağlandığı bir dönem olduğunu görüyoruz. Türkiye sermayesinin emperyalist düzene daha fazla entegre olduğu ve feodal üretim biçimlerinin tasfiyesinin hız kazandığı bu dönemler; kırlarda yaşayan nüfusun şehre göç etmesiyle emperyalist-kapitalist sistemin Türkiye boyutundaki ihtiyacını karşılamaya başlamıştır. Bu ihtiyaç, siyasal anlamı ile Türkiye’yi ABD emperyalizmiyle birlikte bölgede Sovyetler’in hegemonyasına karşı anti-komünist bir odak yaparak, Sovyetler’i sürekli güvenlik sorunlarıyla baş başa bırakma ihtiyacıdır. Askeri olarak, Türkiye ordusunun NATO ile ilişkilenmesi sebebiyle orduyu modernize etmek ve soğuk savaşta konum aldırmaktır. Ekonomik anlamı ise tekelleşen ve sermaye ihraç eden merkez kapitalizmin Türkiye ayağında kapitalizmin sanayi kolunu oluşturarak feodal kalıntıyı tasfiye etmektir. Bu, gençliğin mevcut rollerinin farklılaşması, çarpıklaşması anlamına gelmektedir. İşçi sınıfının da bu durum içerisinde sömürüsü, yaşam alanları çarpıklaşmıştır. Bu çarpıklık sistemle olan çelişkileri derinleştirmiştir. İşçi kitlelerinin mücadelesi devrimci gençlik hareketleri ile benzer boyutta bir paralellik taşımasına rağmen kendi mücadele dinamiği ile ilerlemiştir. Örneğin, gençlik hareketinin ivmesinin belirli bir düzeyde yükseldiği sırada gelişen 15-16 Haziran işçi direnişleri herkesi şaşırtmıştır. 15-16 Haziran işçi direnişi önemli bir sıçrama tahtası olmuştur. İşçi sınıfının direnişlerinin arkasında yatan önemlice bir pay, gençlik kitlelerinden başlayarak siyasallaşmanın durmaksızın yükselişte olmasıdır. O siyasallaşmanın önemli bir etkenini 6. Filo’yu denize döken gençlik hareketinden, Elrom’u kaçırma iradesine kadar sonsuz bir devrimci atılım süreci yaşayan gençlik oluşturmaktadır.

Türkiye halklarının büyük bir kısmı kırsal alanlarda yaşarken kentsel nüfus daha az düzeydedir. İlerleyen yıllar bunun tersine sonuçların niteliksel ve niceliksel bir sıçrama ile değişeceğini gösterecektir. Bu değişim emperyalizmin dünyada olduğu gibi Türkiye’de de aldırmak istediği bir pozisyonun kendisidir. Türkiye için bu pozisyon, merkez kapitalist ülkeler dünyayı sömürerek yeniden dizayn ederken; emperyalizmin çıkarları doğrultusunda onun tarafından ‘desteklenmektir’. Feodal kırıntılarını da geride bırakması gereken Türkiye bu noktada ‘destekler’ alan ve sanayileştirilmeye başlanan bir konumdadır. Türkiye emekçilerinin, ezilenlerinin ve gençliğinin üretimde ve üretim ilişkilerindeki konumu değişirken toplumun yapısı da bununla beraber gençliğin yapısı da daha hızlı değişmekteydi. Bu, Türkiye gençlik hareketini anlamaktaki ilk verimizdir.

İlk verimiz, kırsal alandan şehirlere göç etmenin ve hatta yeni şehirler kurmanın doğal sonucu olarak, İstanbul ve Ankara’da üniversitelerin pozisyonunun değişmesine sebebiyet verdi. Emperyalizmin ve kapitalizmin ana ihtiyaçlarını görecek ve ona göre örgütlenecek pozisyona erişmesi gereken üniversiteler bir anda devrimci mücadelenin merkezi konumuna geldi. Üniversite gibi akademik çalışmaların teknik boyutuyla geliştirilmesi Türkiye’de ODTÜ, İTÜ vb. üniversitelerin devrimci mücadele içerisinde en ileri konumda olmasını sağladı. Bu akademik alanların sistem ihtiyacını karşılayacak ve eğitim sistemini emperyalizme-kapitalizme içkin olarak dönüştürmesi beklenen yerler olması sebebiyle devlet bir araç olarak kullanmak istedi. Egemenlerin hesaplarının dışında gelişen olay, çelişkilerin devrimci çözümle ilerliyor olmasıdır.

Üniversite İşgallerinden Devrim Perspektifine

Denizlerin, Mahirlerin ve İboların yani devrimci gençliğimizin ilk önderleri kendi yaşamları içerisinde gençliğin devrimci mücadelesine stratejik değer ve öneme sahip olan atılımlar yaşattılar. Bu tarihsel kesitler içerisinde önemli duraklar mevcuttur. Elrom’un kaçırılıp cezalandırılması, o dönemde bütün dünyanın gözünün üzerinde olduğu Filistin direniş mücadelesinin öznelerinin de gözünü Türkiyeli bu genç devrimcilere döndürdü. Daha da öncesinde Kommer’in arabasının yakılması, üniversitelerde silahlı direniş, işgaller ve barikatları beraberinde getirdi. Devam ederek artan bir mücadele dinamiği kentlerden köylere kadar her yerde kendisine alan buluyor, açıyor ve devrimci zorun özellikle belirli noktalarda devreye girmesiyle belki bilinmeden bile bir ‘strateji’ hayata geçiriyordu. Bu örneklerinde öncesinde 6.Filo’yu denize döküş eylemi, emperyalizm eksenli bütün faşist organizasyonlara ve devlete karşı bir eylemdir. Sonuçları hala bugün bile bir moral değer olarak tarih hafızamızda durmaktadır.  

Üniversite işgallerini anlamak dönemin ruhunu anlamaktır. Devrimci gençlik, üniversite işgalleri ile emperyalist-kapitalizmin ideoloji ve sisteme entegrasyon üreten mekanizmalarını parçalayan bir hattın inşacısı olmuştur. Hattın inşası var olurken, yapılan devrimci “zor” eylemi stratejiktir. Bu sebeple 60’larda TİP’in gençliğin üniversite işgallerine, faşistlere karşı eylemlerine ve “radikalleşen” fikirlerine bakışı, emperyalizme karşı duruşu hem bugünden bakılınca hem de o tarihte reformisttir. TİP bu süreci kavrayamamış ve kendi içine saplanıp kaldığı konumdan, statükodan kopamamıştır. TİP’in parlamentarizm ve yasalcılık anlayışı, gençliğin kendi kabuğunu kırdığı bu partiden kopuşunu hızlandırmıştır. Gençliğin mücadelesini etkisizleştirmeye ve gözden düşürmeye dair uğraşıları teşhir oldukça TİP reformizminden elini ayağını çeken gençliğin dünya gerilla örneklerini öğrenmeye çalışması önemlice bir konudur. ’68 gençliğinin Vietnam’dan Giap’ı ve Ho Şi-Minh’i tanıması, Che Guevara ve Fidel Castro’yu örnek alması, Orta Doğu coğrafyasından Nasır ve Filistin hareketini incelemesi gerilla mücadelesinin Türkiye topraklarında kendine özgü çizgisinin var olacağının göstergeleridir. Burada ortaya çıkan esas husus nasıl pratikleşeceğidir. 

Üniversite işgalleri, finans sermayesinin ihtiyaçları doğrultusunda akademik bir çalışma yürütmesi istenen üniversitelerde en çok yapılan eylem biçimleri olmuştur. İşgallerin üniversiteleri ve hayatı durduracak kadar yayılması gençlik ile beraber kapitalist sistemde çelişki yaşayan her şeyin bir araya gelişini örgütlemiştir. Bu konuda esas maya, devrimci zorun stratejik bir değer yaratmasıdır. Eğitim sistemini ve topyekun mevcut sistemi kilitleyen ve çelişkileri devrimci temele iten bir rol görevini o günde görmekteydi, bugün de görmekte. Türkiye’de emperyalizmin gençlik politikaları bu sebeple ülke içi çelişkilerde sürekli büyüyen bir haldeydi. Bunun devrimci zoru örgütlemenin dışındaki argümanı, egemen sistemin içerisinde yer edinen sisteme ait kurumların görece özerkliğidir. Bu özerklik sisteme dair üst yapısal kurumları üretmesi beklenirken tabandan onu zorlayan bir devrimci durumun gençlik lehine dönmesidir. Akademik alandan hem emperyalist sisteme entegre bir ideoloji üretmesinin hem de onun ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde tekniği-teknolojiyi geliştirmesinin istenmesi bir cephede dururken görece özerk bu alanın üniversite işgalleri, sokakta eylemler ve direnişlerle yıkılması Türkiye egemenlerini sarsmıştır, bu da gençliğin açtığı bir cephedir. Üst yapısal sistemden aşağı doğru yayılan Batı merkezli bir anlayışı alt üst eden devrimci eylemler egemenlerin saflarında “kar-zarar” hesabıyla bile üniversiteleri kapatmaya götürmüştür. Devrimci eylem olarak üniversite ve kampüs işgalinin devrimci siyasetteki anlamı emperyalizmle iş birliği içerisinde olan devletin taktik saldırıları karşısında bir yaratıcılık ifadesi olmasıdır. Emperyalizm ile ona bağımlı devletin gençlik politikalarına yön vermesine karşılık olarak gençliğin eğitim sistemini kilitlemesi, akademiyi siyasallaştırarak gündemleştirmesi zora karşı zoru doğurmuştur. Bu sebeple eğitim sisteminin egemen düzen için ideoloji ve teknik üreten bu alanlar işgallerle işlemez hale gelmektedir. Egemenler için işlemeyen bu çark bir süre sonra sorunların ana kaynağı haline gelecektir.

O günün ve o zamanın ruhunda üniversite işgalleri emperyalist-kapitalizme karşı mücadelenin dışa vurumu ve sistemin üst yapısal kurumlarını işlevsiz hale getiren bir işlev görürken gittikçe siyasallaşan ve devrimcileşen bu ortam üniversitelerin kapatılmasıyla birlikte ülkenin dört bir yanına ve metropollerine dağılan gençlik ’68’e bir niteliksel boyut atlatacaktı; devrim için reformizmden ve statükoculuktan kesinkes kopuş! Üniversite işgalleri ve kampüs içi eylemlerle emperyalizme, kapitalizme ve mevcut devlet düzenine karşı fiili meşru mücadele hattı örülmekteyken devrimci savaş ilanının verilmesi Deniz, Mahir ve İbo gibi devrimci gençlik önderlerimizin iradeleriyle mümkün olmuştur. Artık üniversite işgallerine ve diğer sokak militan eylemlerine karşı-taktikler üreten devletin tamamen yıkılmasının gerekliliği gündemdedir. Üniversite işgallerinin emperyalist kapitalizmin ideolojik, politik ve zora dayalı gücünü dağıtması da Türkiye’de devrimci gençliği anlamadaki ikinci verimizdir.

Statükodan kopuş, legalizmi sonsuza kadar terk ediş beraberinde şehirlerde ve kırlarda gerilla mücadelesine doğru evrilmekteydi. Esas husus nasıl pratikleşeceği konusu olduğu için, Türkiye’de devrimci mücadeleyi emperyalizme karşı savaştan bağımsız ele alamıyoruz. ’68 kuşağının emperyalizme ve sisteme karşı savaşımı ile Türkiye devrimi birbiriyle iç içe geçmiş hususlardır. Emperyalizme karşı savaşmak demek sermayenin gittikçe daha fazla merkezileşmesine ve Türkiye devletinin egemen sınıflarının aldığı konumuna savaş açmak demekti. Aynı şekilde Türkiye egemenlerinin Batı merkezli bir iz düşüm olarak eğitim politikalarına yansıyan anlayışına karşı ayaklanmalardır. O dönem kuşağının üniversitelerde akademik, demokratik ve siyasal özgürlüklerini daha da genişletme ve siyasal duruma müdahale etme iradesi, gençliğin üniversite mücadelesinden de ileriye sıçrayarak hızla yükselişe geçmesini sağlamıştır. İşçi sınıfının ve emekçilerin sömürü düzenine karşı o dönemlerde gerçekleştirdiği ilk eylemlerde sınırlı sayıda da olsa gençlik mevcuttur. 1965’lerden başlayarak 1970’lere kadar yapılan birçok eylemde gençlik ve sınıfın emperyalist kapitalist sisteme karşı beraber mücadele etmesi, ortak bildiriler yayınlaması, gözaltına alınmaları vs. gençliğin devrimcileşerek sınıfla beraber kader birliğini sağladığının ilk ipuçlarıdır. Ancak bu kader birliği işçi sınıfı ile gençlik hareketlerinin tamamen kaynaştığını değil, henüz iki ayrı koldan yürüdüğünü gösteriyor. Gençliğin devrimci atılımı iki ayrı koldan yürüyen bu yürüyüşü birbiriyle iç içe geçirme hareketi olacaktır. Devrimci gençlik tarihimizde ’68’den sonraki yıllar kanıtlayacaktır ki gençlik ve sınıf birbiriyle kaynaştığında sistemi devirme mücadelesi daha örgütlü bir güce dönüşmektedir.

Bu noktada, ’68 devrimci gençliğinin öncülerinin iradesi ve liderliği başta olmak üzere devrim perspektifleri geliştirildi. Şunu atlamamak gerekir ki; bu devrim stratejileri ilk gençlik eyleminden üniversite işgallerini örgütleyen bir sürecin neticesinde gençliğin omuzlarında yükseldi. Bu noktada Dev-Genç bir gençlik örgütü olarak başladığı sürecin sonunda ihtilalci bir anlayışı bu topraklara miras bırakmıştır. Türkiye’de örgütlü bir devrimci gençlik mücadelesini anlamak için elde edilen üçüncü veri gençliğin öncü iradesini her daim mümkün kılmak ve işçi sınıfıyla buluşmaktır. Dev-Genç’i ve bugüne kadar ki gençlik mücadelelerini sadece bir gençlik örgütü ve mücadelesi olarak kabul etmemek gerekir. Çünkü Dev-Genç, Türkiye özelinde bir devrim mücadelesinin manifestosuydu. Sözlerini ve pratiklerini emperyalizme karşı militan gençlik mücadelesi, kapitalizmin sömürü ve kar hırsına karşı herkesin sınıflaşması, demokratik ve özgür bir eğitim için sistemin tamamen değiştirilmesi olarak belirledi. Mahir Çayan’ın “Türkiye’de emperyalizm içsel bir olgudur.” tezi, doğaldır ki gençliğin devrimci gücünün ona karşı harekete geçmesinin moral kaynağı oldu. Emperyalizmi söküp atmak ve ülkemizde devrimi gerçekleştirmek için silah elde çarpışan, çok genç yaşta yaşamını Türkiye devrimine adayan gençlik önderlerimiz bu mirası bizlere emanet etmiştir.

Son olarak, emperyalist-kapitalizmin, egemenlerin gençlik üzerindeki tahakkümünü dağıtmak için yegane adres devrimci örgüttür. Gençliğin devrimci gücü fiili meşru mücadele ile sokakları, kampüsleri, meydanları doldurmak ve devrimci eylemleri ile hayatı durdurmak zorundadır. Faşizme karşı mücadeleyi büyütmek görevi ile karşı karşıyadır. Egemenlerin saldırılarını taktik olarak önemsemeli, kendi taktiklerini de uygulamalıdır. Kendi stratejisine daima bağlı kalarak yol yürümelidir. O zaman gençlik örgütlenecek ve saflara gelecektir.